ABD NE YAPMAYA ÇALIŞIYOR?

İsmail CİNGÖZ

Uluslararası hukuktan kaynaklanan hakları dâhilinde ve Birleşmiş Milletler (BM) Sözleşmesinin 51. Maddesi ile BM Güvenlik Konseyi’nin terörle mücadeleye yönelik kararları kapsamında Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) Suriye/Afrin Bölgesi’nde kahramanca icra ettiği “Zeytin Dalı Harekâtı” devam etmektedir. Bu harekâttan uluslararası kamuoyu tarafından rahatsız olanlar olsa da Türkiye’nin haklılığı karşısında doğrudan bir karşı duruş sergilenememiştir. Türkiye’nin güney sınırlarını ve bölgede güvenlik ile istikrarı sağlamak için PKK/KCK/PYD-YPG ve DEAŞ mensuplarına karşı yaptığı bu harekâtta; PKK/KCK/PYD-YPG’ye açıktan açığa destek veren yegâne ülkenin Amerika Birleşik Devletleri (ABD) olduğu görülmektedir.

Fakat ne gariptir ki; fiilen 1950’den itibaren “Dost ve Müttefik” sıfatı ile Batı Bloğunda yer alan Türkiye’ye karşı aynı kulvarda yer alan ABD’nin; özellikle 2010 Arap Baharı olaylarından itibaren hiç de iyi ilişkiler ve dostane tavırlar sergilemediği ortadadır. Irak operasyonuna 1 Mart 2003 Tezkeresi ile katılmayan Türkiye ile yavaş yavaş yollarını ayırmaya başlayan ABD; Türkiye’nin Fırat Kalkanı ve Afrin “Zeytin Dalı Harekâtı” nda artık açıktan açığa PYD/YPG/PKK’ya desteği ile safını belli etmiştir. Fakat söylemleri ile halen “Dost ve Müttefik” vurgusu ile ikiyüzlülükten de geri kalmadığı görülmektedir. O halde “ABD’nin Türkiye ve Ortadoğu’daki amacı nedir?

Soruya cevap vermeden önce; dünyada kalıcı barış ve refahın sağlanması için “ABD’nin nerede, ne zaman, ne yapmak istediği” nin diğer dünya ülkelerinin anlaması ve çok iyi bilmeleri hayati öneme haiz[1] olduğu bilinmelidir.

ABD’nin Ortadoğu’daki ilk hedefi yeraltı kaynakları bakımından zengin olan bölgeyi kontrol altında tutmaktır. İkinci olarak ticaret yollarının kesişim noktası olan bu coğrafya üzerinden dünya ticaretini de kontrol edebilmektir. Üçüncü ve en önemlisi de İsrail’in güvenliğini sağlamak ve “Vadedilmiş Topraklar” üzerinde “Büyük İsrail” i inşa edebilmek için yapılması gereken her ne var ise onları yapmak, yapılmasına hizmet etmektir.

Bu hedefler dâhilinde ABD’nin Türkiye ile ilgili amacı; Türkiye’nin güneyinde hem Irak’ın hem de Suriye’nin kuzeyinde Kürt devletçikleri kurmaya çalıştığı alenen belli olmuştur. 1991’deki Birinci Körfez Savaşı ile 36. Paralelin kuzeyi ile 32. Paralelin güneyinde kalan bölgede “Uçuşa Yasak Bölge” ilan etmekle ve ardından Türkiye’de Çekiç Güç konuşlandırmasının ardından Irak Kürtlerini güçlendirmekle bu işi hızlandırmıştır. İlerleyen süreçte iş o hale gelmiştir ki; Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) Başkanı Mesut Barzani 25 Eylül 2017 referandumu ile bağımsızlık vaktinin geldiğine inanmış fakat yapılan hamle başarısız olmuştur. Dolayısı ile ABD de başarısızlığın en büyük ortağı olarak bu eylemde yerini almıştır.

Barzani hamlesinde başarısız olan ABD bu defa Suriye’de kaybetmemek için uluslararası hukuku yok saymak pahasına da olsa PYD/YPG/PKK’ya desteğini açıktan yapmaya başlamıştır. Zira BM’nin terörist olarak kabul ettiği PKK ile irtibatı, iltisakı ve illiyet bağı alenen belli olan PYD/YPG/PKK’ya binlerce araçlık konvoylarla askeri ve lojistik desteği ortadadır. İşte burada “Uluslararası hukuku bile yok sayacak kadar ileri giden ABD’yi yönetenler kimlerdir ki; böyle hareket edebiliyorlar?” Diye sormaktan kendimizi alamıyoruz. Esasında sorunun cevabı kısaca; “ABD Yahudi lobisi tarafından yönetilmektedir” diyerek işin içinden çıkılabilir ama devamında “Dünya’yı kim yönetiyor?” sorusu aklımıza geliyor.

Edward L. Bernays’a göre dünyanın yönetilme sistemi (Propaganda;1928); insanlar, dolayısı ile devletler ve dünya gerçekte hiç tanımadığımız insanlar tarafından yönetilmektedir. Dünyayı idare edenler yaptıkları eylemleri gizli olan ve ortalıkta görünmeyen kişiler veya görülmeyen organizasyonlardır. Yani bilinen ve görünenlerin ardında yer alan bambaşka bir sistemler[2] olarak tanımlanmaktadır.

Yaklaşık olarak 324 milyon nüfusa sahip ABD’nin %3 gibi küçük bir oranını Yahudiler oluşturmaktadır. Fakat ülke genelinde ekonomik ve siyasi alanın en kritik noktalarının bu küçük nüfus tarafından kontrol ve idare edilmekte olduğu görülmektedir[3]. ABD’nin daha kuruluş yıllarında ilk başkan George Washington’un yanında yer alan iki isim dikkat çekmektedir; Banker Robert Morris ve Haim Solomon. Bu iki ismin ortak özelliğinin Yahudi olması dikkatli gözlerden kaçmamaktadır. Dolayısı ile kuruluşundan günümüze ABD Yahudilerin idaresinde ya da kontrolünde olmuştur.

Kuruluşundan itibaren ABD idaresinin en tepesinde küresel sermayenin lideri pozisyonundaki Siyonist Mali İmparatorluğunun yöneticisi yer almaktadır. İkinci sırada Merkez Bankasının büyük hissedarı Rotschild Ailesi (Musevi’dir), Üçüncü sırada silah ve petrol tüccarlarının da yer aldığı finans sektörü, dördüncü sırada Mason locaları ve İsrail lobileri, beşinci sırada ise Temsilciler Meclisi vardır. ABD Başkanları bu sıralamada altıncı durumdadır[4]. Dolayısı ile ABD başkanları ülke idaresinde o kadar da rahat ve bilinen manada tam yetkili değildirler. Bu örgütler ve yapılanmaların kontrol ve idaresi altındadırlar.

ABD uzun zamandır Ortadoğu’da uygulamakta oldukları politikaları ile Büyük İsrail’e giden sürece hizmet etmektedir. Irak’ta IKYB yönetimi ile Suriye’de PYD/YPG/PKK terör örgütü ile kurulmasına çalıştığı Kürt devletçikleri vasıtasıyla bölge ülkelerini oyalayarak İsrail’e olası tehditleri savuşturmaya, İsrail’in güvenliğini sağlamaya ve uzun vadede “Vadedilmiş Toprakları” elde etmeye yönelik hamlelerdir. ABD başkanları değişse dahi yeni seçilenler yukarıda bahsedilen ilk beş idari yapılanmanın kontrol ve yönlendirmeleri ile bu yolda hizmetlerine devam etmektedirler.

8 Kasım 2016’da yapılan başkanlık seçimlerinde ABD’nin 45. Başkanı olarak seçilen Donald John Trump; henüz ülke yönetiminde tam olarak muktedir olamamış olsa da Büyük İsrail’e giden her hizmeti yapacağını uygulamaları ile ortaya koymaktadır. Diğer bir ifade ile bu uğurda verilen görevleri ifa etmektedir.

Sonuç Olarak;

Ulusal çıkarlar üzerine inşa edilen uluslararası ilişkilerde oyunun kurallarını önceden bilmek başarıyı beraberinde getirecektir. Kuralları önceden bilen, felsefesini anlayan, geçmişteki refleksleri öğrenmiş oyuncu aynı zamanda kurgulamayı da kendisi yapacaktır. Böylece gelebilecek hamleleri tahmin edebilecek, yapılanları yorumlayabilecek ve başarıyı elde edebilecektir.

Buradan hareketle 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrası maruz kaldığı ambargo tecrübesine sahip olan Türkiye silah ve savunma sanayiindeki hamlelerinin semeresini Fırat Kalkanı ile Afrin/Zeytin Dalı Harekâtı’nda görmüştür. Başta ABD olmak üzere Batı’nın ambargo tehdidi olmadan başarılı bir şekilde yürütülen Harekât aynı zamanda ABD ve Batı’nın siyasal prestijlerinin sarsılması ile birlikte silah sektörlerine de ekonomik kayıplar vermektedir.

ABD Türkiye ve Ortadoğu başta olmak üzere; “Amaca ulaşmak için her türlü araca başvurmanın uygun olduğu” görüşünü savunan makyavelist bir yönetim tarzı ile kendini dünyanın hâkimi olarak görmektedir. Fakat her geçen gün kötüye giden ekonomisi nedeniyle uluslararası arenada artık öyle kabul görmemeye başladığı görülmektedir.

Türkiye Afrin’den sonra İdlip ve Menbiç’e ardından Irak sınırına kadar Suriye sınırını güvence altına alacak şekilde harekât icra edeceğini her vesile ile açıklamaktadır. ABD ise Menbiç bölgesi başta olmak üzere askerlerini konuşlandırarak fiilen desteklediği PYD/YPG/PKK’ya olan desteğini kesmeyeceğini, askerini de çekmeyeceğini açıklamaktadır. Hal böyle olunca Türkiye-ABD sıcak çatışması yaşanır mı? Endişesi ortaya çıkmıştır. Ama asıl olan soru “ABD Türkiye ile fiili bir savaşı göze alabilir mi?” olmalıdır. TSK’nin Afrin’de başarılı olması ve Türkiye’nin kararlı bir duruş sergilemesi halinde ABD Türkiye ile olası sıcak bir savaşı göze alamayacaktır. Bu husus Zeytin Dalı Harekâtı’nın sonucuna bağlı olarak gelişecektir.

Türkiye’nin karar alıcı mekanizmaları bunu asla göz ardı etmemesi gereken daha önemli bir husus var ki asıl mesele de budur. Son zamanlarda Türkiye-Rusya-İran üçlüsü Suriye politikalarını ortak yürütmeye çalışıyor olsalar da; 1916 Sykes-Pickot örneğinde olduğu gibi ilerleyen süreçte “Dünyayı idare eden görünmez sistem” ABD-Rusya-Suriye-İsrail devletlerini ortak paydada anlaşmalarını sağlamayı başarırsa (ki pekâlâ mümkündür), Türkiye’nin pozisyonu ne olabilir/ne olmalıdır?

Türkiye’nin hazırlıklı olması gereken en önemli olasılıklardan birisi de budur.

                                               :
İsmail CİNGÖZ; Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Uzmanı/M.Sc. – BULTÜRK Derneği Ankara Temsilcisi.
[1] Ahmet AKIN; “Dünyayı Kim Yönetiyor? ABD Dünyanın Gerçekten Sahibi Mi?”, Stratejik Analiz, 17.06.2017.
[2] Fatih BENGİ; “Tarih Bilmezseniz, Ders Almazsanız; Tarih Sizi de Yazar”, Gazetenehaber.com, 26.11.2017.
[3] Baki GAZİ; “Amerika’yı Kim Yönetiyor?”, TİMETÜRK, 28.06.2010.
[4] Bekir HAZAR; “Hamle!!!”, Takvim, 09.11.1013.
Paylaş:
Share

Related Posts

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Share