Bulgaristan’ı Daha Yakından Tanıyalım

Bayrampaşa’da bulunan BULTÜRK Derneğinin Genel Merkezinde Oya CANBAZOĞLU DİRİER’in BULTÜRK Genel Başkanı Sn.Rafet ULUTÜRK ile dernekte yaptığı reportajı sunuyoruz

Sunucu Oya CANBAZOĞLU;

Sayın seyirciler bugünkü programımızda komşu Bulgaristan’da olacağız.

Son yıllarda kayak merkezlerine Türk turistlerin akın ettiği; “Kapı Kule” Sınır Kapısında TIR kuyruklarının bazen 20 kilometreyi bulduğu;  “Meriç”, “Tunca” ve “Arda” ırmaklarının bazen birleşerek Edirne boylarını su altında bıraktığı ve özellikle de 26 Mart 2018 ’de Karadeniz incisi Varna’da Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan ile Avrupa Konseyi Başkanı Donald Tusk ve Avrupa Komisyonu Başkanı Jean Clod Junker arasında, Bulgaristan Cumhuriyeti Başbakanı Boyko Borisov ev sahipliğinde başarılı gerçekleşen ilk görüşme ve 2018 yılına yeni renkler kazandıran daha birçok olay, bu 2 saatlik buluşmamız yakın ve uzak açıdan, büyüteç altına alınacak, daha önce değinmediğimiz ayrıntıları ele alacağız. Ekranımızdan size akacak bilgi selinin hepinize faydalı olacağına inanıyorum.

Bugünkü Konuğum Bulgaristanlı, son selle anavatan Gelmiş, Bayrampaşa’ya yerleşmiş, Bulgaristan Türkleri Kültür ve Hizmet Derneği (BULTÜRK) kurucularından biri ve uzun yıllık deneyimli Genel Başkanı, Bulgaristan Stratejik Araştırma Merkezi kurucu başkanıdır. Daha fazlası Türkiye ve Bulgaristan’da olmak üzere 200 binden fazla tıklayıcısı ve yakın izleyicisi olan  (www.bghaber.org) elektronik yayınının örgütleyicisi ve yöneticisi ve bir de “Bulgaristan Türklerinin Sesi”  elektronik ve aylık gazetesini değerleyip, çıkaran ve dağıtan, yanı Bulgaristan’ı yani konusunu iyi bilen ve takip eden bir meslektaşımızdır.

  1. Sunucu Oya CANBAZOĞLU; Sayın Rafet Ulutürk. Programımıza hoş geldiniz.

Kısaca kendinizi tanıtır mısınız?

Rafet Ulutürk: Ben bir Rodopluyum. Güney Bulgaristan’ın Güney Doğu Rodop Dağları’ndan gelen Arda ırmağı köylerinden biri olan Köseler’de (Kösevo köyünde) dünyaya geldim. Orada okula gittim, il merkezi Kırcaali’de lise gördüm, askerliğimiz de, demir yolu inşaat eri olarak, Koca Balkan’ın kuzey beline yerleşmiş Troyanovo- Kovaçevo yöresinde yaptım. İş hayatıma da Bulgaristan’da başladım. Siyasi hayatin ağır yükünü de orada yüklendim. Güney Bulgaristan köy ve kasabalarında Hak ve Özgürlükler Hareketi yerel örgüt ve merkezlerini kuran kadrolardan biriyim. 1990’da isimlerimiz iade edilirken, Kırcaali merkezinde düzenlenen ve 40 bin Türkün katıldığı 4 ocak 1990 “Türk Kimliği Mitingi”nin genç örgütçü ve konuşmacılardan biri de bendim.

1984–1989 döneminde karşımızda Bulgar polis gücü, Bulgar ordusu, komünist partisi, savcılık, mahkemeler, toplama kampları ve hapishaneleri vardı. Fakat 1990’ın ilk günlerinde karşımıza aşırı milliyetçi, şoven, totaliter komünist zihniyetli 10 bin Bulgar dikildi. Bunlar bizim iş arkadaşlarımız, komşularımız, köydeşlerimizdi, askerden subaylarımız ve onların yakınlarıydı.

Kısaca demek istediğim, ben Bulgaristan toplumunun ikiye bölündüğü derin hendeğin-uçurumun dibinden, Türk Kimliği davasının içinden, mücadele bayraklarımızın dalgalandığı kavga alanından geliyorum. Üniversite öğrenimimi Bulgaristan’daki Türk kimliği saflarında tamamladım. Birkaç yıl Filibe’de (Plovdiv) İl Müftülüğü Vakıf Müdürü olarak görev yaptım daha sonraki yıllarda,

1970 ile 1990 yılları arasında çok ağır yaralar alan Bulgaristan Türklerinin Hak ve Özgürlük, adalet ve demokrasi mücadelesine, Türk Kimliği Davamıza yeni bir anlam, yepyeni bir bakış açısı kazandırabilmek amacıyla Türkiye Cumhuriyeti’ne gelip yerleştim. Halkın birikimini bilince dönüştürme, ısınıp uyanma ocağın Dernekler olduğuna inanarak, bilinçli ve örgütlü, halkla iç içe, halkın nabzını tutan dernekçiliğe soyundum.

İlk atılımlarımla “İslamlaştırılmış Bulgar” denen insanlarımızı Türk Dünyasına tanıtma, Bulgaristan’da Türk yaşadığını, kim olduklarını, tarihlerini, dil, din, edebiyat ve sanatlarını, yaşam tarzlarını Dünya Türklüğüne anlatmak amacıyla Dünya Türk Gençlik Birliği etkinliklerine Kurultaylara ve Liderlik toplantılarına aralıksız katıldım. Allaha çok şükür bu günlere geldik.

BULTÜRK 5 bin 800 üyemizi örgütlüyor. Daha fazlası 1989 göçmenidir. Bayrampaşa Yıldırım’da genel merkezimiz. Kapısı herkese açıktır. İsteyen buyursun, tüm etkinliklerimize katılabilir. Derneğimizde gördüğünüz gibi ufak ta olsa bir kongre merkezimiz mevcut burada da bizler her ay konferanslar verdiriyoruz.

Gazetemizde ve elektronik haberleşme araçlarımızda görüş beyan edebilir. Bizim dağlarda sular köpüre köpüre akar, eleştiriye açığız. Her iİsteyen görüş beyan edebilir.

Önümüzdeki 2019 Mayısta Kurultaya gidiyoruz. Buyursunlar. Ben bir Rodopluyum, diyerek başladım. 20 küsur yıldır İstanbul’da yaşasam da, vatan-memleket değiştirmek zor iş.

Kentli olmak, uygar olmak demekse, ben uygar olunması için 3 kuşak kentli olmak gerektiğine inanıyorum.

Ayrıca şu da var, benim ve yakınlarımız mezarları Bulgaristan’dadır. Bizim için geçerli olan bir insanın bir toprakta 2 kuşak mezar taşı yoksa o toprak vatan olmamıştır.

Biz kavgamızı Bulgaristan’da verdik ve mezarlarımız oradadır. Gönlümüz oradadır. Biz düşlerimizde hala her gece arkamızda öksüz kalan dağlarımızı, köylerimizi, dotlarımızı görüyoruz. Torunlarımızın da bu köy meydanında uçurtma uçurtacağını hayal ediyoruz.

  1. Sunucu Oya CANBAZOĞLU:

Evet, bu programda baştan sona Bulgaristan’ı konuşacağız.

Önce kendim ve seyircilerimiz için öğrenmek istediğim ufak bir ayrıntı var. İstanbul kahvelerinde açılan tartışmalarda, 1989 Büyük Göçüyle gelen soydaşlarımıza “Bulgar Türkü” dendiğine kulak misafiri oluyorum.

Öncekilere muhacir, Rumeli muhacirleri, Balkan veya Rumeli göçmeni deniyordu. Göçmenlerimizin çilesi üstüne pek çok kitap yazıldı. Bu eserlerin hiç birinde “Bulgar Türkü” kavramına rastlamasam da, Bulgaristan Türkleri, Bulgaristanlı Soydaşlar, Bulgaristanlı kardeşlerimiz olsa da ve bu giderek kesin yerleşmiş gibi olsa da, halk ağzında böyle bir kavram dolaşıyor.

Yakın geçmişte Yozgat’ın bazı köylerinde bulundum, orada bile birkaç defa “Bulgar Türkü” kulağımı tırmaladı. Daha girişte bu konuda fikrinizi alabilir miyim: “Bulgar Türkü mü?” – “Bulgaristan Türkü mü?”

Rafet Ulutürk:

Doğru olan Bulgaristan’da yaşayan Türkler Soydaşlarımız; Burada kısa bir açıklamak istiyorum daha sonra açarız. Öncelikle BULGAR TÜRKÜ-Bulgaristan’da yaşayan Bulgarlardır yani Hristiyanlardır. Biz Müslümanlara ise Bulgaristanlı Türkler denir. Bulgaristan’da yaşayan Türkler ve Bulgaristanlı Türklerdir.

Metni okuyucusu: Oya CANBAZOĞLU:“Bulgar Türkleri” tarihsel bir kavramdır ve Türk tarih bilimindeki gerçek öyküsü şöyledir.

“Bulgar Türkleri” ve “Bulgaristan Türkleri” kavramları günümüz kamuoyunda Bulgaristan’da yaşayan veya buradan göç etmiş olan Türkler anlamında eş anlamlı kavramlar olarak kullanıldıkları görülmektedir.

Bu iki kavramın tam olarak neyi ifade ettiğini anlamak üzere önce bunların ayrı ayrı ele alınması, tarihteki oluşumlarının incelenmesi ne anlama geldiklerinin görülmesi gerekir.

Bu açılıma tarihsel, coğrafi ve kültürel açıdan karşılaştırmalı analizle gidilir. Bu anlamlı karşılaştırmadan, Bulgar Türkleri olduğu gibi, Bulgaristanlı Türklerin de her ne kadar farklı kollarını ve lehçelerini kullanmış olsalar da, Türk dilini kullanmış ve Bulgaristanlı Türkleri kullanıyor olmaları kesin tespit edilmiştir. İki kavram arasında ortak olan tek nokta Türk dilidir.

Ancak bu ortak noktanın iki kavramı eş anlamlı kullanacak kadar birbirinin aynı yapmadığı da şüphesizdir. Bu iki kavram farklı tarihsel devirlerde ve farklı alanlarda, iki farklı terim nitelikleri içeren, farklı anlam taşıyan kavramlardır.

 

Öncelikle Bulgar Türkleri kavramını bir açalım.

Bulgar adı bir tarihi olay sonucu ortaya çıkmıştır. Avrupa Hun Hükümdarı Attila’nın ölümünden (Bizans kroniklerinde 453 gösterilir) Hun imparatorluğu sınırları içerisinde yaşayan kavimler ayaklanmış, isyan çıkarmışlardır. Sonrasında Attila’nın küçük oğlu İrnek idaresinde Hun kitleleri Orta Avrupa’yı terk ederek Karadeniz kıyılarına doğru yönelmişler ve burada bulunan Türk boyları ile karışmışlardır. Bu karışmadan oluşan topluluk Türkçe “Bulgar” olarak anılmaya başlanmıştır. Bulgarlara ait en eski belge olan “Hakanlar Listesi”nde İrnek adı Bulgarların ikinci hakanı olarak geçmektedir.

***

Kavim adı olarak “Bulgar” kelimesi beşinci asrın ikinci yarısından önce mevcut değildi: İlk defa 482 yılında Bizans İmparatoru Zenon’un, Doğu Got’larına karşı savaşmak üzere, askeri yardımlarına müracaat ettiği Karadeniz Kuzeyindeki topluluk ismi olarak ortaya çıkmıştır.

***

İlk ortaya çıkışında “Bulgar” kelimesi “Türk” kelimesi ile bağdaştırılmamıştır. “Türk” kelimesi ise günümüzde bilinen şekli ile tek heceli olarak Gök-Türk çağında (M.S. 6-8. asır) yazılan Orhun kitabelerinde görülmektedir.

***

“Türk” ve “Bulgar” kelimelerinin ilk başlarda beraber kullanılmadıklarını ve farklı coğrafyalarda ortaya çıktıklarını görmekteyiz.  Bu anlamda Bulgar Türkleri kavramı çok daha sonra oluşmuş bir kavramdır ve günümüzde Bulgaristan’da yaşayan ya da Türkiye’ye göç eden Türklerle yakından uzaktan ilintili değildir. Bulgarların Türk aslından geldiklerine ait ilk görüş Macar Türkolog A. Vamberi (1832 – 1913) tarafından belirtilmiştir.

Diğer bir Macar bilim adamı olan G. Feher (1890 – 1955)’in, arkeolojik ve Macar dil bilimci Gy. Nemeth (1890 -1976)’in linguistik araştırmaları bu görüşü desteklemiştir.

***

Bu araştırmalar sonucu Bulgarların Türk asıllı oldukları kesin sayılmış ve Bulgar Türkleri kavramı Karadeniz’in kuzeyinde yaşayan Türk boyları anlamında Türk bilim literatüründe kullanılmaya başlanmıştır. 19. yüzyılın sonu ve 20.yüzyılın başlarında Bulgar Türkleri kavramı bilimsel anlamda bu şekilde ortaya çıkmıştır. Bununla birlikte Kâşgarlı Mahmut tarafından 11.yüzyılda yazılan Dîvânu Lugâti’t-Türk’e bakıldığında “Bulgar” kelimesinin şu şekilde geçtiği görülmektedir: “Rum’a yakın olan Bulgar, Suvar ve Peçeneklerin dili, kelimelerin uçları aynı tarzda düşürülmüş bir Türkçedir.”

***

Bu bilgiler çerçevesinde değerlendirdiğimizde Bulgarların Türkçe konuşan bir kavim oldukları ve muhtemelen 11. yüzyılda da Bulgar Türkleri olarak adlandırıldıklarını tahmin edebiliriz.

Ne var ki onlar Türk boyları arasında bizden en farklı olanlardır. Bilginler, Bulgar Türkçesinin günümüz Çuvaş Türkçesiyle ilgili olduğunu tespit etmişlerdir.

***

Bulgar devlet ve milletini vücuda getiren Bulgar Türkleri 9. yüzyılın sonlarında örgütledikleri Slavlar ile bir kavim oluşturmuşlardır. Bulgar Türkleri ile Slavların karışmasından bir Hıristiyan Bulgar milleti vücuda gelmiştir. Bulgar Türkleri Slav dilini konuşmaya başlamışlardır. Bugünkü Bulgar dilinde eski Türk-Bulgar dilinden neredeyse bir şey kalmamıştır. Aslında yeni tespitler de var Tuna boyunda bulunan o dönem Slav topluluklarının Gagavuz Türkleri olduğu da söylenmektedir.

***

Bulgar Türkleri kavramı 9. yüzyılın sonrasına kadar var olmuş bir kavmin adı olarak, bir tarih terimi olarak oluşmuş ve 10 asır önce yok olmuştur. Bugün yaşayan değil bir tarihsel kavram anlamı taşır ve Türkiye’deki soydaşlarımız ve Bulgaristan’da yaşayan Türkler için kullanılması yanlış olur.

***

Bulgaristan Türkleri” kavramı ise bugün Bulgaristan’da yaşayan Türkler için kullanılan bir kavramdır. Bu kitle,  Balkanlarda fethedilen topraklara Osmanlı devleti tarafından gönderilip yerleştirilmiştir. Osmanlı devletinin hem Asya hem de Avrupa devleti olduğu dikkate alındığında, Bulgaristan Türkleri Avrupalı bir topluluktur. Dilleri Türkçe, dinleri İslam, yaşayış tarzı ve gelenekleri de Müslüman’dır.

 

Karşılaştırdığımız iki kavram arasındaki en önemli fark birinin günümüze kadar gelememiş bir topluluğu ifade ediyor olması (Bulgar Türkleri) diğerinin ise günümüzde var olan bir topluluğu (Bulgaristan Türklerini) ifade ediyor.

İki kavram arasında var oluş anlamında bir ilişki söz konusu değildir. Hatta Bulgar Türkleri Balkanlara hiç gelmemiştir.

Bulgaristan Türklerinin ataları ise Sarı Saltuk boyları ile 14. asırdan sora Osmanlının bu topraklara iskân ettiği soylardır.

Önce kendilerine göç kon anlamında “noman” demiş olsalar da, 600 yıl aynı topraklarda kalmışlardır.

Hayatlarındaki ilk kırılma 1877-78 Rus Osmanlı savaşı olmuş ve 1886 -1890 yılları arasında 74.753 kişi, 1902 yılına kadar göç dalgası düşmemiş ve yeni 70bin 603 Türk ülkeden göç etmiştir. Balkan Savaşları sırasında 200 bin Türk öldürülmüş, 1 milyon Türk de göç etmek zorunda kalmıştır. Cumhuriyetin ilk döneminde 198 688 Türk Bulgaristan Türkü ata ocağından sökülmüştür.

1950–51 yıllarında yeni 154 bin Türk Bulgaristan’dan kaçarken, 1968-76yılları arasında “parçalanmış aileleri toplama” göçü olmuş ve 1984-89 sözüm ona “soya dönüş” zulmüne tepki olarak da 345 bin 960 kişi göç etmiştir. Bugün Türkiye’de toplam 1 milyon 20 bin Bulgaristan Türkü yaşıyor.

“Bulgar Türklerinden” Anadolu’ya göç eden yoktur, çünkü onların yaşadığı devirde Türkler henüz Anadolu’da değillerdi.

 

Bu bakıma “Bulgaristan Türkleri” ile “Bulgar Türklerinin” eş anlamlı 2 kavram olarak kullanılması yanlıştır.

***

  1. Sunucu Oya CANBAZOĞLU: Tuna’ya gelen Bulgarlar, bugünkü Bulgarlarla aynı mı, yoksa Karışmışlar mı?

Rafet Ulutürk: Bulgar tarihinde Kağan Asparuh’un Tuna nehrini geçtiği yıl olarak 680’e işaret edilir. Bizans askeri güçleriyle ilk temaslarında galip gelir ve bugünkü Şumen şehri yakınındaki Preslav şehrine yerleşir. Proto Bulgar kavminden olup, ilk Slav-Bulgar devleti başına geçer. 4. asırda Kuban ve Dnepr nehirleri arasında kurulan Büyük Bulgar devleti Kağanlarından Kubrat’ın oğludur. O, benim kuşağımın ders kitaplarından öğrendiği, 1300 yıldan beri Balkanlarda Bulgar kavmini yaşatanların atasıdır. Ne var ki, Bulgarlar tarihlerini beğenmeyen bir millet sanki. Son yıllarda “biz Traklar’ın devamıyız” diyorlar. Başka bir grup araştırmacı ise, yollarının Altay Dağlarından başladığını kabul etmiyor, “Köklerimiz bugünkü İran topraklarımıza uzanır” demeye çalışıyorlar. Fakat biz Kağan Asparuh tezine bağlı kalalım lütfen.

  1. Sunucu Oya CANBAZOĞLU:

Asparuh Bulgar devletinin resmi kurucusu değil öyle mi?

Kim öyleyse?

Rafet Ulutürk: Konuya ilişkim kısa bir video hazırladım. Birlikte izleyelim.

“Birinci Bulgar devletini kurmazdan önce Bulgarlar, Hazar bölgesinde Bulgar Hanlığı ve Volga Bulgar Devleti gibi 2 devler kurmuşlardır. Ben Çuvaşistan’a gittim. Orada yaşayan 2 milyona yakın Çuvaş Türkü, Bulgarlara Türkiye Türklerinden daha yakın olduklarını söylüyorlar, “biz Bulgarlarla birinci derece akrabayız Türkiye’dekilerle ise daha uzak akrabalık var diyorlar.” Kuşkusuz devlet kurma bir süreçtir. Burada Çuvaşlar devletin ismini Bolgar koymayı düşünüyorlar hatta bu konuda çalışmaları da var çok yakında Çuvaşistan-VOLGA veya BOLGAR olabilir. Hanlıktan Prensliğe geçiş de bu yolda önemli bir aşamadır. Başkenti önce Pliska, ardından Preslav olan Bulgar Prensliği,  9. yüzyılda (861’de) Birinci Boris tarafından kurulurken, 4 yıl sonra, 865’te Ortodoks dinini kabul etmiştir. Paganizm’den, Tengri inancından, Ortodoks Hıristiyanlığa geçiş Bulgar tarihinde çok büyük bir kırılma olmuştur. Soykırım yaşanmış, Hristiyanlığın kabulü kanlı katliamlarla olmuştur. Bu olay Bulgar maneviyatında derin yaralar bırakmıştır. İlk Bulgar devletinde devamlı bir Batı istikametinde kayma gözlenir. Bu, Batı Balkanlara doğru kaymadır.

972’de başkent Üsküp’e taşınırken 992’den ilk Bulgar devletinin yıkılış yılı olan 1018’e kadar Ohri Gölü kenarındaki kaleye sığınmıştır.

Bu yüzdendir ki, bugün Yunanistan Makedonya devletini bayrak, Büyük İskender’in isminin Uçak terminali ve ana yollardan sökülmesi, Anayasa’dan Makedonya adının çıkarılmasını isterken ve hatta bu bağımsız devlete 5 ayrı isim gönderip, seç bakalım birini diyecek kadar küstah davranışı, Bulgarların aynı topraklarda 2 devlet kurduklarını anımsatmaları, bir yere kadar anlamlıdır.  Yanıt bekleyen soru şudur: Tartışmalı bir tarih geleceğin yüzde kaçını belirleyebilir?

Nüfus olarak, Asparuh Bulgarları, buz tutmuş Tuna üzerinden 20 binlik bir kafile olarak geçmiştir. 1985’te Bulgaristan nüfusu doruk yaptı. 9 milyon oldu. Resmi istatistiklerde ülkede 7 milyon nüfusu olduğu iddia edilse de, günümüz Bulgaristan’da, bu 7 milyonu 1 milyonu Türkiye’de 2 milyonu da Batı Avrupa, ABD ve Kanada gibi ülkelerde yaşıyor. Halen ülkede kıtlık var, Bulgaristan Avrupa’nın en yoksul ülkesidir, gençler ekmek teknesini dış ülkelere taşıdı. Emekli maaşları 100 Euro (200 leva).

Gurbetçilerimiz yakınlarına her yıl 1 milyar Euro göndermemiş olsa, topyekûn çöküş yaşanacağını söyleyebilirim. Bu, orada yaşayan kardeşlerimiz için de çok karamsar bir tablo. Nüfus artışlı 30 yıl önce duran Bulgaristan’da nüfusun 3 milyona düşmesini öngörenler var. 2050 yılında azınlıkların çoğunluk olması bekleniyor. Ne var ki, azınlıkların bugünkü yoksulluğundan hareketle, yeni çoğunluğun nitelikli olmayacağını daha şimdiden söyleyebilirim. İyi beslenemeyen ve okula gitmeyen bugünkü çocuklarının kuracağı 21. yüzyıl hayal etmekte zorlanıyorum.”

  1. Sunucu Oya CANBAZOĞLU:: Bulgar devletinin kurucusu Çar Birinci Boris dediniz.

Kaç Bulgar devleti kuruldu? Bugünkü kaçıncı devlet, nüfus bileşimi nedir?

            Rafet Ulutürk: Tarihte 3 Bulgar Çarlığı yer alır.

Birincisi: I. Boris tarafından 681’de kurulmuş ve Samuil’in Köstendile bağlı Velpaş’ta Bizans’a yenilgiden sonra, 1 018’de yıkılmıştır.

İkincisi: II. İvan Asen tarafından 1 186’da kurulmuş 1 396’da, İvan Şişman döneminde yıkılmıştır.

“Üçüncü: III.Bulgar Çarlığı 1879’da kuruldu. I. Aleksander Batengerg Prens oldu. 1948 yılında yıkıldı. Son Çar II. Semeon Sakskoburggotskiydi. Tuhaftır II. Semeon 50 yıl sonra Bulgaristan’a geri döndü ve 2001’de Başbakan oldu. Onun monarşi hayalleri 21. yüzyılda komşuda kök salamadı. Kısa sürede politikadan silindi.

 

Bulgarları Hazar boylarından Balkanlar’a getirip ilk Prensliği 1. Boris kurana kadar, 16 Kağan hükmetmiştir. Birçoklarının – Sevar, İsperih (Asparuh), Tervel, Telerig, Krum, Kubrat, Kardam isimleri Deliorman ve Dobruca Türk köy ve şehirlerine verilmiştir. Örneğin Akkadınlar’a tüm kağanların soy adı olan DULO’dan, Dulovo denmiştir. Güney Doğu Rodoplardaki Koşukavak’ın Bulgar adı da Krumovgrat yani Çar Krum’un şehridir. Bu da Türkleri Bulgarlaştırma siyasetinden bir halkadır.

Birinci Bulgar devletini 4 Prens ve 6 Çar yönetmiştir.

İkinci Bulgar devletini 21 Çar yönetmiştir.

Üçüncü Bulgar Devleti 1 Prens ve 3 Çar tarafından idare edilmiştir.

Bu sıralamada dikkati çeken nokta, Bulgar Çarlıklarının ömrünün git gide kısalmasıdır. Birincisinin ömrü 437 yıl sürmüşken, ikincisi 210 yılda yıkılmış, üçüncüsü de ancak 69 yıl ayakta kalabilmiştir. Birinci ve İkinci Bulgar devletleri Osmanlı Balkanlara demir atmazdan önce var olmuş ve nüfus bileşiminde proto-Bulgar ve Slav unsurlardan başka Kıpçak Türkler ve Makedonlar da önemli yer almıştır.”

Sunucu Oya CANBAZOĞLU:

Bulgar tarihinde 1444 Varna meydan savaşı çok önemli bir tarihtir.

Haçlılarla – Osmanlı arasında kanlı bir yüzleşmedir. Bu savaşta hırsını alamayan Haçlılar, 4 yıl sonra Kosova’da II. Muratla bir daha yenildi.

Bulgar Çarı İvan Şişman bu savaşa Haçlılar saflarında katıldı. Niğbolu’da Nikopol) yenildi. Kızı Desislava’yı Hareme veren Şişman’ın oğlu da,

Anadolu eyaletlerinde valilik yaptı. Osmanlı döneminde yaşanan Türk Bulgar sorunları hakkında neler söyleyebilirsiniz, desem, yanıtınız ne olur?

Oya CANBAZOĞLU:

“Bir defa şunu söylemek yerinde olur. Bulgarların Bizans’la savaşlarda seri yenilgilerden sonra 865’te Hıristiyanlığı kabul etsi kolay olmamıştır.52 Bulgar zengini (Boylar) din değiştirmeye karşı çıkınca kelleleri kaydırılmıştır. Bu soykırımla açılan yara derindir. Bulgarlar Hıristiyanlığı gönüllü kabul etmemiştir.

1014’te Bizans imparatorunun Bulgar Çarı Samuil askerlerinden her 100 kişiden 99’unun, toplam 15 bin askerin gözlerini oymasıyla yaşanan trajediyle manevi çöküş yaşanmıştır. O zamandan bu güne Bulgarlar koyu Hıristiyan değildir. 2018’de Hıristiyan törenlerinde kiliseye uğrayanların oranı % 10-15’i geçmez.

1991 Anayasası’nın 13. maddesinin 3. fıkrasında “Bulgaristan’da geleneksel din Doğu Ortodoks Dinidir” denirken, 1948 ve 1971 Anayasalarında yurttaşlara “vicdan ve din özgürlüğü” saptamasıyla yetinilmiştir. Oysa 1879 Anayasasının 9. maddesinin 37. fıkrasında “Prenslikte Doğu Ortodoks İbadetinden Ortodoks Hıristiyanlık Egemen Dindir” tanımı yer almıştı. Devletin her devirde dine farklı yaklaşımı, Bulgar halkının maneviyatında birçok kırılmaya neden olmuştur.

Osmanlı devrinde dinsel konuda huzur yaşanmıştır.

Kimsenin dinine, diline, okuluna, işine, gelenek ve göreneklerine dokunmayan Osmanlı uygarlığı, Bulgar halkına nefes aldırmıştır. Balkanlardaki 300 yıllık barış dönemi yaşanırken onlar da rahat etmiştir.

Osmanlı Bulgarlara huzurla birlikte iş vermiş, aba, kaytan, tabakhane işlerini onlara devretmiş, İstanbul’da 29 bin kişilik Bulgar esnaf kolonisi oluşmuş, yeniçerilik devrinden sonra onlardan asker almamış, kiliseleri kapanmamış, manastır okullarında derslere engel olunmamış, ruhani eğitim devam etmiştir. Batılaşmayı devlet eliyle özendiren, 1836 reformları, Osmanlı’nın Batıya açılan ilk pilot bölgesi, % 50 Bulgar yaşayan Tuna boyu Rusçuk eyaleti olmuş, Büyük Vali Mithat Paşa din, dil, millet ayrımı yapmamış, Türk ve Bulgar aydınlanması baş başa gelişmiştir. 93 Harbinin cereyan ettiği Plevne yöresinde 639 okul olması ve 1877 Baharında Tunayı geçen Rus askerlerinin Bulgar evlerinin gördüğünde dudak ısırması, buna kesin kanıttır.

Genelleştirildiğinde, 1878’de Bulgaristan köy ve kasabalarında 2 700 Türk ilk ve ortaokulu varsa, bir o kadar da Bulgar okulu vardı. Gabrovo kentinde bir dünyevi Bulgar Lisesi olan “Aprilska Gimnazya”, ilk Türk lisesinden 50 yıl önce kurulmuştur.

Önemle belirtilmek gereken bir nokta da şudur:

Bulgar milli şuuru Osmanlıda uyanmıştır. Bulgar halkı Aydınlanma Çağını Osmanlı bağrında yaşamıştır. Osmanlı buna engel olmamıştır. Hak ve Özgürlüklerine kısıtlama getirmediği, okul ve kilise işlerine karışmadığı, üretim teşebbüslerine yardım eli uzattığı, huzur ve gönenç içinde yaşayan Bulgarların bağımsızlık için başkaldıracağına ve Batı ve Doğudan gelen Osmanlı ve Türk düşmanlığına ön kale olmayı kabul edeceğini düşünmek bile istememişti.

20.yüzyılın kangreni olan bu olayın 2 özelliğine özel olarak işaret edelim.

Bulgar asiliğini doğru okuyabilmek için önce 1820’li yıllardaki Yunanların Türklere karşı cinayet ve katliamlarına bakmak gerekir. O zamana kadar Osmanlı devletinde yaşanmamış bir olay yaşanmıştır Yunan İsyanlarında. İngilizler Yunan asilere kanat açıp sahip çıkmış ve cezalandırılmalarını engellemiştir. İngilizlerin Osmanlı’nın iç işlerine küstahça karışması, hemen ardından Rusya İmparatoru tarafından benimsenmiş ve 1773 Küçük Kaynarca anlaşmasında, Ortodoksluğu koruma şeklinde hukuksallığa bürünmüştür. Ogün bu gün Bulgarların haydutluğu Batı’dan ve Doğu’dan kışkırtmıştır.

Odesa, Kiev Kişinev enstitüleri Papaz değil, Bulgar çeteci eğitirken, Bulgaristan Türkleri merhamet ortamında iyi komşuluklar bozulmasın diye sabır göstermiş, ağır gönüllü davranmış, akan su durulur inancıyla olay çıkarmamaya gayret etmiştir.

1876 Nisanında, İngiliz parasıyla yakılan Ayaklanma Ateşiyle aslında Padişah devrilip Sultanlık yakılmak istenmiştir. İngilizlerin ardından Rus Çarları aynı hedefe doğru ilerlemiştir. Ona buna uşak olarak Osmanlı’daki rahatlarını kendileri bozan Bulgarların ruhu o zaman öyle bir çatladı ki, bir buçuk asırdan beri toparlanamıyor.  3 köklü bir ağaç gibi şekillendi Bulgaristan. Bir kökü Batıya, bir kökü Rusya’ya ve bir kökü de Türkiye’ye bağlandı. Ağacın kendi kökünü kesemediği masalı çok anlamlıdır. Değişen bir şey yoktur Bulgaristan bugünde aynıdır. Sabah güneşin Doğudan doğmasını bekleyen Bulgarlar Doğu’dan Batıya, Batıdan Doğuya dönmeyi adetten sayar.

Burada vurgulanan nokta İngilizlerin ve Rus Çarlarının Bulgar komitacılarını kendi kanatları altına alıp korumalarıyla Türk düşmanlığı mayalanmıştır. Türkleri ve Müslümanları hor görmek özendirilmiştir. Hoşgörü toplumunu ve iyi komşulukları çatlatmaya alet olan düşmanlığa teşvik edilen Bulgarların kendileridir. “Türk düşmanlığı”, “siyasi bağımsızlık” ve “Rusların kurtarıcılığı” gibi tohumları saçanlar dış ülkelerde seçim görmüş komitacılardı. Ne ki, onların arasında gerçeği görenler vardı. Onlar, Türkler olmadan yapamayacaklarının farkındaydılar. “Bizi kurtaran,  kendine köle eder” sözleri Bulgar Milli Kurtuluş Hareketi lideri Georgi Sava Rakovski’ye aittir. Komitacı başı Vasil Levski “özgürlüğü Türklerle paylaşmalıyız” derken, komitacılık tarihini yazan Zahari Stoyanov, Sofya meclis Başkanlığı yıllarda, “Bulgaristan Türkleri bu topraklarda ebediyen yaşamayı hak etmiştir” savını kayda geçirdi. Bulgarlarla Türklerin Osmanlıda beraberce nasıl yaşadıklarını anlatabilmek için Bulgar başbakanlarından İstanbul’a gidip “Bir federasyonda birleşelim ve yine beraber olalım” diyenleri asla unutmamak gerekir. “

Sunucu Oya CANBAZOĞLU: Rafet Bey siz Bulgarlarda mayalanan Türk düşmanlığının dıştan gelen “korkmayın biz sizi koruyacağız” gibi güvencelerin olduğu görüşündesiniz. Öyleyse değişen bir şey yok, günümüzde PKK ve Fetocular aynı “teminatlarla” kışkırtılmıyor mu? Feytullah Gülen’i iade etmemeleri en parlak örnek. Almanya’nın teröristleri savunucu tavrı da ortadadır.

Rafet Ulutürk: Evet aynı görüşteyim.

Bulgarlarda Türk düşmanlığı kırıntıları içeren çok kitap okudum. Düşmanlık ruhunun satırlar arasında ustalıkla gizlendiği dikkatimi çekmişti. Okul kitaplarında bu daha net ve sert iddialarla beslenmiş ve Bulgar okullarına giden yerli Türk çocuklarında tiksinti uyandırıyordu. Ne var ki, özenle aradığım bu yıl başından sonra  önce ayaklarıma kendi dolaştı:

Oya CANBAZOĞLU: okuyor

“Avrupa Konseyi’nin partisine “faşist” dediği, halen Başbakan Yardımcısı koltuğunda oturan Valeri Stoyanov bir TV programında şöyle dedi: “Biz, Osmanlı’da Bulgar milliyetçiliğini domuz kesip kanını Türklerin kapılarına, pencerelerine, kuyularına atarak yarattık. Onların bizden tiksinmesini böyle uyandırdık. Aramızı bilinçli açtık!” dedi.

Demek oluyor ki, Türklere olan düşmanlık bilinçli olarak yaratılmış ve devamlı kışkırtılmıştır. Sokağımızdaki düşmanlar kendiliğinden bitmemiş, özendirip, eğitilerek yaratılmıştır. Onlar farklı olan, öteki olandır duyumu böyle geliştirmiştir. Bu yaklaşımın temelinde İngilizlerin, “Azınlığın çoğunluğu yenebileceği kuralı vardır.” Dış düşman güçler sinci planlarını gerçekleştirebilmek amacıyla Bulgar azınlığı himaye edip Osmanlıya karşı ayaklanmaya kışkırtmıştır. Domuzdan tiksintiden siyasi bağımsızlığa götüren yolu açmış ve olayları yönlendirmiştir. 1879’da Bulgar devleti kurup Türk düşmanlığını devlet siyasetine tırmandırmış ve 140 yıl devlet terörü olarak uygulanmasını desteklemiştir. Prenslerin, Çarların, komünist partisi, sosyalist parti, GERB partisi vb partilerin liderleri, devlet başkanları ve başbakanların Türk ve Müslümanlarla ilgili siyasi çizgi değişmeden ve ödünsüz, sürekli şiddetlendirilerek izlenmiştir.

2700 okuldan bir tek Türk Okulu kalmaması, Osmanlıdan kalan camilerin onarılmasına bile izin verilmemesi, toplam binden fazla çeşmenin yıkılması, göçe zorlananların topraklarının Belediyelerce gasp edilmesi, Bulgaristan Türklerini toplumun en yoksul kesimi durumuna getirse de henüz tatmin olmamız, hırsını alamamış ve durmamıştır… “

Sunucu Oya CANBAZOĞLU: Osmanlı dönemindeki kiliselerle ilgili durum nedir?

Rafet Ulutürk:  Anlatmaya çalıştığım düşmanlık tek taraflıdır.Türkler topraklarımıza bir daha girerse asla çıkmaz korkusu her Bulgar ailesinin çocuğuna aşıladığı ejderha simasıdır. “Dostluk” dediğin herkesle olur, ama “Türklerle yapılmaz” bir umacıdır. Bu, Bulgar benlik dokusunda kalın atkı ipidir. Bu dokunun atkısı okullarda tamamlanır. Avrupa Birliği, üye ülke ve halklar arasında düşmanlık kışkırtan sanat eserlerinin yasaklanmasını, okul kitaplarında aşırı düşmanlık kışkırtan metinlerin silinmesi kararları almış olsa da, “Türk düşmanlığı” Bulgar ruhunun olmazsa olmaz gıdası olmaya devam ediyor. “Osmanlı köleliği” demeden anma töreni yapamıyorlar.

Oysa Bulgaristan’da Osmanlıya Şükran Günü kutlamaları yapılmalıdır. Çünkü Bizans devrinde Kimlik ve Benliğini, tarihini ve kültürünü unutan bu halkı “Slav Bulgarlar Tarihi”ni yazarak aydınlanma sahnesine davet eden din adamı Payisiy Hilendarskı Osmanlıda uyanmıştır. Kiril ve Metodiy kardeşlerin yarattığı “Kiril Alfabesi” unutturulmadı.

Papazları Rum olan ve kilise ayinleri Bulgarların bilmediği Rum dilinde yapılan ve halkın körlüğünü sürdürmede araç olan Ortodoks Hıristiyanlıktan kopup kurtulmalarını da Osmanlı Sultanları sağladı. 1972’de Ohri’den Karadeniz’e kadar tüm kilise ve manastırlardan Rum Papaz kovuldu Doğu Ortodoks Kilisesi çanları çalmaya başladı. Bulgarlara din ve diyanet bağımsızlığı tanındı. Bulgar halkının tarihinde en büyük bağımsızlık zaferi budur. Bu olayı anma ve kutlama coşkusunu İstanbul Büyük Şehir Belediyesi’nin yardımlarıyla onarılan “Sveti Stefan” adlı Balattaki “Demir Kilise”yi hizmete açma törenlerinde artık yaşadık.

Din konusunda Osmanlı son derece hoşgörülü davranmış, Balkanlarda en büyük Doğu Ortodoks Kilise Kompleksi olan “Rila Manastırı” arsası ile bağımsız gelişmesine orman, çayır ve tarlaları da hibe şeklinde tesis etmiştir.

Ne yazık ki, “93 harbinden” sonra orada kalan Türkler Müslüman Vakıf Mülkleri konusunda beklediğini bulamadı. Osmanlıdan kalan 2 332 cami ve mescitten yarısı yıkıldı. Sofya’da 72 camiden bir tek “Banya Başı Cami” kaldı. Diğerleri de ya kilise yapıldı, ya müze, minarelerinin kökünde bomba patlatıldı. Filibe’de 32 Camii’de yalnız 2 cami kaldı. Mevlevi evi lokanta yapıldı. Şu anda Bulgaristan’da Tarihi hamamların hepsi kapalı. Abide ve mezar taşlarımız yıkıldı. Belediyelerin ve Kültür kurumlarının el koyduğu camilerin geri alınması için yürütülen davalar kazanılsa da Yüksek Mahkemelerde bozuluyor, Türk – Müslüman düşmanları kükreyerek hukuk üstünlüğü ve adalet sağlanması kaba kuvvet kullanılarak önleniyor.

Sunucu Oya CANBAZOĞLU: Rafet Bey anlattıklarınızdan Bulgaristan tarihinin mezar taşının 2 yüzündeki yazıların birbirini tutmadığını, sizin Bghaber.org, BGSAM, “Bulgaristan Türklerinin Sesi” gibi yayınlarla Bulgaristan’da yaşayan Türk, Bulgar, Pomak ve Çingenelere, diğer etnik azınlıklara olduğu gibi soydaşlarımıza ve dünyaya gizli kalmış, ama gerçek tarihi okumaya çalıştığınız izlenimiyle kaldım.

Şöyle bir sorum var: “Osmanlı’da Bulgarlara zulüm yapıldı mı?”

Rafet Ulutürk: Bulgarlar 500 sene Osmanlı “ümmetinden” bir milleti. Aynı topraklar üzerinde, aynı imparatorlukta bu kadar uzun bir süre birlikte yaşamış olmamızdan kardeşçe bir beraberlik doğması beklenirdi. Osmanlı döneminde Bulgaristan’da doğmuş yetişmiş, din adamları, siyasetçi, yazar ve gazetecilerin bıraktığı eserlerde Türklere düşmanlık bina eden satırlara rastlamak zordur. Sultana ve Müslümanlara karşı zehir döken kalemler Odesa’daki Rus okullarında sivriltilmiştir. Milli yazar olarak kabul edilen İvan Vazov, Türk düşmanlığı suyunu Odesa’da içmiş ve “Esaret Altında” kitabını yazmıştır.

“Şipka” savaşında 1 metre kar içinde “gönüllülerin kahramanlığını” yücelten aynı kalem, Süleyman Paşa’nin bu tepeden savaşmadan çekildiğini ve Filibe savunmasını örgütlediğinden söz bile etmiyor. Rus Çarı İkinci Aleksandır 20 yıl hazırladığı “93 Harbine” katılan orduların at nallarından zaferi duyuracak kilise çanlarına kadar her şeyi beraberinde getirdiği bilinirken, düzenli bir orduya katılan gönüllü kıtalardan hiç askeri eğitim görmeden gösterdikleri kahramanlıktan söz etmek gülünçtür.

Bu eserler, şiir ve destanlar hep sonradan yazılmış ve olmayan bir husumetten düşmanlık ateşi parlatmaya yaramıştır.

Demek istediğim Bulgarlar Türk düşmanlığını hayattan değil, kitaptan öğrenmiş, artık 6-ncı uşak damarlarında dolaşan “Türk düşmanlığı mikrobu” milliyetçilerin beynine işlemiş ve kalıplaşmıştır. Şöyle ki son seçimde, oyunu kullanmaya giden bir emekli ninenin, Başbakan Yardımcısı, aşırı milliyetçi cephe lideri Valeri Simyonov tarafından tartaklanması, kontrolden çıkmış bir hırsı gün ışığına çıkardı. Yine başbakan yardımcısı olan, Savunma Bakanı ve İç Makedon Devrim Örgütü (VMRO) lideri Krasimir Karakaçanov’un bir Türk şehrimiz olan Mestanlı’da “Mutlu Çocukluk” anaokulunda afacanların Türk Dansı oynamasına tepkisi bütün vatandaşları ürpertti. Bugün “yurtseverlik” satan,  VMRO – çeteleri Bulgar tarihini kanla yazmıştır.

20.yüzyılın Bulgar Çiftçi- halk lideri Başbakan Aleksandır Stanboliyski, aynı partinin infaz birimleri tarafından eli kolu kesilerek, gözleri çıkarılarak öldürülmüştür. Başka bir başbakan olan Stafan Stanbolov’un başını yararak infaz eden de onlardır. Aldıkları kurbanların sayısı bilinmez.

Ahmet Doğan’ın verdiği 1. milyon 600.000 bin leva ile kurulan, Bulgar aşırı milliyetçiliğinin 3-üncü kolu olan “Ataka” partisinin lideri Valeri Siderov’un bir kitle mitinginde, Romen vatandaşa hitaben “Biz sizden sabun yapacağız” demesi, mezar taşının arkasındaki yazıları kendisi anlatıyor. Ne var ki bu şoven kimlik, toplumun sadece % 1-2’inden fazla değil. Faşizm, terörizm, insan ve dil,din düşmanlığı yasaklanınca köreleceklerine inanıyorum. Ne yazık ki, mezar taşının arka yüzü onların cinayet, katliam, kışkırtma ve düşmanlıklarıyla dolu. Bu gerçeği kazıyamazsak, yosunlaşmasını ve hayat hakkını yitirmesini beklemek zorundayız. Büyük yazarlar tarihi aydınlatırken insanların anlaştığı ve birlikte mutlu olduğu anları öne çıkarırken, geçmişlerinin karanlık çizgilerinden gelecek yaratmaya çalıştılar. Herkes tarafından kabul edilen olumlu sima yaratılamadı.

Sunucu Oya CANBAZOĞLU: Osmanlıdan ayrıldıktan sonra Bulgarların yaşayışı değişmedi mi ki, suni yaratılan anılarla besleniyorlar.

Okuyucu: Oya CANBAZOĞLU:

“ Osmanlı bir köle toplumu değildi. Bulgar esnaf ve tüccarın cebinde de teskere vardı. Üç kıtaya yayılmış dünya imparatorluğunu dolaşmak onların da hakkıydı. Çocukları okuyordu. Aydınlık arayan Bulgar gençlerin, Traklar’ın İsyan, Rus köylülerinin kölelik ve Amerikan zencilerinin insan hakları için savaşım tarihini öğrenme süreci, 1853’te İstanbul’da açılan Robert Kolejde başladı. 3 yılda bu koleje doluşan gençlerin yarısı Bulgar’dı.  Onların kafalarına yerleştirilen “kölelik” ve “özgürlük” kodları yanlıştı.

En büyük yanlışlık ise,  Osmanlı İmparatorluğu sınırları içindeki gayri Müslim halka verilen  “râya” adını “köle” olarak tercüme etmeleriydi. “Râyalar” evi barkı, ailesi, tarlası, hayvanları, dükkânı, ticareti, işi vb olan insanlardı. Ne Rus ne de Amerikan kölelerinde bunların hiç biri yoktu.

Fakat onların “kölelikten kurtulma” ve “özgür olma” özlemi ve mücadelesi vardı. Misyoner hocalar “kölelikten kurtulma” kavramını “Osmanlıdan kurtulma”, “özgür olma” kavramını da “bağımsız devlet kurma” kavramıyla ustaca değiştirdiler.

Bu dersleri dinleyenlerden üç öğrenci 1878’den sonra Bulgaristan başbakanı, birçokları bakan, savcı yargıç oldular Bulgar Prensliğine tek uluslu Bulgar devlet ve rejimi diktiler. Türk düşmanlığı kaynatan bu yalanlar “93 Harbi”ni çağırırken, “rayalar” “çorbacı”- (köy zengini) olmaya heveslendiler ve etnik, dil, din ayrımı ayyuka çıktı. Türk kimliği yok edilmeye çalışıldı.

Tuna’yı geçerken yağmurlukları sır sıklım olan Rus İmparatoru askerlerinin birkaç katlı Bulgar köy evlerini görünce yaşadığı şaşkınlığı en gerçekçi anlatan büyük klasik Dostoevski, Rus kamuoyunu büyük savaşa kışkırtmakla çok büyük yanlış yaptığını defalarca yazdı.

 

Sunucu Oya CANBAZOĞLU: Türklerin durumu ise tersine döndü pek tabi…

Rafet Ulutürk:

6 kuşak oldu, kendi toprağımızda, Bulgar egemenliğinde yaşıyoruz. Devamlı budandık. 140 yılda bir köylümüz toprak ağası olamadı; bir fabrika sahibimiz yok; koskoca memlekette bir Türk okulu, bir Türk lisesi, bir Üniversitemiz, tiyatro, radyo, TV programımız, gazetemiz, dergimiz yok.

Altı kuşak gece gündüz çalıştık, alt katman ile üst katman arasındaki çizgiyi aşamadık, hep sefiller, iki ucunu bağlayamayanlar, yoksullar ve kıt kanaat geçinenler arasında kaldık. Canımızı almazdan önce kimliğimize saldırdılar. Avrupa Birliği ve NATO üyeliği hiç bir şey değiştirmedi, “uygar yoksullar”, “sosyal yardımla geçinenler”, “emekli maaşları yetmeyenler”, “merhamet kırıntıları arayanlar”  gruplarına iyice yerleştik. Batı ülkelerine kaçanlar gurbette sıla özlemi çekiyorlar.

Osmanlı dönemini özleyen yaşlılar yalnız Türkler değil, Bulgarlar da eski devrin kokusunu arıyorlar. Kahve içişlerinde, işkembe kaşıklarken, börek ve baklavalara göz ucuyla bakışlarında yaşanmış olana özlem seziliyor. Türkiye gidip gelişlerin sıklaşması, Büyük Türkiye’ye kanat açmış komşuda nefeslenme mutluluğu yaşayanlar arttıkça artıyor.

 

Sunucu Oya CANBAZOĞLU: Sizi dinlerken iyimserlik dolu olduğunuzu hissetim. Bulgaristan Türklerinin durumunu en fazla etkileyen nedir?

Rafet Ulutürk: Bir defa, biz, Anayasasında adımız geçmeyen bir Bulgaristan’da yaşıyoruz. Durumumuz bizim dışımızda olan, ama bizim hakkımızda söz sahibi olan ve bize sormadan hakkımızda karar alan, kendi aldığı kararları da lehimizde uygulamayan bir devlette yaşıyoruz.

Metin okuyucu: Oya CANBAZOĞLU:

“1878 Berlin Konferansı kararları esintisiyle Robert Kolej mezunları tarafından kaleme alınan Birinci Bulgar Anayasayla Müslim olmayanlardan egemen ve Hıristiyan olmayanlardan da haksız hukuksuz, öz kimliğinden, dilinden, dilinden, törelerinden, namusundan ve kültüründen her gün bir kıymık feda etmeye hazır, dili var ağzı yok, toplumsal tabaka oluşturmayı hedeflediler. Tek dilli, tek kültürlü, tek milletli Bulgar devleti kurma süreci böyle başladı. Bu sürecin içinde bir yandan dil, din, kültür ve etnik temelinde ötekileştirme hız alırken, öte yandan giderek bütünleşme veya zulüm uygulayarak asimile etme devlet terörü biçimleri olarak arasız uygulandı.

Bulgaristan Türklerinin durumunu belirleyen ikinci çok önemli faktör, Türkiye Bulgaristan ilişkileridir. 5 Nisan 19 09’da Bulgaristan Osmanlı Devleti tarafından resmi olarak tanınırken, Müslüman Türk azınlığın durumu temel sorun olarak ele alınmıştır.

İstanbul Protokolü ve Sözleşmesini imzalayan Osmanlı devleti, en azından Türk-İslam Cemaatinin haklarını ve vakıf mallarını güvence altına almak istemiştir.

Balkan Savaşlarında ve Birinci Dünya Savaşında yenilenler arasında yer alan Bulgaristan, Türk halkının Milli Mücadelesi döneminde ikili ilişkilerin olumlu seyri  göz önünde bulundurularak, Bulgaristan Türklerinin rahat bir dönem geçirdiği söylenebilir.

1925 yılında iki devlet arasında iki devlet arasında Ankara’da bir dostluk Antlaşması imzalanmış ve Ekli Protokolde Bulgaristan’daki Türklerin azınlık hakları taraflarca garanti altına alınmıştır.

Bu anlaşmayla Türkiye’ye planlı göç kapısı açılmıştır. Ne var ki, Bulgaristan’da faşist iktidarların yönetimde bulunması, Balkan Antantı’na (1934) katılması ve Mihver güçlere bağlanması Türk azınlığın haklarında durağanlaşma yaşanmasına sebep olmuştur.

Dünya Savaşında Almanya ile işbirliği halinde olan Bulgaristan, 1944 sonrasında Sovyet Rusya’nın yörüngesi altına girmiş ve Soğuk Savaş dönemini de Doğu Bloğu çatılı altında geçirmiştir. Ağustos 1950’de Sofya hükümeti tarafından Türkiye’ye verilen bir notada üç ay içinde 250.000 Türk’ün kabul edilmesi istenmiştir. 1950-51 yıllarında 154.393 kişi Türkiye’ye göç etmiştir.

1968’de serbest göç anlaşması imzalanmış ve 1978 yılına kadar130000 Bulgaristan Türkü Türkiye’ye göç etmiştir. 1972 yılında Pomakların asimilasyona tabi tutulması, Türklerin sıkıntılarını bir o kadar arttırmıştır.

Aralık 1984’ten başlayarak Bulgaristan’daki Türklere yönelik kapsamlı ve sert bir asimilasyon politikası izlemeye başlayan Sofya hükümeti, Türkleri zorla Bulgarlaştırmaya başlamıştır. Türk isimleri Slav isimleriyle değiştirilirken, Türkçe konuşmak ve dini vecibelerin yerine getirilmesi yasaklanmıştır.

Bu gelişmeler din, dil ve aile bağları temelinde Bulgaristan Türklerini birbirine kenetlemiş ve Bulgar çoğunluktan uzaklaştırmıştır. İzlenen asimilasyon zulmü Türk azınlığın etnik kimliğini güçlendirmiş, Türklerin sert tepkisiyle karşılanmış ve Türkiye Bulgaristan ikili ilişkilerini de germiştir.

Bu durumda Bulgaristan Türklerinin durumu ilk kez dünya kamuoyuna ve uluslar arası kurumlara yansımıştır.  Mayıs 1989’dan başlayarak Bulgaristan Türkleri yeni bir zorunlu göç süreci yaşamış ve 345. 960 kişi Türkiye’ye gelmiştir.

1989 yılında Bulgaristan’da diktatör Jivkov’un zorba rejimi Türklerin de aktif katılımıyla devrildikten sonra, siyasi değişim sürecine geçilse de, komünistlerin eli olmadan hiçbir şey yapılamamış, Türk azınlığa ilişkin politikalarda ciddi bir değişikliğe gidileceği havası yaratılırken, Türkiye ile olan ilişkiler düzeltilmek istenmiştir.

Yeni dönemde Sofya Ankara ile olan ilişkilerini geliştirmek isterken, Bulgaristan Türklerini ve onların partisini araç olarak kullanmıştır.

Bulgaristan’ın Batıya yönelmesini hızlandırmasına, Yugoslavya’nın kanlı bir şekilde dağılması yeni fırsatlar tanımış, bu süreçte Sofya ile Ankara paralel bir politika izlemiştir.

Diğer tarftan, Sofya 1999’daki Kosova krizinde de Ankara’yla ve Batı devletleriyle aynı paydada buluşmuştur. NATO’yla uyumlu bir politika izleyen Bulgaristan, Kosova’ya askeri müdahale için üslerini kullanıma açmıştır.

Demokratik Güçler Birliği yönetimi 1997’de hem yürütmeyi hem de Cumhurbaşkanlığını ele geçirince iç politikada reformları, dış politikada ise Batıya yönelimi daha da hızlandırmıştır.  Bu gelişmelerin Türkiye ile ilişkilere yansıması olumlu olmuştur. 1997’de Cumhurbaşkanı Petor Stoyanov Türkiye’yi ziyareti kapsamında TBMM’de yaptığı konuşmada T.Jivkov yönetiminde Türk azınlığa karşı işlenen asimilasyon politikalarından dolayı üzüntü duyduğunu belirtirken, Başbakan İvan Kostov ise Bursa’da göçmenlerle yaptığı görüşmede, Bulgaristan Türklerine “katliam” yapıldığını ifade etmiştir.

Ankara açısından ikili ilişkilerin gelişmesi için Türk azınlığın durumunda olumsuz bir durum yaşanmaması ön koşul olarak algılandığı gözlenirken, bu bağlamda iyi komşuluk ilişkilerinin sürdürülmesi, siyasi, ekonomik, asker ve bölgesel konularda işbirliğinin geliştirilmesi benimsenmiştir.

2002’de Türkiye’de AK-Parti dönemi başlarken, Bulgaristan Türkleri için de beklenti dolu yeni bir sayfa açılmıştır.  2001’de Bulgaristan’da siyasi iktidar değişti ve mecliste 21 milletvekili olan Hak ve Özgürlük Partisi kişilinde Türkler ilk kez hükümet ortağı oldular, ülke yönetimine katıldılar.

2005 seçimlerinde 34 milletvekili çıkaran HÖH partisi siyasette denge sağlayan siyasi faktör oldu ve hükümete ikinci kez katıldı.

2009’da Bulgaristan’da iktidar koltuğu bir kez daha değişti. Bulgaristan’ın Avrupai Kalkınması için Vatandaşlar (GERB) 240 sandalyeli mecliste 116 sandalye kazandı ve azınlık hükümeti kurdu.

O zamandan beri iktidarda bulunan bu parti, tek başına hükümet kuramazken, 2014’te Reformcu Blok – sağ güçleriyle koalisyon ortaklığı yaptı. 1997’den beri her seçimde Bulgaristan’da iktidar el değiştirirken, 26 Mart 2017 erken seçimlerinde GERB yeni hükümeti 3 aşırı sağcı partiyle ortak kurdu.

Ak-Parti döneminde Bulgaristan’la ikili siyasi ilişkiler karşılıklı ziyaretler bağlamında önceki dönemin uzantısı niteliğinde devam etmiştir.

Şubat 2003’te dönemin Başbakan Yardımcısı ve aynı zamanda Bulgaristan göçmeni olan Ertuğrul Yalçınbayır, HÖH’ün 5. olağan kurultayına katılmak için Bulgaristan’a gitmiştir. Yalçınkaya’nın bu ziyareti AK Parti döneminde Bulgaristan’a yapılan üst seviyede ilk temas olması açısından önem taşımaktadır.

Bu ziyaret, Türklerin siyasi temsilcisi olarak kurulan HÖH partisinin Bulgaristan Müslümanları arasında nüfus kaybettiği bir zamanda yapılması, Türkiye’ye bağlı eski politikanın devam ettiği şeklinde anlaşılmıştır.

Mayıs 2003’te Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün Sofya ve Şumnu ziyaretleri bu kanıyı daha da pekiştirirken, Bulgaristan’ın NATO üyeliği konusunda Türkiye’nin desteğini yinelemesi, Bulgar tarafını memnun etmiştir. Bu ziyaretinde Dışişleri Bakanı Gül Bulgaristan Müslümanları Diyaneti Başkanı Başmüftü Mustafa Hacı ve HÖH lideri Ahmet Doğan’la da temasta bulunmuştur.

2005’te HÖH partisinin ikinci kes hükümete katılmasıyla daha da umut verici olan ilişkilere 2006 Şubatında Cumhurbaşkanı Sezer ve aynı yılın Nisanında Dış İşleri Bakanı Gül’ün ikinci ziyareti esnasında, ikilerdeki gelişme süreci taraflarca takdir edilirken, sorun kaynağı olabilecek bir konu başlığının dile getirilmediği görülmüştür.

Bu olumlu gelişmelere, yine Ak Parti döneminde, Bulgar-Türk  siyasi ilişkileri açısından Bulgaristan’ın NATO üyeliğine Ankara tarafından destek sağlanırken, terörle mücadelede işbirliği ön plana çıkmıştır. HÖH’ün iktidarda olması siyasi ilişkilere ivme kazandırmıştır. Bulgaristan’ın 2004’te NATO ve 2007’de AB üyeliği Türk-Bulgar ilişkilerini farklı bir raya oturtmuştur. 2000’lı yıllarda Bulgaristan ile Türkiye yeniden müttefiklik ilişkisi içerisine girmiştir.

Bu olumlu gelişmeler seyrinde Bulgaristan Başbakanı Borisov, Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine sürekli destek verdi.  2016’da olağanüstü hızlanan sığınmacı ve savaş kaçağı selinin Türkiye sınırları içinde durdurulmasını öngören Brüksel’de imzalanan Sözleşmesi’nin eksiksiz uygulanmasında ısrarlı oldu. Durgunluk döneminde AB ile olan ilişkilerimizde aracılık ederken, Ankara – Sofya ilişkilerinin aracısız yürütülmesini oturttu.

Bu arada, Türkiye Cumhuriyeti’nin PKK ve yandaş terör örgütlerine ve darbeci FETO’ya karşı ülke içinde ve DEAŞ başta olmak üzere, Yakın Doğu’daki terör odaklarının hepsine karşı kararlı ve azimli mücadelesinden, “Zeytin Dali” operasyonu zaferinden rahatsız olan AB – Türkiye ilişkilerinin yeni raylara oturtulması için Varna zirvesine ev sahipliği yaptı ve aracı rolü gördü. Borisov’un çabaları Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan tarafından yüksek değerlendirilmiştir.

AK parti iktidarları döneminde, Bulgaristan’da azınlık sorunları merkezli makro ölçekli krizler meydana gelmediğinden Bulgaristan Türkleri konusu ikili ilişkileri belirleyen ana dinamik olmamıştır. Bu büyük ölçüde HÖH’ün 2001 – 2009 yılları arasında iki defa koalisyon ortağı olmasıyla doğrudan ilintilidir. Ne var ki, iktidar ortaklığında Türk Başbakan Yardımcısı ve bakanlar olmasına rağmen, Bulgaristan’daki Türklerin azınlık haklarında somut ilerleme kaydedilmemiştir.

Ankara ile ilişkilerde HÖH’ün rolünü üslenen Başbakan Borisov, azınlıkların yaşadığı belediyelere bazı altyapı hizmetleri götürerek, Türk seçmenlerin oylarını seçme yoluna yönelmiş ve 2017 seçimlerinde 120 bin oy alarak Türk bölgelerindeki mevzilerini güçlendirmiştir.

Bulgaristan Türkleri ile Türkiye’deki soydaşlarımız arasındaki ilişkileri de yalnız bir oy potansiyeli olarak gören HÖH partisi, Türkiye devlet ve hükümet yöneticilerinin Sofya ve Türk bölgelerine yaptığı ziyaretleri gereği gibi değerlendiremediği gibi, örneğin Dış İşleri Bakanı Abdullah Gülün HÖH yönetimi eşliğinde Nisan 2006’da Kırcaali’yi ziyareti Türk azınlığa manevi açıdan destek olurken,  Mart 2008’de Sayın Erdoğan’ın Sofya ziyaretinin ardından Türklerin yoğun olarak yaşadığı Kırcaali ziyaretinde halka hitaben konuşmasında Türkiye’nin Bulgaristan Türklerinin yanında olduğunu doğrudan iletirken, Ahmet Doğan’ın mitinge katılmaması ikili ilişkilerde bir kırılma dönemine girildiğine işaret oldu.

2017 genel seçimlerinde Türkiye AK Parti yönetiminin HÖH’ten ayrılanların kurduğu HÖH partisinin yanında olması, HÖH partisinin birkaç büyük kanada parçalandığını kanıtlarken, Bulgaristan Türklerinin ve soydaşların yeniden birleşme yolu arayışlarını başlattı.

Bu gelişmeler Bulgaristan Türklerinin Türk-Bulgar ilişkilerinde köprü olma işlevini yitirmelerine neden olurken, HÖH partisinin meclis içi ve iktidar katındaki denge sağlayıcı rolüne de son verdi.”

 

Sunucu Oya CANBAZOĞLU:  Siz orada aslında 850 bini Türk ve diğerleri de Pomak ve Romen Müslüman olmak üzere 2.5 milyon vatandaştan oluşan bir topluluksunuz. Anlaşılan ilişkilerinizi daha net görebilmek için, Bulgar hükümetleri ile ilişkilerinize de bakmamız gerekiyor:

Rafet Ulutürk: Evet, ilişkilerimizin geçmişi çok dalgalı. Öyle ki dalgalar hep üstümüze üstümüze geldi. Biz kan kaybını henüz durduramadık. Ruhumuz pansumanlıdır. Güneşten ışık toplayarak yükselme yolunu henüz bulamadık. Dengeler lehimizde değildir. Birlikte izleyelim:

okuyucu: Oya CANBAZOĞLU:

93 Harbinden” sonra Bulgaristan’da 76 hükümet kuruldu. Bugüne kadar kabul edilen 4 Bulgar Anayasası’nın 4’de de seçimlerin 4 senede bir yapıldığı kesinleşmiş olsa da, hele son dönemde erken seçimler moda oldu. Şimdiki başbakan Borisov da, kurduğu 3 hükümetten 2-sini erken seçim sonucu kurdu. Çok partili ve tek partili dönemlerden geçen Bulgar siyasetinde,66 yıl sürdükten sonra 1944’te kapanan monarşı döneminde ilk ve son söz Prense ya da Çar’a aitti. Bu dönemde hiçbir Türk Bakan, vali ya da vali yardımcısı olamadı. 45 sene devam eden sosyalist totaliter devirde de Türklere devlet görevi verilmedi. Anayasa ve yasalarda yer alan hükümlere uymayan komünist yönetim, azınlıklarla ilgili sorunları partinin gizli ve açık toplantılarında da tartışmıyordu.  1956’dan sonra giderek parti ve devlet yönetimini ele geçiren Todor Jivkov’un da katıldığı 7 kişilik edipgizli toplanıyor, kararlarını gizli alıyor ve uygulatıyordu. Bulgaristan Türkleri ile alınan 57 kararın birincisi dışında diğerleri açıklandı. Bunlar Bulgaristan Türklerinin aşama aşama sıkıştırılarak asimile edilmesine ilişkindir. Hiç biri halk meclisinden veya hükümetten geçmemiştir. İcra organları İç İşleri Bakanlığı, gizli polis “DS”, silahlı kuvvetler ve kolluk kuvvetlerdir. Bu kararlarla Bulgaristan’ın Türksüz ve Müslümansız bırakma yolu açılmış ve bu amaca hizmet eden saldırıların dozu günün şartlarına göre belirlenmiştir.

1878’de Bulgaristan’ın dış satımdan elde ettiği dövizin% 48’i Türklerin çalıştığı tarım, işleme sanayi, madencilik ve imalat sanayi sektörlerinden elde edilmiştir. Fakat bu onların Türk kalmalarına, çocuklarını Türk okullarında okutmasına, Müslüman adetlerine uygun bir yaşam tarzıyla yaşamalarına yeterli olmamıştır.

Ağır sıklet serbest güreş Avrupa dünya ve olimpiyat şampiyonu Lütfi Ahmedov’un Bulgaristan’a 25 altın madalya getirmesi, Osman Durali’nin 20 gümüz ve 20 altın getirmesi, Naim Süleymanov’un ve daha binlerce Türkün şerefli başarıları Bulgar komünistlerinin gözünü doldurmadı.

140 yıldan beri Bulgaristan Türklerinin “kültürel otonomi” haklarını düzenleyen bir yasa ya da fıkra çıkmadı. Baskı ve zulme yasa dışı yollardan, parti merkezlerinden yönlendirilip yönetildiği için, sorgu odaları, toplama kapları ve hapishane arşivleri açılmadı için 1997 – 2001 yılları arasında Başbakan olan İvan Kostov’un  “soy kırım” olarak nitelediği olayın faillerinden hiç birinin saçının teline dokunmadı.

Sanki sünneti yasaklamak, cami yıkmak, anadilde konuşmayı yasaklamak, çocukları okulsuz bırakmak, Türkleri göz dağı vermek amacıyla sürgüne göndermek, Türk isimlerini değiştirmek, Türkleri  tankla ezmek, kurşunlayarak öldürmek, yaralıların hastanelere alınmasını yasaklamak, kefenle gömülmeyi yasaklamak suç değil???

Bulgaristan Türklerinin kabir taşının arkasında bunlar ve daha neler neler yazıyor!!!

 

Sunucu Oya CANBAZOĞLU: Kısa bir aradan sonra İKİNCİ BÖLÜMLE devam edeceğiz. Olayları kaynağından öğreniyoruz. Konuğumuz Bultürk Genel Başkanı Sayın Rafet Ulutürk.

Son 1

Paylaş:
Share

Related Posts

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Share