BULTÜRK Ankara Temsilcisi İsmail CİNGÖZ’ün Yeni Kitabı Yayınlandı

Türkiye Suriye İlişkilerinin Dönüşümüne Işık Tutan Eser

SEDA TOLMAÇ / Ticari Hayat Gazetesi

BULTÜRK Ankara Temsilcisi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası ilişkiler Uzmanı İsmail Cingöz’ün yeni çıkan ‘Türkiye Suriye İlişkilerinin Dönüşümü: Arap Baharı ve Hatay Faktörü’ isimli kitabı, Ortadoğu Bölgesinde yaşanan “Arap Baharı” adı verilen olayların temelinde, Türkiye-Suriye ilişkileri ve Hatay faktörüne ışık tutuyor.

 

Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Uzmanı İsmail Cingöz’ün, geniş bir alan araştırması ve arşiv belgeleri ile ortaya koyduğu çalışması, ‘Türkiye Suriye İlişkilerinin Dönüşümü: Arap Baharı ve Hatay Faktörü’ isimli kitabı geçtiğimiz hafta çıktı.

Cingöz’ün yaklaşık 1,5 yıl süren ve Ortadoğu Bölgesinde “Arap Baharı” adı verilen olaylar yaşanırken gerçekleştirdiği çalışmayla ortaya koyduğu, Türkiye-Suriye ilişkilerinde Hatay faktörünü ele aldığı kitabı, tarihsel süreçleriyle Türkiye – Suriye ilişkileri, Hatay faktörü ve Arap Baharı konularına değiniyor.

Ticari Hayat Gazetesi olarak, aynı zamanda konuyla ilgi yazılarına gazetemizde de devam eden, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Uzmanı Yazar İsmail Cingöz ile bir araya gelerek, yeni çıkan kitabı hakkında konuştuk.

Çalışmanın belge ve beyanlara özen gösterilerek, alan araştırmaları ile ortaya konulduğundan söz eden Yazar Cingöz, okuyucunun kitapta Türkiye-Suriye ilişkilerinde yaşanan dönüşümü göreceğini vurguladı.

Cingöz, kitapta ayrıca, Hatay’ın Türkiye’ye katılışından sonra Suriye ile ilişkilerde yaşanan sorunların ele alındığını ve anlatıldığını ifade ederek, ‘1957 Krizi’, ‘Su Sorunu’, ‘PKK Sorunu’ ve ‘Suriye Türklerinin Sorunları’ olarak ortaya çıkan bu sorunların özellikle incelenmesi gerektiğini belirtti.

İşte! İsmail Cingöz’ün yeni çıkan kitabı ‘Türkiye Suriye İlişkilerinin Dönüşümü: Arap Baharı ve Hatay Faktörü’ ile ilgili merak edilenler;

Öncelikle, okuyucu bu kitapta ne bulacak? Hangi konularla karşılaşılacak?

Okuyucu bu kitapta, temelde bu coğrafyada Türk tarihinin başlangıcını bulacak. Suriye’de 11. Yüzyıldan itibaren kesintisiz bir Türk varlığı var. Ortadoğu coğrafyasında Türk varlığının 11. Yüzyıldan daha önce başladığını ama kesintisiz olarak 11. Yüzyıldan itibaren Türklerin bu coğrafyada olduğunu söyleyebiliriz. Dolayısıyla okuyucu kitapta, son bin yılın oradaki Türk varlığından günümüze kadar, Suriye coğrafyasını inceleme imkânı bulacak. Daha sonra Hatay üzerinden Hatay’ın Türkiye’ye katılış sürecine bakacağız. Ve Hatay’ın Türkiye’ye katılma sürecini ele alarak, Türkiye – Suriye ilişkilerinin dönüşümlerini göreceğiz.

Bunun dışında, 2000’lere kadar biz Suriye ile düşman kardeşler olarak yaşamışız. 1957’de savaşın eşiğine gelmişiz. Kitabın içerisinde ‘1957 Krizi’ de anlatılıyor. Ama 2000’den sonra oğul Esad ile ilişkileri toparlamaya başlamışız. Ancak, ‘Arap Baharı’yla her şey bozuluyor. Dolayısıyla okuyucu tüm bu bilgi ve gelişmeleri kronolojik olarak kitapta bulabilecek. Bunun yanın da Hatay’ın ne kadar önemli olduğu görülecek.

“Hatay’ın önemli olduğu görülecek” dediniz. Hatay’ın önemi nedir?

Hatay’ın ekonomik yönden önemine bakacak olursak, coğrafya olarak Türkiye’nin Ortadoğu’ya açılması için kilit nokta. Ortadoğu’ya kara yoluyla açılan ticari yollar buradan geçiyor. Kara yolunu kapattığımız zaman, deniz yoluyla olan ulaşım ticari olarak da sekteye uğruyor. Ve pahalı hale geliyor. Hatay’ın demografik ve etnik yapısı da çok önemli. Arap, Kürt, Ermeni, Ezidiler ve bir de mezhepler var. Bu nedenle de kardeşçe yaşayan bir kozmopolit nüfus var. Ve bu nüfus, Hatay 1939’da Türkiye’ye katılırken, nüfusun hepsi Türkiye’ye katılım kararı almış. Oy birliği ile Türkiye’ye katılım kararı var. Herkesin kardeşçe yaşadığı bir yer. Bu açıdan önemli. Hristiyanlar için de kilit nokta. Hristiyanlara ilk ‘Hristiyan’ ismi burada verilmiş. Üç dinin bir arada bulunmasından dolayı önemli. Üç dinin barış içerisinde yaşadığı bir şehir. Dolayısıyla Hatay’ın bu özellikleri nedeniyle Hatay’da karışıklık çıkarmak isteyenler, mezhepsel karışıklık yaratmaya çalışıyor. Fakat halk, karışıklıklara meydan vermiyor.

Hatay, büyük Kürdistan, büyük İsrail’in kurulması, İsrail’in güvenliği gibi amaçlarla da karışıklık yaşanmasının istenildiği bir bölge. Hatay, Kürdistan hedefiyle Akdeniz’e açılma kapısı olarak görülüyor. Bu amaçlarla da herkes için önemli bir bölge haline geliyor.

Hatay, Suriye’nin de bırakmak istemediği bir yer

Önemli bir nokta daha var. Hatay’a 1918 Mondros Mütarekesi ile Türkiye oradan çekildiğinde, biz orayı Fransızlara teslim ettiğimizde, bölgeyi fiilen 1946’ya kadar Fransa, ‘manda yönetim’ şeklinde yönetti. Ve Fransa oradan çekilirken, Suriye’ye bağımsızlığını verirken, Suriye yönetimiyle bir anlaşma imzaladı. Bu anlaşmada yer alan; “Mandater Fransa Devleti’nin bu dönemde imzaladığı bütün anlaşmaları Suriye Hükümeti kabul eder” cümlesi önemli. Bunu Suriye imzalıyor. Biz Hatay’ın Türkiye’ye devrini Fransa ile imzaladık. Dolayısıyla Suriye, Hatay’ın Türkiye’ye devrini o maddeyi imzalayarak mecburen kabul etmiş oluyor.

Uluslararası hukuk açısından hiçbir boşluk yok. Ama sonra Suriye yönetimi “Siz bizi kandırdınız” diyor. Yani, Hatay Suriye’nin bırakmak istemediği bir yer.

 

Kitapta ayrıca, ‘Arap Baharı’ olaylarının Türkiye’ye yansımaları, ‘Hatay’a Gelen Geçici Koruma Statüsü Altındaki Suriyeliler ve Sorunları’ konularını değerlendirerek “Hatay bölgesini kapsayan haberler…” konusunu ele alıp “Basında Arap Baharı ve Hatay” başlığına yer veriyorsunuz. Bu noktada basının olaylara yaklaşımını nasıl değerlendirdiniz?

Çalışmayı oluştururken yaptığım incelemelerde, basının taraflılığı söz konusuydu. Hükümet tarafında olan basın farklı, muhalif tarafta olan basın farklı yazıyordu. Yani bir şeyler cımbızla çekiliyordu. Bu nedenle de halk biraz yanlış yönlendirilebiliyordu. Haberler ağırlıklı olarak; sınır geçişleri, Suriye’de halkın dramı, Suriyeli sığınmacılar ve olayların mezhepsel boyutları olarak işleniyor. Zaman zaman da halkı etnik ve mezhepsel boyutlarda kışkırtıcı haberlere de rastlanıyor.

Bu noktada çalışmamı oluştururken hem bölgesel hem ulusal hem de uluslararası basından her görüşün olaylara bakışını yansıttım. Çalışmanın bu noktasında da objektif olmaya ve farklı görüşlere yer vermeye özen gösterdim.

 

Okuyucu kitapta “Ortadoğu neresi?” “Kime göre Ortadoğu?” sorularıyla da karşılaşıyor sanıyorum. Bununla ilgili nasıl bir değerlendirme yapıyorsunuz?

Şimdi, Ortadoğu deyip geçiyoruz. Kime göre Ortadoğu? Kimin Ortadoğu’su neresi? Mesela birinin Ortadoğu’su Fas’tan başlıyor. Hindistan’a kadar gidiyor. Başka birinin Ortadoğu’su Mısır’dan başlıyor, İran’a kadar gidiyor. Yani, herkesin Ortadoğu’su farklı. Aslında kimin siyasi hedefi farklıysa, Ortadoğu’su da farklı. Bu nedenle, “Ortadoğu neresi?”, “Kime göre Ortadoğu?”, “Kimin Ortadoğu’su?” diyoruz.

 

Kitapta, “Suriyeli mülteci sorunu sadece Türkiye’yi değil, Avrupa Birliği ülkelerini de ilgilendirmektedir” diyorsunuz. Bu cümleyi de geniş bir perspektiften açıklarsanız, neler söyleyebilirsiniz?

Suriye’nin Arap yönetimlerinden farklı bir yönetimi var. Ve Arap yönetimi içerisinde laik yönetimle yönetilen tek devlet. Yönetim şeklinin en yakın olduğu ülke de Türkiye.

Bölge, Doğu Akdeniz bölgesine sınır. Doğu Akdeniz bölgesinin de zengin doğalgaz yatakları olduğu biliniyor. Bunun dışında İsrail güvenliği, hem Amerika Birleşik Devletleri hem de Avrupa Birliği ülkeleri için önemli. O nedenle onlar, Suriye’yi asla bırakmıyorlar. Ayrıca, Arap Baharı ile birlikte terör örgütleri tarafından ‘vekâlet savaşları’ diye bir şey ortaya çıkarıldı. Emperyalist devletler, birbirleriyle mücadelelerini doğrudan yapmak yerine, bunu kendi finanse ettikleri örgütlerle gerçekleştirirdi. Her devlet, kendi örgütünü sahaya sürdü ve birbirleriyle savaştı.

Suriye, Ortadoğu’nun ve İsrail’in güvenliğinin kilit noktası olması açısından ve Doğu Akdeniz bölgesinin yer altı kaynaklarına hâkim olunabilecek bir coğrafya olması bakımından önem taşıyor.

 

“Hatay’ın Türkiye’ye Katılışı Sonrasında Suriye ile İlişkilerde Yaşanan Sorunlar” başlığı altında, ‘1957 Krizi’, ‘Su Sorunu’, ‘PKK Sorunu’ ve ‘Suriye Türklerinin Sorunları’ konularından söz ediyorsunuz? Kitapta bu sorunları nasıl ele aldığınıza kısaca değinebilir misiniz?

Su sorunundan bahsedecek olursak, Türkiye’den Asi Nehri hariç bütün nehirler Suriye’ye doğru akıyor. Her ne kadar bugün Dicle, Fırat, Asi nehirleri öne çıkmış olsa da daha fazla su Suriye’ye akıyor. Suriye diyor ki; “Bu sular uluslararası sulardır. Türkiye bizim suyumuzu kesmez” diyor. Bununla birlikte GAP Projesi’nin ortaya çıkmasıyla, Türkiye’nin güçleneceğini düşünen devletler de bu projenin engellenmesi için Suriye’yi kışkırtma amacı taşıyor. Dolayısıyla su sorununu bu açılardan genel bir perspektifle ele alıyorum.

Bunun dışında, Suriye’deki Türklerin sorunu var. Fransa ile Ankara Hükümeti arasında imzalanan 1921 Ankara Antlaşması ile belirlenen sınırın öbür tarafında kalan ve Türkmen olarak tanımlanan Türk varlığı, Suriye Türkleri ya da Suriye Türkmenleri olarak anılır. Suriye’nin hemen hemen her yerinde Türkmen nüfusu bulunur. Bizim Doğu – Batı bloklarında yer almış olmamızdan ve ilgilenememiş olmamamızdan dolayı oradaki Türklerin bize bir kırgınlıkları var. Ve Türkiye’den beklentileri var. Şu son dönemde de o Türkler, Türkiye’nin Suriye’ye gönderdiği yardımlar konusunda da bir ayrıcalık beklentisi içinde.

Bir de oradaki Türkler, Bayır-Bucak Türkleri olarak geçiyor. Farklı bir Türk’müş gibi algılanıyor, ancak öyle değil. Ayrı bir ırk değiller, tamamen Türklerdir. Yaşadıkları coğrafyadan dolayı isimleri Bayır-Bucak olmuştur. Dolayısıyla tüm bu sorunları kitapta daha geniş bir şekilde ele alarak anlatmaya çalıştım.

TİCARİ HAYAT GAZETESİ / HABERLER>RÖPORTAJ; Seda Tolmaç’ın İsmail Cingöz ile röportajı.

13 Ağustos 2018

http://www.ticarihayat.com.tr/haber/Turkiye-Suriye-iliskilerinin-donusumune-isik-tutan-eser/22735

Paylaş:
Share

Related Posts

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Share