Bulgaristan’ı Daha Yakından Tanıyalım -2-

Bayrampaşa’da bulunan BULTÜRK Derneğinin Genel Merkezinde Oya CANBAZOĞLU DİRİER’in BULTÜRK Genel Başkanı Sn.Rafet ULUTÜRK ile Derneğin Genel Merkezinde yaptığı röportajı sizlere sunuyoruz.

 

  Bulgaristan Türklerini daha yakından tanıyalım -2- Bölüm

Sunucu Oya CANBAZOĞLU:  Bulgaristan üstüne bol bilgi aldık, şimdi de sizi, Bulgaristanlı Türkleri biraz daha yakından tanıyalım. Siz Kırcaali’ye bağlı Köseler doğumlu olduğunuzu söylediniz. Bahar açmıştır şimdi Vatan bağrında, değil mi?

Rafet Ulutürk:  Taşların kuytusunda açmıştı kardelenler son gidişimde. Biz kardelene “akça bardak” deriz. Çiğdemler, menekşeler, sümbüller tütün fideleriyle birlikte boy atar. Biz Güney Doğu Rodoplular “tütüncü çocuklarıyız”, tarlada yetişmişiz. Ben de ilk ayakkabılarımı Bayırda, Arda boyunda ve davar ardında eskittim, okuduğum ilk kitapları Arda boyu patikalarında kaybettim. Arda sularının Kırcaali Barajına dolduğu yüksek vadidedir köyümüz. Köyümüzden baktığınızda Kırcaali ayaklarının altında kalır. İnsan özlüyor tabi ki. Sıla hasreti geçmeyen bir yara… “Arda ile Kırcaali’nin arası, saat sekiz arası” Türküsü bizim oraların acı bir yankısıdır. Bir dinleyelim isterseniz:

Video (Arda ile Kırcaali arası.)  3.5 dak.

Oya CANBAZOĞLU: Yakınlarınız kaldı mı oralarda?

Rafet Ulutürk. Evimiz tarlalarımız boş da olsa duruyor. Annem babam, gidip geliyorlar. Bahar yaz oradalar. 1952’de Büyük Nazım gelmiş bizim oralara. Ben o zaman hayatta yokmuşum. Gezip gördükten sonra olacak ki, “Memleket isterim” şiirini kaleme almış:

(“Memleket isterim Şiiri” N. Hikmet. Okuyan: Cahit Sıtkı Tarancı. Fideo –birinci dörtlük)

Video – (ilk küplet – doğa çiçeklerle bezeli) https://www.youtube.com/watch?v=t7UW21rXyBk

Memleket isterim,
Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun!
Kuşların, çiçeklerin diyarı olsun.
Memleket isterim,
Ne başta dert,  ne gönülde hasret olsun!
Kardeş kavgasına bir nihayet olsun!”

 

Oya CANBAZOĞLU: Memleket isterim ne zengin fakir, ne sen-ben farkı olsun.
Rafet Ulutürk: Memleket isterim yaşamak sevmek gibi gönülden olsun.
Olursa bir şikâyet ölümden olsun.

Oya CANBAZOĞLU: Sizin orada da, “yârin yanağından” sonra en paylaşılmaz duygular, VATAN sevgisi, değil mi. Bildiğim kadarıyla, bu konuda Bulgaristan Türkleri çok duyarlı. “Büyük Göçle” gelen, arkadaş olduğum, Mehmet’le çok yakınız, evine davet etti. Sehpa üzerindeki televizyonun yanında, içi toprak dolu bir kavanoz, dikkatimi çekti.

– Bu ne dedim?

– Dedem getirmiş, rahatsız, öteki odada yatıyor. “Mezarıma serpersiniz!” diyor. Büyük ricası ve bizden son isteği bu! Mezarında Vatan toprağı kokusu içinde olmak istiyor…

 

Rafet ULUTÜRK;

– Bunun bir de tersi de var; Bir arkadaş Türkiye’ye kaçak geliyor ve Türk Polisi sınırda tutukluyor bunları. Üzerini ararken cebinde toprak buluyor. “Bu ne diye bağırıyor yüksek sesle. Kendin geldin yetmedi toprak da mı getirdin buraya.”

Adamcağız “yok o toprak buradan Türkiye’den” diyor. “Peki neden ne yapacaksın bu toprağı” diye yine bağırıyor. “Eğer beni geri gönderirseniz mezarımın üzerinde Türk toprağı olsun diye cebime aldım” diyor ve sessizlik sarıyor etrafı. Tabi Türk polisi özür diliyor ve bunları İstanbul’a kadar götürüyor ve onlara yardımcı da oluyor.

– Burada aklıma gelmişken bir örnek daha vermek istiyorum;

Bir gün bir Bulgaristanlı Ankara’da önemli bir kurumu ziyaret ediyor. Orada ziyaret esnasında 3 kişi giriyor ve onları tanıştırıyor “Bulgaristanlı arkadaş” diyor ve acil dışarı çıkıyor. O gelen kişilerden biri soruyor; “Bulgaristan’dan geldiğine pişman mısın” diyor; Bulgaristanlı ufak tefek birisi hemen cevap veriyor; “Evet pişmanım” diyor. Hemen arkasından; “peki niye dönmüyorsun Bulgaristan’a seni Türkiye’de zorla tutan mı var” diye cevabı yapıştırıyor. Ufak tefek genç “NEDENİNİ SORSAYDIN DAHA İYİ OLURDU” diye cevaplıyor. Yanında diğer memur “peki neden pişmansın” diye soruyor. “Bakın beyefendi ben Bulgaristan’da doğdum orada büyüdüm ve ben orada yaşarken benim gönlümde BÜYÜK BİR TÜRKİYE VARDI. Bu gün dünyayı yöneten ABD olduğunu 7 yaşında çocukta biliyor artık. Amma benim ve benim gibi Bulgaristan’da yaşayan Türkler biz çocukken kavga bile etsek biriyle. O da Türkiye için bir kötü laf söylediği an hemen arkasından yapıştırırdık. Bu söylediğin kötü lafı Türkiye kaydetti bunun cevabını ve faturası sana geç de olsa kesecektir. Bunu unutma derdik ve buna inanırdık. Şimdi buraya geldik sizleri de gördük ne yaptığınızı ve benim içimde olan BÜYÜK TÜRKİYE KÜÇÜLMEYE BAŞLADI, İŞTE BUNUN İÇİN PİŞMANIM”. Diye yapıştırıyor cevabı. Tabi bunun karşısında hepsi şok oluyor. İşte biz Bulgaristanlıların düşüncesi budur bunu anlamak bu kadar mı zor bilemiyorum.

Oya CANBAZOĞLU: Rafet Bey Sofya Büyükelçisini ziyaretinizi anlatır mısınız?

Rafet Ulutürk: Evet Şubatta Sofya’daydık. BULTÜRK, Bulgaristan Stratejik Araştırmalar

Merkezi – BGSAM ve “Bulgaristan Türklerinin Sesi” gazetemizden 10 kişilik bir heyet oluşturduk, Yeni Sofya Büyükelçimiz Sayın Hasan Ulusoy’un yeni görevini kutlamaya ve çalışmalarında başarılar dilemeye gittik.  Bulgaristan Müslümanları Diyaneti – Baş Müftülük ve orada aktif etkinlikler yürüten “Kültürel Etkileşim Derneği” ziyaretlerimizden, ruhumu sarsan ve beni çok üzen bir izlenimle ayrıldım. Görüştüğümüz kişiler, Bulgaristan Türkleri arasından yetişmiş aydınlardı. Aralarında profesörler, doktorlar, yazar ve gazeteciler, yaşlı ve gençler, yıllardan beri bir sorunu çözemediklerini anlattılar. Mezarlık ve mezar yeri sorunu! Sofya merkez mezarlığındaki Müslüman parseli dolmuş. Yıllar önce 25 dönüm bir mezarlık yeri almışlar. O da dolmuş, çünkü Sofya Romanları da Müslüman kabristanlığına ve dini ritüelle defnediliyor. Baş Müftülük ata mirası vakıf mülklerinden 52 dönümlük bir araziyi yeni mezarlık için tesis etmiş, fakat tarla komşusu Bulgarlar, birlik olmuşlar ve “etrafımızda Türk mezarlığı istemeyiz” eylemleri başlatmışlar.

Sorun bir türlü çözülemiyor. Komşular “itirazımız yok” imzası atmıyor. Yerli Türk kanaat önderleri yaşlıların girişimiyle bu arazinin dört yanından ikişer dönümü başka Müslüman mülkleriyle takas edip, yeni mülk sahipleri, yeni bir engel çıkmazsa, imza verecekler. Takas edilen 8 dönüme de mezarlık etrafına çepçevre sedir ağacı dikerek, mezarlığımızı kem gözlerden korumak istiyorlar.  Duyarlı şairlerimizden Ak Kadınlı Ali Bayram “Küçük Bulgar Mezarlığında Büyük Türkler Yatıyor” şiirinde şöyle diyor:

 

Oya CANBAZOĞLU okuyor, şiir (fon müziği ve Bulgaristan’dan mezarlık görüntüleri)

“KÜÇÜK BULGAR MEZARLIĞI”

Bu karşıda gördüğüm küçük Bulgar Mezarlığı
Soykırım devrinin acı hatırasıdır.
Kabirler üstündeki soygun açan çiçekler
Bulgar adı altında yatanların yasıdır.

Buna benzer mezarlık görmedim hiçbir yerde.
Ne İsa’nın haçı var, ne ağacı ne gülü…
Bu mezarlık kanayan bir yaradır yüreklerde.
Toprağında yatanlar kalbimizde gömülü.

Mezar taşlarındaki eski Bulgar adları,
Biz Türklerin gözüne bir ok gibi batıyor.
Istıraplar içinde geçmiştir hayatları,
Küçük Bulgar mezarlığında koca Türkler yatıyor.”

 

Rafet Ulutürk: Konumuz, Sofya’daki Müslüman mezarlıklarında yer kalmamış olmasıydı. Ki bu şehirde 25 bin Müslüman yaşıyor. Bu rakam yalnız vasiyetleri “Beni Türk Mezarlığına gömün” olan ve sayları 200 bine yaklaşan Romanların dışındadır.

 

Oya CANBAZOĞLU: Sorun çok ciddi diyorsunuz. Bizim diyanet Başkanlığı bu işe el atmıyor mu?

Rafet Ulutürk: Olayın ciddiyeti herkesçe anlaşılmış gibi. Bulgaristan’a tam teşekkül 14 cenaze aracı göndermişler. Bunlardan birisi Sofya’da Naaşları başkent hastane, bakım ve huzur evlerinden memleketlerine götürüyor. Fakat bu sorunu orada çözmek gerek. Sofya’da bir de binlerce Müslüman Arap yaşıyor. Onlar çareyi Bulgar mezarlıklarından mezar yeri satın alarak çözmeye çalışıyorlar, ne var ki Bulgar mezarlıklarında Müslüman defin ritüeli ve merhumun kıble yönünde defnedilmesi yasak. Sofya’daki özel Hıristiyan mezarlıklarında Türklere de Mezar yeri satılıyor.

Bir mezar yeri 5 bin leva yani 2 500 Euro. Sofya’daki Müslüman emeklilerin aldığı emekli maaşı 200 leva yani 100 Euro. Şimdiki durumda evlatlarına yük olmak istemeyen bir Yaşlı Müslüman’ın 250 emekli maaşını biriktirip, kendine mezar yeri alması mümkün değil. Yemek, içmek, ilaç, huzur evi ve başka masrafları dışında 20 ay tüm gelirini biriktirmesi anlamına gelir ki, bir de buna, 1 200 leva defin parası eklemesi gerekiyor… fazla  konuşmak istemiyorum…

Bu sorunu mutlaka çözmemiz gerek.

 / 15-20 saniye video – Bulgaristan’dan genel görünümler – tarafsız fon müziği)

Oya CANBAZOĞLU: Tabii burada “cennet insanın doğup büyüdüğü” yerdir anlayışı ağır basıyor. Anlaşılan Bulgaristan Türklerinin yurt ve vatan sevgisini en net ifade eden söz – memleket, memleketim, değil mi?

Rafet Ulutürk: Lehçelerimizde “memleket”, “köyüm”, “bizim oralar” ve benzeri sözler sıcaklık, saygı ve gönül okşayan anlatılabilmesi zor bir eda ile yüklüdür. Bulgaristan’da kalan yaşlılarımız son yıllarını orada geçirmek istiyorlar. Vatan konusu Bulgaristan Türklerinin hak yaratıcılığında, şarkı, türkü, şiir ve destanlarında işlenerek geliştirilmiş bir konudur. Bulgaristan Türkleri arasından geçen yüzyıl, 100 şair ve 10’dan fazla hikâye, uzun öykü ve roman yazarı yetişmiştir.

Tüm yasaklara rağmen, Bulgaristan Türk edebiyatı oluştu. Recep Küpçü, Osman Aziz, Naim Bakov, Faik İsmail Arda ve başka şairlerimiz, Ahmet Tımış, Ömer Osman ve Halit Aliosman Dağlı ve başka yazarlarımız Vatan duygu ve anlayışını biçimlendirip beslerken, hiçbir zaman, hiçbir eserde “Kalın komşular göç etmeyelim!” demediler. Kovulmasaydık gelmezdik. Dara düştük, çok sıkıştırıldık, zorbadan kaçtık.

Biz Bulgaristan’da Vatan kavgası verdik.

Vatanımız o topraklarda yaşayanların ortak değeridir. Birinci dünya savaşında Bulgaristan Türkleri “O Vatan bildiğimiz toprak uğruna” 9 653 şehit verdi.

O kahramanların, orada, VATAN UĞRUNA SAVAŞTA ŞEHİT DÜŞEN KAHRAMAN BULGARİSTAN TÜKLERİ”nin anıtı ve şehit isimlerinin altın harflerle yazılmış olduğu bir anıt levhası olmasa da, onların hepsi, egemen sınıfın ve zümrenin değişmesine rağmen Bulgaristan Türklerinin yaşadığı toprakların her karışının VATANIMIZ olduğunun kanıttır. Bizim orada, 140 senedir süregelen bir Vatan Kavgası yaşanıyor.

Bulgaristan” şiirinde şairimiz Recep Küpçü Türklüğümüze net renkler veriyor:

Oya CANBAZOĞLU okuyor: (fon müziği ve  “Bulgaristan” şiiri)

BULGARİSTAN

“Bulgaristan
Yabancı değilim

Bulgaristan
Yabancı değil tozduğum
Yollarım

Mezarlarına ellerimle
İndirdiğim
Babam ve annem
Senin toprağındadır
Bulgaristan

Yabancı değilim ben
Türkoğlu Türk’üm.”

 

Oya CANBAZOĞLU: Bulgar devleti, makamları ve aşırı milliyetçi kesim Türkleri yasa dışı ve yasal yollardan sıkıştırarak Vatanlarından, ata ocağından söküp atarken, ana dil ve kültür konularına en şiddetli saldırıyordu. 21. yüzyılda, Avrupa Birliği üyesi ve uluslararası insan hakları ve azınlık hakları sözleşmelerinin her birini imzalayan bir ülkede, hiçbir azınlığa anadilde konuşma, yazıp okuma, eğitim alma olanakları verilmemesi, değişik engelleme yollarına başvurulması, bu konuda hiçbir önerinin dikkate alınmaması dikkat çekicidir.

Bu gün Bulgaristan’da son durum nasıl Rafet Bey?

Rafet Ulutürk: Anadil konusunda yasaklı durumda değişiklik yok. Devlet etnik azınlık, kültürel azınlık, anadilde eğitim, “kültürel otonomi” gibi 21. yüzyılın olmazsa olmaz olan insan haklarını işitmek istemiyor. 2018’in Şubat ayında Kırcaali ilindeki 7 Belediye Başkanı toplandılar, Eğitim ve Teknoloji bakanına Türkçe eğitimin zorunlu ders programına alınmasında ısrar ettiler. Türk dili bizim anadilimiz, günlük iletişim dilimizdir. Biz Türkçe ’siz edemeyiz. Türk dili ders programında son ders olamaz!

1994’ten beri Türk dili ders kitabı basılmamıştır. Yeni ders kitapları hemen basılmalı ve bedava dağıtılmalıdır. Ek kitaplar yayınlanmalıdır. Bu konuda Bulgaristan Türklerini desteklemek gerek.

Son yıllarda Bulgaristan Türkçe Öğretmenler Sendikası. Genç yazar ve şairler derneği kuruldu. 40 adet Türk Kültür Derneği tescil edildi. Bir yeşermedir geliyor bu baharla. Köylerde halk sanat toplulukları belirdi. Bulgar Türklüğünün yeni ruhu doğuyor.

Çok değerli hikâye ve roman yazarlarımız da var. Halk edebiyatımız sonsuz bir kaynak.

Sazlarımız yine çalmaya başladı. O sayfaları hiç açmadan bugün Şiirle başlayalım Birkaçını birlikte dinleyelim: İşte Türkiye Devleti bunlara yardım etmeli bunların önünü açmalı.

Oya CANBAZOĞLU: Hayhay…

Oya CANBAZOĞLU Okuyor:  (fon müziği  –  Anadilimiz)

Ahmet Şerif  – ANADİLİMİZ

Türk milleti dilini
Asırlardır işlemiş,
Toprağını, ilini
Türk ruhuyla süslemiş!

Annem bana bir yürek
Bir ezanlı ad vermiş,
Dil kitaptır, hak çare
Varımıza nur katmış!

Ezanına minare
Türkiye saz taratmış,
Dil kitaptır, hak çare
Varımıza nur katmış!

Dilim bayrak, hasretim,
Milletimin incisi;
Kutsal milli servetim
Türklüğümün Türkçesi!

 

Semiha Yılmaz Bekir – BENİM TÜRKÇEM

Ne tatlısın anadilim,
Varım yoğum, gerçeğim,
İlk aşkım, büyük sevgim,
Dillerin Güldür Anadilim!

Türkçem benim, benliğim,
Seninle “ana” dedim.
Seninle gözüm açıldı,
Yaşamayı seninle sevdim!

Varsam ben seninle varım,
Anadilimsiz ben yarımım.
Sen ruhumun gıdası,
Türkçemsiz ben ne yaparım?

Türklüğümü sende bildim,
Sensin yarınım geleceğim.
Mutluluğum, ümitlerim.
Anadilimle ben yüceyim!

Oya CANBAZOĞLU: İsim değiştirme sürecinde, o karlı kışlı zulüm günlerinde, ismi değiştirilmeyen kaldı mı?

Rafet Ulutürk: Yok, kimse kurtulamadı. 1 milyon 53 bin 563 Türkün ismi Aralık 1984 ile 1985 Mart sonu arasında değiştirildi. 37 şehit verdik. Kurşuna dizilen kızlarımız, gelinlerimiz var. 17 aylık Türkan kızımız Birinci kurban düştü. Silahla vuruldu, Her sene “Mleçino” ( Sütkesiği )  köyünde şehitlerimizi anma ve terörü lanetleme, Türk kimliğimizi bileme ve hak ve özgürlük davamıza devam mitingleri düzenliyoruz. Soydaşlarımızdan da çok katılımcılar oluyor. Kahramanlık şiirleri söylüyoruz, Türk ruhumuzu kabartan şarkı ve türküler söylüyoruz. Türkan Çeşme Anıtı’na çiçek ve çelenk koyuyoruz.  Bultürk derneği olarak bu anma törenlerine, Mestanlı anıtı önünde “safları yoklama” mitinglerine devamlı katıldık, katılıyoruz. Sorunuzu cevaplayayım, adı değiştirilmeyen kalmadı, fakat 72 bin kardeşimiz, çok değişik nedenlerden dolayı Türk isimlerini geri alamadılar. Bu yöndeki çalışmalarımız devam ediyor. Bazı evrakları Bulgar ismiyle, Türk vesikaları ise Türk ismiyle olan büyük bir kitle var. O ağır yıllarda, biz genç kuşağın Vatan’ına küsmemesi için çalıştık. Şairlerimizden bazıları şu mısralarla çıkmıştı ortaya:

Benden nasihat olsun sana,

Yerle gök birbirine karışsın ister

Köksüz bir ağaca dönme

Unutma sakın, sarıl VATANA!”

İşte bu dörtlük gibi mısralar tutmuştu. İkilik oluştu. Sele kapılıp Türkiye’ye gelseler de, bazılarının aklı orada kaldı. İkilik oluştu. Sonuçları ortadadır. Bu sorunlarla ilgili ayrı bir inceleme ve araştırma yapmak istiyoruz.

 

Oya CANBAZOĞLU: Kuşkusuz biz maneviyata ilişkin konularda, pürüzleri aşarken, “Türklerin en az geçmişleri kadar büyük gelecekleri olacak ve bu gelecek, o geçmişe dayanacaktır.”  diyoruz.

 

Rafet Ulutürk: Öyle de milleti ayakta tutan inanç birliğidir. Bir ileri, bir geri bakanlar doğru yolu bulamaz. Milletim Türk’tür. Bulgaristan Türkleri Büyük Türk milletinden kopmaz, bölünmez bir parçadır. Tüm kapılar kapansa Türkiye kapısı açıktır, dediğimizde, çok uluslu, çok etnikli, çok kültürlü bir yapılanmayı kabul etmeyen bu ülkede, atılım gerçekleştirmek çok zor bir iş. Bu ortamda Türk ülküsüyle yaşamak, ancak kişisel bir hak düzeyinde kalıyor. Kollektif eylem hakkı olmaya ortam bulamıyor. Azınlıklara ortak (kollektif) hakları tanınmayınca, sivil toplum örgütleri hedeflerinde başarılı olamaz. Bulgar dilinde “hükümet dışı” ya da “siyaset dışı” adıyla bilinen, sivil toplum kuruluşlarıyla geleneksel dünya görüşünü yaşatmak ne kadar zorsa, yenisini aşılamak da o kadar zordur.

Hayat bize birçok şeyi öğretti. Bunlardan biri, sürgün edilmenin, içeri düşmenin, “Belene” gibi toplama kamplarında yıllarca ezilmenin ancak büyük bir toplumsal boşluk oluşturduğunu ve bu boşluğun Bulgar devleti ve makamlarıyla – Türk halk topluluğu arasında derinleştiğini gösterdi ve bizi buna inandırdı. Ne yazık ki, Türkçe kitaplarından yastık yapma hareketi doğmadı. 72 bin Türk sokaklara döküldü. Meydanlar doldu. Her yer gösterici doldu, taştı.  Bulgaristan tarihinde Bulgaristan Türkleri ilk kez ayaklanmıştı. Bu bir devrim değildi. Çünkü siyasi hedefleri yoktu. Komünist iktidarın devrilmesini isteseler de, iktidar olmaya şahlanmamışlardı. Gelinler eşlerinin sürgünden, hapisten salıverilmesini, kitle Türk isimlerinin geri verilmesini, yaşlılar camilerin ve tekkelerin açılmasını, hak ve özgürlükler kapsamında anadil ve anadilde, ilkokul, ortaokul, lise ve üniversite özgürlüğü, Türkçe radyo ve televizyon, basın yayın– kısacası “kültürel otonomi” istemişlerdi. Kimse dünyanın geri dönmesini istememişti, herkes birlikte ileri gitmek istiyordu.

 

Oya CANBAZOĞLU: Rafet Bey, çok etkileyici anlattınız. 1984–1989 zulmünden önce, daha doğrusu 1985’te Bulgaristan Todor Jivkov hükümeti Helzinki Senedi’ni imzalamıştı, değil mi?

Rafet Ulutürk: Evet, Ardından Hollanda’nın Maastricht şehrinde 7 Şubat 1992 tarihinde imzalanan Manstriit ardından Kopenhag ve Viyana sözleşmelerini de imzaladı ve bu evrakların hepsinin altında “değiştirilmeden, kısaltılmadan ve ek yapmadan onaylanır” notu olmadığını bildiği için, devletler hukukuna göre imzalanmış bu uluslararası sözleşmelerine birer “Deklarasyon” eki takarak hepsini rafa kaldırdı. Bu eklerle, hep azınlık haklarının tanınmasını engellemiştir. Örneğin İnsan Hakları Cenevre Antlaşması, HÖH Başkanı Ahmet Doğan’ın sosyalist parti BSP ile birlikte hazırladığı ve halk meclisine sunduğu bildiride  “BİZDE ÇÖZÜLMEMİŞ ETNİK SORUN YOKTUR” dediler ve imzaladılar.

Sosyalistler, II. Simeyon ve HÖH’ün iktidar olduğu 2001-2008 döneminde, Bulgaristan Avrupa Birliğine üye olduğu 2007’de, yine Ahmet Doğan,  Avrupa Konseyine bir bildiri göndererek “Bulgaristan Cumhuriyeti’nde Çözülmemiş Etnik Sorun Yoktur” dedi ve tüm umutlarımızı yine söndürdü. Tabii, anlaşılan Avrupalılar da artık bazı kurnazlıkların farkına vardı ki, bir ay önce Sofya’da  “İstanbul Sözleşmesi” onaylanmak üzere meclise sunulunca, “değiştirilemez, ek yapılamaz, kısaltılamaz” maddesi dikkatlerini çekti ve hemen geri çektiler.

Oya CANBAZOĞLU: Siz Avrupa Birliği’ne girince etnik azınlık haklarınız, kollektif haklarınız ve özellikle de kültürel haklarınızı elde etme davasında bir arpa boyu yol alamadınız değil mi?

Rafet Ulutürk: 1 Nisan Pazar günü Berlin’de Katalunya Bağımsızlık Mitingi yapıldı Bulgar medyalarında “çıt” yoktu. Kanımca, 21-inci yüzyıl “azınlıklara haklarının tanınması yüzyılı” olacak. Avrupa Birliği’nde 35 azınlık dili ölecek diyorlar. Buna yol vermemek gerekir. Bulgaristan’da Türkçeden, 4 lehçemizden başka 10’dan fazla azınlık dili, yalnız Romence’de 20-den fazla lehçe var. Avrupa Birliği en kısa bir sürede “Azınlık Hakları Bildirisi”ni kabul etmeli ve bunu topluluk Anayasasına işlemelidir.

 

Oya CANBAZOĞLU: Rafet Bey, siz, bundan 30–35 yıl önce yeni bir ruh oluştu Bulgaristan Türklüğünde dediniz, bunu biraz açabilir misiniz?

Rafet Ulutürk: Benim bir şey yapmama gerek yok. Belene’de yatan ve Bulgaristan “Resmi Gazetesinde” 517 kişi oldukları isimleriyle açıklansa da, 200 de kayıtsız kalmış içerde ve bu kahramanların yarattığı bir “Belene” ölüm kampı edebiyatı var. Temsilcilerinden biri Murat Kerim Hoca “Belene Zindanları” şiirinde şöyle diyor:

Oya CANBAZOĞLU okuyor:  (fon müziği – (Belene fotoğrafları) – Belene Zindanları”

Belene Zindanları

“Acayip karanlık olur hücreler, ilk uğrak
Vahşi canavar bekliyordu, BELENE son durak
Ne suç işlemiştik biz, masum fertler
Ne ile ödenir, o kanlı işkenceler, eziyetler.

Kırılmadı, tek bir arkadaşımın, o inançlı ruhu
Direndik, mücadeleden bıkmadık,
            Bekledik doğacak güneşi
Kükredi hep kaynadı birlik duygularımız
Her birimizin başı dik, alnı ak, yıkılmadı umudumuz.

Recep arkadaşımın morarmıştı vücudu ağır dayaktan
Ama o, kolay lokma değildi ki yudulsun ayaktan
Bir gün hücrelerde alnım secdede, öğle vakti
Gardiyan şaşkın şaşkın,
            Hemen kanlı copu boynuma dayattı.
Davamız kutsal, şerefli, kimse döndüremez
                                               Yolumuzdan
Yalanlar, iftiralar boşa gider, yok edemezler
                                               Kimliğimizi
Ellerimize kelepçe vursalar, ayaklarımıza
                                               Elektrik de verseler
Boynumuza ip de çekseler, Türklüğümüzden asla
                                               Vazgeçiremezler.

Oya CANBAZOĞLU: Rafet bey, Bulgaristan’da hiç illegal örgüt kuruldu mu?

Rafet Ulutürk: Şimdi şöyle bir şey var. 1985’ten sonra HAK VE ÖZGÜRLÜK DAVAMIZIN dünyaya mal olmasında Radyoların, hele Ankara Radyosu’nun rolü olağanüstü büyük oldu. Bunu böyle anlatmak kolay da, o zaman Bulgaristan’da dış ülkelere telefon etmek, yabancılarla görüşmek, Türkiye’ye mektup yazıp doludizgin bildiğini döktürmek yasaktı. Mektuplar tek tek okunuyordu. Telefonlar dinleniyordu. Halen BULTÜRK üyesi olan, Sabri İskender o yıllarda “Belene” den sonra Mihaylovgrad’ın “Kamerovo” adlı Bulgar köyüne sürgün edilmiş ve orada arkadaşlarıyla birlikte “Demokratik Lig” (Demokratik Birlik) adından bir illegal örgüt kurmuşlar. Sabri Bey’e de “Almanya’nın Sesi” radyosu ile temas kurma ödevi düşmüş. O da Bulgarca yayın Şubesiyle bağlanmayı başarmış ve 6 ay haber akıtmıştır.

Belene” den sonra “Roman” ilçesinde sürgünlük hayatı devam eden şairimizden Ömer Osman Erendorum’un bir kulağı hep radyolardaymış. Bir gün kalem elinde şu şiiri yazmış:

Oya CANBAZOĞLU okuyor:

(Fon müziği, Bulgaristan Bulgar köylerinden bir video. “Türkiye’nin Sesi Radyosu Aracılığıyla Oğlunu Arayan Ana”)

Öner Osman ERENDORUK – Türkiye’nin Sesi Radyosu Aracılığıyla Oğlunu Arayan Ana

Tel tel dağılan siyah saç gibi indi gece
Istırap sokaklarında kol gecen bir bilmece
Bir oda dolusu genç ihtiyar kadın erkek
Susuyorlardı kutsal dua dinlercesine
Sözcü konuştu ağır ağır inlercesine
Dinleyenler soluğu kesmişti ürpererek

Radyo çatırdıyordu titrek bir sesle çın çın
Doluştu kulaklara bir kadın sesi hırçın
“Ben dokuz yüz yetmiş beş göçmeni Selver Esin
Doğumum Mesyanlı’nın bir köyü babam Yüksel
Evladım oralarda kalmıştın on yıl
Canciğer yavrucuğum sağ mısın neredesin?”

“Bir tek haberciğini aldık bulanık duru
Sözde seni kurşuna dizmiş Bulgar Gâvuru
Kadının hırçın sesi değişti yavaş yavaş
Odaya ağır bir ses doluyordu ağlayan
Bazı sesler fısıltı kimileri çağlayan

“Evlâdım sağ isen… diye devam etti ses
İki satır yazı yaz üçüncü satırda kes
Ananın cılız sesi tir titredi kinden
“Oğlum Türklüğün için öldürürlerse seni
Yüce Allahımdan güç dileneceğim yine
Öcünü alacağım er geç Bulgar itinden…”

Rafet Ulutürk: Biz Bulgaristan Türkleri 20-inci asrın sonunda çok ağır bir trajedi yaşadık. Kırıldık, yıkıldık, parçalandık, 30 yıl geçti, yeni bir kuşak yetişti, hala toparlanamıyoruz. Bizi birbirimize kilitleyecek formülü henüz bulamadık. Buraya 1989’da ilk 3 ayda gelen 400 bin kişinin bagajında gelen kitap sayısı yüzü geçmez. Onların yarısı da Kuranı kerimdir. Kuşkusuz burada TÜRKLÜK DENİZİNDE yüzdük. Türkiye’yi tanıdık. Sevdik. Alışamayanlar döndü. Memleket sevgisini evlatlarına aşılamak isteyenler onları Sofya, Filibe ve Varna’ya okumaya gönderdiler. Gönderirken de, tekrar tekrar “aman hiçbir şeye bulaşmayın” diye tembihlediler. Bu neye benzedi biliyor musunuz:

Demirci dükkânı:
Ocak yanıyor!
Kofa su dolu!
Örs ve çekiç!

Bir de sen!
Kofaya girsen ıslanmaktan,
Ateşe atsalar kızarmaktan,
Örse yatsan çekiçten ve ezilmekten korkuyorsun.

Olmadı işte! Yeni gelen kuşağın büyük bir kısmı “al bebek, gül bebek” yetiştiler. Kimlik Mücadelemize dolgu bile olmaz birçoklarından. Ama ne yapalım? Davanın durumu bu!.

Oya CANBAZOĞLU: 1989 Mayıs Ayaklanmasında Bulgaristan Türklerine çok güçlü uluslararası destek geldi değil mi?

Rafet Ulutürk: En büyük destek Türkiye’den geldi. Üç ayda 400 bin kişiye kucak açmak, her yiğidin işi olamaz. O dönem Türkiye’nin Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın olimpiyat şampiyonumuz Naim Süleymanoğlu’nu Avustralya’dan aldırması, isimleri geri alma ve Türk kimliğimizi yaşatma mücadelemize yenilmez ruh aşıladı. Türk kimliğimizin olmazsa olmaz ateşi tabana indi. Direnişlere akan kitle psikolojisi düşmanı tankı, topu, zırhlısı, keleşçisi, sopacısı, polisi ve gardiyanlarıyla birlikte hipnoz etti. Komünist Parti ve “DS” bile dış dünyaya duyarsız olmuştu.

Asimile ederek yok edici güçlerin nefesini kesen, “ama bir gün gelir, her şey ters döner ve bizden hesap soran olur!” korkusu oluştu.

Oya CANBAZOĞLU: Hesap soran, hiçbir suçu olmayan kardeşlerimizi kurşunlayarak öldürenleri tutuklayan, sorgulayan, yargı huzuruna çıkaran olmadı tabi? Bu, nasıl önlendi?

Rafet Ulutürk: Bulgar yargı sistemi Bulgar katillere karşı işlemiyor. Kemikleri kırılmış, tırnakları sökülmüş, parmakları kesilmiş, gözü oyulmuş mağdurlarımız var. Recep aga diye birisi, soyadı şimdi aklıma gelmedi, “Belene” ölüm kampında kolunu kaybetmiş. Nasılsa elinde bir de adlî uzman doktor incelemesi rapordu vardı. 1992’de Todor Jivkov zulmüne karşı dava açıldığında Savcılık Tanığı olarak çağrıldı. Katil diktatör 2 sene yargılandı yargılanmadı delil yetersizliğnden serbest bırakıldı. Tanığın hak arama davası 26 yıl devam etti. Birinci dereceli mahkemede bu davaya bakan Yargıç Yordanova, “davanın sonuçlanmasının engelleme ve belge karartma” suçundan Başsavcılığa 150 bin leva ceza kesti. Hak arayan Recep aga davanın sonuçlanmasını bekleyemedi, yılbaşında öldü. Fazla anlatmama gerek yok. Bu kokuşmuş iğrençlik bataklığında, HÖH yönetimi katiller ve suçlular tarafında yer aldı. Birçok kişinin ölümüne, vatandan kovulmasına neden olan ihbarcı, jurnalci, muhbir, ajan, kışkırtıcı-ajan ve hainlerden hiç biri hakkında dava açılmadı. Ajan dosyaları açıldı. Suçsuz insanların zindanlarda çürümesine ve ölümüne sebep olanlardan hiç biri hakkında dava açılmadı. “Belene” kampında kalmış bir Bulgar, “ben içerdeyken benim adımdan 10 sene ihbarda bulunulmuş ve 2 aile yok edilmiş” gerekçesiyle bir dava açtı. O da sonuçlanmadan kaldı. Çünkü taraflardan birbirini tanıyan olmadığı saptandı.

 

Oya CANBAZOĞLU: Bu ajan dediklerinin sayısı ne kadar, açıklandı mı?

Rafet Ulutürk:  Şu, dosyası açılanların hepsi ajan değil tabii. Adam fişlenmiş ve dosyası var. Rejim düşmanıymış, yine dosyalı. 11 bölüm ve bilmem kaç kat dosya toplanmış 45 yılda. Sayıları bilinmiyor. Çalışan ajan dosyalarının içi boş! Lütfi Mestan ve başkaları gibi, “ajan değildim” diyenlerin esamesi okunmaz oldu. Genç kuşakta, “ajan olmanın neresi kötü?” sorusunu soranlar belirdi. Nefes almakta zorlanan alt tabaka, onları yemleyen üst tabaka ve dosyaların üstüne oturan üst tabaka? Tabaka değiştirmek yok. Şimdi yeni bir zümre belirdi: “Yalnız dosya kapakları korunmuş olanlar.” Toplam sayıları bilinmiyor. Gazetelere göre, 80’ni mecliste ve 11 bini de devlet kurumlarındaymış. Toplam 15 686 ajandan 3 016’sı Türk’müş. Bu rakamlar 1985’ten, son 33 yılda ne gibi değişikler oldu bilen yok. Tartışılan soru: “Ajanların hepsi dış ülkelere çıksa, sular durulur mu?”

 

Oya CANBAZOĞLU: Türklere karşı çalışan ajanlardan yargılanan oldu mu?

Rafet Ulutürk: Bulgaristan’ın hukuk devleti olması en az 100 yıl ister. Avrupa kanunlarının kopya edilmesiyle adalet sağlanamıyor. Ticaret Bankası “BTK-Bank” iflas etti.  7 milyar 200 milyon leva uçtu gitti. Bugünkü hükümet 4 milyar leva dış borç alarak, sigortalı hesaplardaki paraları ödedi. Şimdi halktan vergi topluyor dış borcu ödemek için. Avrupa’nın en fakir, ölüm oranı en yüksek, doğum durdu duracak, yeniden üretim hayal olmuş memleketimizde, milletvekili Profesör sosyolog İvo Hristov, nüfusun % 40’ı okuryazar değil, % 60’şı okuduğunu anlayamıyor, % 80’ni “debil” yani her bakıma yetersiz açıklamasında bulundu ve neredeyse linç edilecekti. Maskeleri düştükçe kuduruyorlar.

 

Oya CANBAZOĞLU: Sayın seyirciler Rafet beyle su tatlı sohbete doyum olmuyor. Çok birikimli bir konuk ağırlıyoruz. BULTÜRK Genel Başkanı, Stratejik Araştırma Merkezi kurucusu ve “Bulgaristan Türklerinin Sesi” gazetesinin imtiyaz sahibi, dinlemeye doyum yok.

Üçüncü bölümde günce siyasete döneceğiz. Sakın ayrılmayınız…

******

 

Paylaş:
Share

Related Posts

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Share