“Altın Binyıl” Ödülü

ertas-cakr

Ertaş ÇAKIR

Konu: Çok tuhaf şeyler olmaya başladı.

Geçen hafta Sofya seçime gidilecek mi, meclis paydos edilecek mi, geçici hükumet başbakanı kim olacak gibi derin yufka, köpüklü köpüksüz dalgalarla çalkalanırken, terapist olarak çalıştığım Tekirdağ’da bilgisayarıma düşen bir haber beni şok etti.

Eğitim öğrenim gördüğüm Bulgaristan’ı çökerten ana çıbanbaşı olan “Multigrup” adlı hırsızlar kulübünün Yönetim Kurulu Başkanı;

Başbakan Lüben Berov (1992 -1994) hükumetinde Bakanlar Kurulu Genel Sekreteri;

Bulgaristan Türklerini doğduklarına pişman eden Ahmet Doğan’ın çok yakın dostu ve

Halen Bulgar istihbaratına Türklere, Çingenelere ve Pomaklara karşı çalışacak köstebek eğiten “Yniversitet po Biblitekoznanie i İnformatsionni Tehnologii” – Sofya (Kütüphanecilik ve Bilgi Teknolojileri Enstitüsü” Rektörü Prof Stoyan Dençev’in EDİRNE ŞEREF SAKİNİ ilan edilmesi beni ŞOK etti. Önce şehirdeki kiliselerin birine yeni bir çan almıştır diye düşündüm. Bulgaristan’da çan yapan atölye olmadığı aklıma geldi. 1878’de Ruslar Tuna’yı geçerken beraberlerinde getirdikleri Tula silah fabrikasında dökülmüş çanları suya düşürmemek için bayağı zahmet çekmişlerdi, sonra camilerimizi gördüklerinde, biz bu Allah evlerinden büyük kilise inşa edemeyiz, minareleri yıkıp kubbelerine birer çan takalım ve olsun bitsin demişlerdi. Doğrusunu isterseniz Edirne Belediye Başkanına kimin telefon ettiğini de bugüne kadar öğrenemedim. Yoksa onun kökleri de mi bizim Trakya’dan onu da bilmiyorum. Yoksa bu adamdan bir beklediğimiz mi var?

 

Ben bunları düşünürken, “Balkan Haberleri Seti” nden yeni bir haber gelip ekrana kondu.

Bulgaristan’da hem Birinci Borisov hükümetinde (2009 – 2013) Kültür Bakanı olan, hem de İkinci GERB hükümetinde (2014 – 2016) ikinci defa Kültür Bakanı olan yerli Türklerden, heykeltıraş Vejdi Raşidov’un yukarıda adı geçen “köstebek yetiştirme enstitüsünde”  Profesör olan Dimitır İvanov’u, Bakanlığın en yüksek ödülü olan “Altın Binyıl” ödülüyle taltif etmesi ise beni iyice sarstı.

 

Köstebek yetiştirme merkezinde Profesör.

Olay şöyle ki, şimdi Profesör maskesi ardına gizlenen D. İvanov totaliter komünizm yıllarında Bulgar istihbaratının “Altıncı Şube”  adıyla bilinen ve Bulgar İç İşleri Bakanlığı – gizli servis “DS” ve Sovyetler Birliği Dış Casusluk Devlet Komitesi (KGB) arasındaki ilişkileri, koordinasyonu ve ortak çalışmaları yürüten ve yöneten istihbarat şubesinin Müdürlüğü’nü yapmıştır. 1970-72’de Pomak Müslümanlar ve 1984–1989 yılları arasında Bulgaristanlı Türklere total saldırıya geçen kolluk güçlerinin uyumlu hareketlerini kontrol eden odur. Ahmet Doğan’ın güvenilir bir baş köstebek olarak KGB’ye hediye edilmesi de onun aklına yatmıştır. 1990’dan sonra Bulgaristan Sosyalist Partisi’nin yayın organı “Duma” gazetesi D. İvanov’un parası ve emriyle basılıp dağıtılıyor. Altıncı Şubenin halka ettiği zulmü şahsında simgelediği işin lakabı “gestapodur”. Almancadan alınmış ve Nazi Almanya’sında suçsuz insanlara yapılan eziyetin tümünü birden ifade etmek için kullanılan bir kavramdır. Bugün artık Bulgaristan’da totalitarizm “kahramanlarının” ödüllendirildiğini de gördük. Bu madalyaların en iğrenç Bulgarların yakasına döneklik başbuğuna yükselmiş Türk aydınlara taktırılması da artık şaşmamak gerekir. İradesizliğe ulaşmak bir dibin dibidir. Sinek mi, sivrisinek mi, yoksa eşek sineği mi soktu?! Hep bir.

 

Biz bugün artık totalitarizm döneminde Bulgaristan Türkleri arasından ajan oltasına takılan 3 016 kişinin daha sonraki hayat yolunu bu Şubenin teşvikleri ve yönlendirmesiyle seçtiğine inanıyoruz. Çünkü ne değişen bir şey oldu ne de başka bir yol var! Daha 1990 Haziranında Bulgaristan Büyük Millet Meclisi sandalyelerine yayılan 24 milletvekili arasından altısının VI. Şube ajanı olduğunu yine bu profesörün eserlerinden öğrendik. Biliyoruz çünkü Dimitar İvanov “Altıncı Şube” adlı kitabında onların kimliklerini bacağı ipe bağlanmış ve çamaşır teline asılmış kurbağa gibi sergiledi. O gün bu gün bildiği işi yapmaya devam eden ve “Kütüphaneci Enstitüsünde” “köstebek” yetiştirmeye devam eden ve bu işte iyice ilerleyince demokrasi koşullarının en parlak profesörü olan Albay İvanov’un birden bire Vejdi Raşidov’un elinden Kültür Bakanlığı ödüllerinin ödünlü alması çok ilginç olmalı. Son günlerde havanın iyice soğuması, Sofya Kültür Bakanlığı sokağını kar kaplamış olması ve bazı yarım kalmış sıva boya işlerinden ötürü sokağın trafiğe kapanması, genelde her işinden sonra yuhalanan Bakan Raşidov’un bu defa ucuz atlatmasına vesile olmuş.

 

Belli ki, bu adam sütten çıkma ak kaşık değil.

Rumeli’nin sevilen ses sanatçısı Kadriye Lativova’nın oğlu olan ve anasının erken ölümünden sonra Bulgaristan Komünist Partisi’nin kanadı altında eğitim alan ve hayat yolu bulan Vejdi Raşıdov, 1985 yılının Ağustos ayının beşinde Sofya’da Vatan Cephesi Milli Konseyi binasında “Bulgarlaştırma Bildirisini Kabul Eden” –tüm evrakları imzalayan – 8 aydından biridir. Orada attığı imza onun hayatını değiştirmiş, bir yandan Bulgar olmayı kabul ederken, 1989’un sonunda “Ulusal Uzlaşma Komitesi”ne katılmış, ardından Ahmet Doğan ve “Multigrup” gözdesi olmuş, “Mutlak” ilan edilmiş, hiçbir şey yapmasa da onlarla birlikte gece çapulculuğuna katılmış ve hiçbir partiye üye olmadan sihirbaz şapkasından barış güvercini çıkar gibi, Kırcaali’den “bağımsız” milletvekili çıkınca kendini bakan koltuğunda bulmuştur. Bakanlıkla şereflendirilmesi Kırcaalide HÖH-DPS kalesini delen ilk Türk milletvekili oluşuna ödül olduğu gibi, Bulgaristan Türk Kültürüne kesin ve ezici bir darbe indirmesi için önü alınmaz bir teşvik de olmuştu. Annesinin ekmek teknesi olan Kırcali Tiyatrosu sahnesinden aktrislerin yarısını sokağa atan odur. Sakallı yüzü gerçekleri gizlese de, onun derin devlete sımsıkı bağlı olduğunu gösteren birçok olay oldu. Baş Müftülüğün mülkü olan ama geri alınamayan cami, okul, medrese, mescit, hamam, bezensen vb mirasımızın mülkümüze geçmesine engel olan Türk Bakan olarak tarihe kaydı geçecektir.  Komünizm ve totalitarizm simgelerini koruma vazifesinde de başarılıydı. Komünizm sembolleri müzesi açtı. Todor Jivkov’u mumyaladı ve yaşatıyor. Her gün keterinkten bir tem yemek göndermesi eksiktir.

Randevu isteyenleri kabul etmeyen, ya cebindeki yalan torbasından bir yalanla baştan savan Bakan Raşidov, son zamanda “Hangimiz sütten çıkma ak kaşığız” demeye başlamış.

 

Düşmanlık belleğini kazma kürekle gömmek zor.

Bundan 30 yıl önce ismi değiştirilince “bilek damarlarını kesen” ve artık sakalı saçı iyice ağırmış olmasına rağmen “hak ederek elde etmenin tadını severim” sözünün anlamını gerektiği gibi hala anlayamayan acaba Bakan Raşidov’un kime hizmet ettiğini düşünüyorum. Çünkü “Altıncı Şube” eski Müdürü Dimitır İvanov’a geçen hafta verdiği “Altın Binyıl” ödülü Bulgar Kültür Bakanlığı’nın en yüksek ödülüdür. Sizin anlayacağınız bu ödülü ancak en fazla kötülük eden hak edebilir. Başka türlü bir polis albayının kültürle ne işi olur.

 

Mart başında ona bu ödülün verilmesini yazılı bir teklifle öneren Bulgar Yüksek Mimarlar Birliği Başkanı Georgi Bakalov yüksek mimarlık ve polisiyelik arasında sıkı bağ kuramadığından teklif önce hasıraltı edilmişti.

 

Bulgaristan’da en büyük Türk düşmanlarından biri olduğunu gizlemeyen, ama Vejdi Raşidov’un “dostu” olduğunu sürekli yineleyen, 1475’te kurulan ve bugünkü Kazıbilim ve Tarih Müzesi Müdürü Bojidar Dimitrov; ardından “Kütüphaneci Enstitüsü” Rektörü Stoyan Delçev ve Rus Ortodoks Kilisesi’nin etkisi altında olduğu iyi bilinen Bulgar Bilimler Akademisi eski Başkanı Akademisyen Vodeniçarov öneriyi desteklenmişti. Bütün işleri ters görmek modern demokraside bir özel edinim olabilir mi? Fakat o zaman bu sökmemişti. Kamuoyu ayağa kalktı ve D. İvanov’a “Altın Binyıl” ödülü “olmaz” demişti.

 

Aydınlar arasında sert tepki uyandıran bu öneri 9 ay rafa kaldırılmıştı. İkinci Borisov hükümeti istifa edince beliren siyasi boşluk fırsat oldu ve halk meclisinde yeniden kızışan komünist-totaliter bellek, anı ve sembollerin toprak altına gömülmesi tartışmalarının özellikle aktüel olduğu şu günlerde, bekletilen sinsi plan yıldırım hızıyla gerçekleştirildi. Bakan Raşidov acele davrandı. Demokratik kamuoyu tepkisi uyanamadı. Olay, Rusya Orgenerali, eskiden Bulgaristan’da casus olarak görevli bulunan Gen Raşetnikov’un son Sofya ziyaretiyle direk bağlı gelişti.Rusya özel hizmetlerinden ötürü D. İvanov’un en yüksek ödülle ödüllendirilmesinde ısrar ettiğini gizlemedi. “Soya dönüş” kurbanlarına gelince, onlar da kimdi…

 

Cumhurbaşkanı seçimlerinden sonda (6 Kasım 2016) Bulgar siyasi yaşamında Rusçu kesimin ciddi atılıma geçtiği ve bastığı yere bakmadan, aklına estiği gibi hareket etmeye başladığı dikkatlerden kaçmıyor.  Son seçimlerde Ruslar siyasi yelpazeyi çok geniş açtı. Bu yelpazenin açısı Bulgaristan Sosyalist Partisi (BSP)’den başlayıp, Hak ve Özgürlükler Hareketini(DPS) kapsamına alarak tâ aşırı sol milliyetçilerin kalesi “Ataka” partisine kadar yayılırken etki alanına aşırı sağ milliyetçileri de topladı. Olabilir ya GERB’li bakanlardan bazıları da bu ağın içindedir. Esen rüzgârın Cumhurbaşkanı seçimleriyle birlikte yapılan halkoylamasının inisiyatifçisi olan TV program sunucusu Slavi Trifonov’a kadar birçok kişiyi etkilediği  gözden kaçmıyor.

 

Rüzgârın yönü her gün biraz daha değişiyor.

Artık hiç kimse erken seçimlerin yüzde yüz majoriter (çoğulcu) sisteme göre yapılmasında ısrar etmiyor. Sofya Yüksek İdari Mahkemesi, S. Trifonov ve halk oylaması girişim grubunun 2 500 000 (iki milyon beş yüz bin)  seçmenin ortak iradesinin meclisten geçmeden yasallaşıp uygulanması başvurusuna dosya açmadı. Bulgaristan’ın Avrupalı Gelişim için Vatandaşları (GERB partisi kurmayları ile Bulgaristan Sosyalist Partisi (BSP) enstitüleri ayrı ayrı yerlerde aynı konu üzerinde kafa yoruyorlar. Sorun, erken seçimlerin, seçim yasasında yeni bir değişiklik yaparak % 50  majoriter ve % 50 proporsiyonel usule göre yapılmasını, “su testisini suyolunda kırmadan” yasallaştırmakta gizlidir. Birbirine yüzde yüz rakip olan GERB ve BSP partilerinin bakışları bu defa tek noktada buluştu ve bu iş olacak gibi…

 

Hamur tekneden taşabilir

Olan oldu da söylemesi bizden. Memlekette Rusçu birikimin bu kadar kabarmasına olanak tanınmamalıydı. Önlem alınmaz, halk inadına hareket etmeye ve oy vermeye devam ederse, hamur tekneden taşabilir. GERB partisinin erken seçime gidip meclis çoğunluğunu ele geçirerek 2017’de tek başına yönetme planları belki de bu defa gerçekten tutmaya bilir. On defa seçim kazanmış olmak on birinci faferin torbada keklik olduğunu garantilemez. Çünkü yoksulluğu dibe vurmuş kitle huzursuzluğunu bastıramıyor. Avrupa Birliği (AB) fonlarının kesilmesi çalışanları tedirgin ediyor. Vatandaş ekmek parası için vatanı terk ettikçe, biz işsizlik sorununu çözüyoruz, diyenlere herkes gülüyor. Almanya hükümetinin 6 ay işsizlik kaydı olan ve ülkede yaşayan yabancıların sosyal yardım bekleme süresini yarım yıldan beş yıla çıkarması ve bu kararın 72 bin Bulgaristan vatandaşını da kapsaması çok ağır karşılandı. İstifa eden hükümetin son 2 yılda Batı bankalarından 16 milyar leva dış borç alması ve harcamalarla ilgili inandırıcı hesap verememesi, alt katmanlardaki endişeyi arttırıyor. Sol ve sağ halk yardakçıları (popülistler) bu gibi sorunları sömürürken saldırılarını şiddetlendiriyorlar.

 

Dostlukları hangi hesaplar bozar?

Orta sağda konumlanmış ve hükümette 5 bakanı olduğu için her konuda büzülmek zorunda olan Reformcu Blok, artık GERB partisi ile ortak dil bulmaya çalışmıyor. Bu cumhurbaşkanı seçiminde de böyle oldu. Partiler “her koyun kendi bacağından” dediler. Siyasi iktidara tırmanma gayretinde olan tutucu geleneksel sağ milliyetçilerin sözüm ona “Yurtsever Diriliş” cephesinin Moskova’dan destek aldığı ortaya çıkınca, onlar Reformcu Blok’u iyice hırpalama yolunu seçti. Öyle de, ne reformcular ne de “sağ tasarımlar” ardına gizlenen milliyetçiler Bulgaristan’ın çok ciddi bir siyasi, ekonomik ve mali bunalım içinde olduğunu gördükçe, yorganı kendi üstlerine daha da hırslı çekmekten neden vazgeçmiyorlar? Ülkeyi ulusal felakete sürümek bir marifet olabilir mi? Erken seçimden sonra sağ cephe güçleri yeniden bir araya gelmeyecekler mi? Seçim önü düşmanlıklarının seçim sonrası dostluğuna dönüşüvermesi o kadar kolay mı?

 

Çekirge bir sıçrar, iki…

Kültür Bakanı Vejdi Raşidov’un Rus gizli servisleriyle çalışmalara yıllarını veren Prof  Dimitır İvanov’a “Altın Binyıl” ödülü vermesi GERB kanadının gerilemeye devam ettiğine kanıt oldu. Gizli dostlukların şakıması her zaman yarar sağlamaz…

Raşidov’un kimin kuyusundan su çektiği ve kimin değirmenine su taşıdığı zamanla anlaşılır. Çekirge bir sıçrar iki sıçrar üçüncüde düşer…Bizdeki casus ekolünün Rektörü Stoyan Delçev’in Edirne şeref sakini olmasını anlamakta ise hala iyice zorlanıyorum.

 İlham Mezarlığı Yok

Konu: Bugünün şiiri yarın yazılmaz.

 

Yaşanan günün hakkını veriyor muyuz?

Şair aklından geçen duygu ve düşüncelerin her gün kaleme alması gerekir.

Daha net anlaşılması için, bunu herhangi bir şeyle karşılaştırmamız gerektiğinde, en uygun olan, bamyadır. Çiçeği ne kadar büyük ve vaat edici olursa olsun, meyvesi ilk günün sabahında koparılır. Bekletileni makbul değildir.

 

Şair de yaşadıklarını her gün kaleme alır, düşündüklerini, karşılaştığı şeyleri dumanı ütünde yazıp anlatırsa, doğru davranıyor demektir; ama arada bir bunu yapamazsa, fazla bir şey kaybetmiş sayılmaz. Tolstoy “Savaş ve Barışı” o savaştan 45 yıl sonra yazmıştı.

 

Bir yaratıcının yeteneği birden bire, ilk eserlerinde bütün gücüyle parlayamayabilir. Ne ki, insan kendini işine adadığını hissediyorsa ve çaba harcıyorsa yürüyeceği yolu bulur.

Bizim Bulgaristan Türkleri yaratıcılığında son çeyrek yüzyılda duraksama gözleniyor. Son yılların ne seçme hikâyeleri, ne seçme şiirleri ne de seçme fıkraları çıktı. Ahmet Şerif, Halit Dağlı, İsmail Cambaz, Sabri Alagöz gibi yaratıcılarımızın eserleri yaratıcılık dünyamıza ilham veremedi. Aydınlarda birikim patlaması olmadan, dip dalga hareketlenmez!

 

  1. yüzyılda Bulgaristan Türkleri edebiyatını yaratma çabalarımız sanki yerinde sayıyor. Çekinerek yazsam da, ilerleme olanaksız hale geldi. Elektronik medya çağında, olaylar ve karakterler bilinir, şair ve yazara sadece olan biteni yazı diliyle canlandırmak kalır. Tek şey, kendi hazinesini de kullanarak, kaleme almak ve paylaşmaktır.

 

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında yaratan şair ve yazarlarımızın büyük kısmının Türkiye’ye geçtiklerinde, orada duygularını devamlı besleyen ilham ortamı bulamadıkları artık biliniyor.

Oysa onlar beraberlerinde çok uzun süren bir zulüm devri izlerini, hapishane yaralarını, “Büyük Göç” acısını, hemen öyle kısa sürede solması beklenmeyen bu gerçeklikten motifler, ifade edilmesi gereken konular asıl özdü. Bunları güzel yapıtlar olarak ortaya koymak ise, şair ve yazarlarımıza düşerdi. “Belene” şarkısı, ata toprağından sökülmemizin ağıtı, Büyük Göçün destansal, poetik, sanatsal yansıması vs beklendi. Bunu, Bulgar hükümetinde görevli, maaşlı yaratıcılardan beklemedik, çeki deryasında ezilenlerin ruh sesinden umut etmiştik.

 

Düşünüldüğünde, insan birçok şeyi yazabilir, ama yaşanmayanı, yeterince derin araştırmadan yazamaz. “Belene” kampında kaldınızsa, balıkları ve balıkçıları anlatabilirsiniz belki ama kutup ayılarını ve avcıları değil.1990 birçoklarımız için bir kırılma dönemi oldu. Yazmadan edemeyen aydınlarımızın kaleme yazmaz oldu…

 

Yıllarca süren eziyetten sonra, düşüncelerini bir çınar gölgesinde gökten dökülürce akıtmak için giden yazar ve şairimizden biri olan yazar Ömer Osman’ın son eserine “Sevgi Kırıntıları Arıyorum Yollarda” adını koyması manidar oldu. Doğal yeteneği olanlar bile, kıvamlı huzura kavuşamadan, güneşe ve yıldızlara sorup anlatmak istediklerini dökemeden sustular. Mehmet Türker gibi Rodoplu, Sabri Tata gibi Deliormanlı yaratıcılarımız kitap ardına kitap yazsa da, etnik topluluğumuzun çocukluk hallerini bilmediklerinden olacak, kalemin ucunu efsanelerimize dayandırıp başımıza gelenleri doyurucu ve doğru yansıtamadılar. Her devrin, her ortamın ve her neslin kıvamını tutturmak çok zor olsa gerek.

 

Türkçe de yazan tükenmezlerini ceplerinde taşıyanlarımızın Koşukavak, Mestanlı ve Kırcaali buluşmaları külleri karıştırdı karıştırmasına da, hemen alevlenen köz bulunamadı. Üzerlerinden yarım yüzyıl geçen “Soğuk Pınar” tartışmalarını zaman soldurmuştu.

Eğri Dere’de geleneksel edebiyat buluşmaları, yerli yazar ve şairlerimizle periyodik görüşmeler tohumlarını ekmeye devam ediyor. Edebiyatımızın canlanması için yeni bir Nazım Hikmet rüzgârı bekleyemeyiz. Sabahattin Ali, Orhan Kemal, Yaşar Kemal ilhamı da soldu. Yol göstericilere ihtiyaç var. Yetenek sahibi yeni nesilden daha çok şey beklense de, kıdemli kalemler sanki gonca kelemlere aşı yapamıyor. Edebiyatımız düşecek olan son kalemiz olmalıdır. Dayanmak zorundayız.

 

Anadilimizden farklı ikinci veya üçüncü bir dilde yaratmak kısırdır. Bakış açısı, düşünü tarzındaki bazı özellikleri bize çok yakın olsa bile, Elif Şafak gibi anadilimizden farklı bir yazı dili seçmemiz bize çok ağır yaralar verecektir. Sevarlı Hasan Karahüseyin’in oğlu şair Mehmet’in isim ve kimlik davamızda kendini yakması capcanlı emsaldir. Ben yazmazsam, sen yazmazsan, biz yazmazsak anadilimizde, nasıl durulur Türkçemizde değim, kavram, terim ve konsept keşmekeşi?

 

Bizim kaynaklarımız durudur. Biz bunu kendi aramızda, memleketimizde aşmıştık. Aramızda anlaşılmayan bir şeycik kalmamıştı. 1995’te kalemini, Rodoplar’ın gökdelen çamlarından birinin altında okul çantalı bir evlada hediye edip cennetlerin cennetine göç etmezden önce güneşin ilk ışıklarından ilham alarak yorulmadan yazmıştı Faik İsmail Arda:

 

RUMELİ GIZANI

 

Ben Rumeli’li

Gazallık Gızanı Faik Arda

85’te öldüm, 89’da dirildim.

Bir Gazallık Gızı sevdim

Elleri tütüne kokuyordu,

Ayakları, fıstık ayakları –

Gıldır gıldır mekik dokuyordu…

Gözleri, ah ne güzel gözleri –

Kibritsiz gandil yakıyordu…

 

Ben Rumeli’li

Gazallık Gızanı Faik Arda

İstanbul’da Boğaziçi’nde değil

Rumeli’de gazal içinde büyüdüm

Karpuzçatlatan kaynaklardan

Eğilip sular içtim…

Şu dağlarım uğruna

Sevgilimden vazgeçtim…

 

Ben Rumeli’li

Gazallık Gızanı Faik Arda

Şu koskoca dağlar

Küçücük kalbime nasıl sığmışlar

Bilmiyorum.

Gazal içinde büyüyen

Boğaziçi’nde yaşayamaz…

 

Ben Rumeli’li

Gazallık Gızanı Faik Arda

85’te öldüm, 89’da dirildim…

Şimdi bir Gazallık gızı seviyorum

Öldürmeyin beni boşuna

Sonra daha büyük,

Daha Gocaman diriliyorum…

 

Yazan insan kendisini anlatır. Önce en yakını için yazar. Yazdı diye kalem kırılsa, kendisi için kırıldığını bilir.  En yakın bildiğimiz ruh değiştirmek zorunda kalır ve anadilini öğrenememişse, Şafak’ın dizileri gibi Bulgarcaya da tercüme edilmesi gerekir ki, havası değişir, mayası bozulur. Sofya “Vitoş” caddesinde kitap fuarı var. Çeviriye uygun olan kitapların hepsi çevrilip basılmış. Alıp okuyorlarda, bir de şu var:  Yabancı bir dilde yazan şair ve yazarın başka bir halkı mayaladığı ve dirilttiğine örnek yoktur. Yazarın şu ya da bu hesapla uzak geleceğe ilk adım atması yeterli olmaz, atılan her yeni adım hem yakın hedefe hem de ileriye doğru atılan bir adım olmalıdır. Geçen sene bir arkadaşım Bulgar Meclis üyelerine 240 adet “Sefiller” dağıttı. Hediye çantasını verirken milletvekillerinden her birine ayrı ayrı Victor Hugo anlaşılmadan ne devrim ne de reform yapılabilir, dedi. Dedi de ne oldu?! İki gün önce “rüşvetle mücadele edelim yasa önerisi” onaylanmdı.

 

İnsan dünkü yağmurdan bugün ya da yağmamış yağmurdan yarın ıslanamaz. Şu da çok önemlidir. Bulgaristanlı Türk halk kültürünün ve edebiyatımızın kendini besleyemez duruma geleceği gün yaklaşıyor gibi görünüyor. O an geldiğinde anadilimizin ayakta durma takatti sönecek ve geleceğimizi kendi ışığımızla görebilmemiz olanaksızlaşacak. Karanlık basacak.  Düşmana uymaktan, ihanet deresini akıtmaktan vazgeçmeliyiz. İçimizden geldiği gibi davranmak, yazmak, söylemek, yaratmak gerektiğinde Türkçe küfür etmek ve Türk ruhumuzu yaşatmak zorundayız.

 

Şu iyi bilinmeli! Bizim kavgamız Hak ve Örgütlük Hareketinin yerel veya merkez yöneticileriyle veya milletvekilleriyle, Kasım Dal ve Korman İsmailov gibi particilik oynayanlarla ya da politik sahnede fol yumurta gibi tekerlenen Nedim Gençev’le değildir.

Anadilimizi bilmeyenlerin Türklük mumu çoktan söndü. Yıl 2015! Bu üç partinin üçü de şimdiki ve yarınki seçimlerde bir olsa Bulgaristanlı Türk ve Müslümanların evrensel değil, en doğal haklarına bir zırnık ilave edemez.

 

4 Ocak 1990’da Varna’da HÖH partisi kurulurken bizim bahçeleri çiğ kavurdu. Bizi yakan sabah zehrinin adı Ahmet Doğan’dır. Güz mevsimini beklerken yaz boyu sepet ördük. Maalesef nafile!

 

Bu üç partinin ve Bulgaristan Türk aydınlarının ve demokratik kamuoyunun karşısında Bulgaristan etnik azınlıklarının dilini, dinini ve özgün kültürünü ne pahasına olursa olsun yok etme konusunda sımsıkı kenetlenmiş siyasi partiler ordusu, yasama, yürütme ve yönetme ve binlerce bilinçli ve bilinçsiz, ama hepsi vicdansız hain sürüsü var. 1921’de 1723 Türk Okulu olan memleketimde kardeşlerim istemeye istemeye de olsa “Merhaba’yı” unuturken, “Maraba!” kendi gelen oluyor yani biz köleliği kabul etmeye kendimiz geldik işaretleri veriyoruz. Maraba, anadilimizde toprak kölesi demektir. Dilin çamaşır makinesi ve kuru temizlikçisi edebiyat, yazmak ve okumaktır…

 

 

Türk’üz ama bugün bir tek okulumuz yok. Ne kadar geriletildiğimizi, ne büyük darbelere göğüs gerip dayandığımızı düşünebiliyor musunuz? Biz artık yaralı değiliz, çünkü yara acılarını hissetmez duruma gelmişiz. Kırılan her kalem kalbimizi kanattı. Onlar nice nice idi.

 

Bizi bir asırdan fazla bir zamandır Türk olarak, dil, din, özgün kültür olarak silip süpürmek isteyen Bulgar devletinin ta kendisidir. Son 136 yılda 63 başbakan değişti. Bulgaristan Türklerine ve Müslümanlarına karşı politika değişmedi. Anayasalar değişti, Türklerin insan hakları yazacak ne sayfa, ne madde ne de fıkra bulunabildi. Fıçının çemberleri devamlı sıkılıyor ki, Türk halkının Türk balından tadamasın. Edebiyatımız, anadilimiz, halk yaratıcılığımız bizim balımızdır. Şiirlerimiz, düz yazımız, şarkı ve Türkülerimiz, efsane, masal, öykü ve romanlarımız, fıkra ve taşlamalarımız ruhumuzun balıdır. Manevi hayatımızın tek gıdası, kıvamlı şerbeti, tatlısı ve acısıdır. Gıdalaşamayan ruh ölür. Ruhu ölen halklar yaşayamaz.

 

You Tube” bakıyorum, 600 Türkü ve şarkısı olan Bulgaristan Türklerinden bir eser takılmamış. Çalınmayan Türküler ölür. Yazılmış ama okunmayan, ezberlenmeyen, şarkılaşmayan şiirler de dayanamaz, can verir. Şairlerimiz nerede olurlarsa olsunlar sabah çiğiyle topladıkları balı Facebook’ta paylaşmalıdır. Bekliyoruz. Her satır, her dörtlük bir cankurtaran olabilir. Konu yok, sabahları balkondan gerinmemiz, kahve gırgırı uzun sürüyor demeyin. Ahmet Kayayı dünyaya tanıtan hapishane çileleri değil, balkondan nenize bakarken bestelediği şu ”kum gibi” satırlarıdır.

 

Dünya öyle büyük, öyle zengin, yaşam öyle renkli ki, şiir yazmak için konu bulmakta hiç dert sorun olmaz.Büyük Nazım’ın ilk şiiri “Yangındır”. Dün gece İstanbul’u sel aldı. Hiçbir şairden çıt çıkmadı.

 

“Aman kurtulduk şu kocaman şehrin

 Kirinden pasından,

Ne olduğu belli olmayan, kokusundan!”

 

Deyen olmadı.

Evet sabah kahveleri hep köpük kokar ve kokacaktır.

Ne yazık ki suskunluğun kokusu yok ve belki de hiç olmayacak.

Ölülerin konuşmadığı gibi, bizim olan o güzel hayat da bir gün gelip konuşmayacak.

Aman gelsin de şu anadilimde birisi bana küfür etsin, kavga edelim, birinin yakasına yapışayım da imanını gevreteyim diye bekleyeceksiniz.

 

Büyük Goethe’nin nasıl şair olduğunu biliyor musunuz: Lise öğrencisiyken mahalle Papazı’na mezar başı methiyelerini yazıyormuş. Yaza yaza yazar olmuş! Yeteneğinin patlaması için 1755’te Lizbon depremi ruhunu sarsıp gözünü açmış ve o da her gün yazmaya başlamış. Bütün yazdıklarının arasında en değerli olan nedir bilir misiniz?  Hazreti Muhammed’e inen vahilere Almanca ve Fransızca çeviride “DEVRİM” demiş. O zamana kadar gerçeği karanlık içinde arayan eski kıta, ışık dünyasının Doğu olduğunu, Doğuda yaşayanları görebilmiş.

 

Hakikat denen bir şey var. Biz bir sorun yaşıyoruz. Nefesimizi kesmek isteyenler bizi durdurdu. Her sorunun çözümü onun kendi içindedir. Her şair ve yazarın kendi yazgısı olduğu gibi, kitapların da yazgısı vardır.  Ancak yazılmayan eserlerin, çıkmayan yapıtların yazgısı yoktur. Biz şu an “ölü” durumdayız. Yani yazgımız yok! Zaman canlanma zamanıdır.

 

Biliyorum aranızdan, “bekleyelim” yazan olur, deyenler çıkacak. Şu beklemeyi sevenlere hatırlatıyorum: “Yazı ölülerin dilidir” Boş yere dememişler. Biz uyutulduk! Çocuklarımızın anaokullarında ve okulda ana dil eğitimi almasında gerektiği gibi ısrarlı değiliz. İlerlemeyi beceremediğimiz gibi, üstüne üstelik geriliyoruz ki, bu da kabul edilemez.

 

Biz hepimiz köy kökenliyiz, ilk zaman tarla sürüp, hayvan gütmekten başka bir şey bilmiyorduk. Gözle görülür yoksulluk içinde alçakgönüllü idik, kendi kendimize ve biraz da el yordamıyla anadilimizde yazı yazmayı güzel çizmeyi öğrendiğimizde başladı mutluluk duygularımız kıpırdamaya. Biz o zaman zevk aldık ama uykudan uyanmayı, her şeyin bilincine varmayı örenemedik. Öğrenmiş olsaydık 1989 İsyanımız destanlaşır, “Büyük Göç” romanlaşırdı, “Belene” kapında Tuna’yı dinlerken korkanlar sorunlara kendi içlerinde çözüm aramaya başlardı. Biz hep sustuk, susuyoruz. Tren garlarında doğan çocuklar Türkiye’ye kayıtsız ve isimsiz girdi, 26 yaşında delikanlılar vatan toprağımızın kokusunu, yüzlerimizin neden buğday rengi olduğunu, çiçeklerimizin mutlaka her bahar açmak için güneşi bekleyişini hala bilmiyorlar, çünkü anlatamadık. Aydın ödevimizi yerine getiremedik.

İlhamı olmayanlar konu bulamaz. Esin içimizdedir. Esin mezarlığı yok. Kaleme ve tükenmeze de gerek yok, internete yazıp dünyayı uyandırın. Biz de varız deyin. Herkes sizi bekliyor.

Haydi ileri…

 

Filiz SOYTÜRK

Mayıs Protestolarının 25. Yıldönümü dolayısıyla bir antoloji kitabı cıktı

Mayıs Protestolarının 25. Yıldönümü dolayısıyla 460 sayfalık bir antoloji kitabı“İztok-Zapad” tarafından yayımlanmaktadır.

ADIMI ELİMDEN ALDIKLARI GÜN XX. Yüzyılın 70’li – 80’li Yıllarında Gerçekleştirilen “Soya Dönüş Süreci”nin Müslüman Toplulukların Edebiyatına Yansıması“Adımı Elimden Aldıkları Gün. XX. Yüzyılın 70’li – 80’li Yıllarında Gerçekleştirilen “Soya Dönüş Süreci”nin Müslüman Toplulukların Edebiyatına Yansıması” adlı antoloji kitabı, Bulgar Bilimler Akademisi Edebiyat Enstitüsü ile Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi tarafından ortaklaşa yürütülen “Kimlik ve Asimilasyon” başlıklı uluslararası projenin bir parçasıdır. Continue reading Mayıs Protestolarının 25. Yıldönümü dolayısıyla bir antoloji kitabı cıktı

1989 göçünün 25.yılı Uluslararası Bulgaristan Sempozyumu

20–21 Haziran 2014 tarihlerinde İstanbul’da İstanbul Üniversitesi Avrasya Enstitüsü Salonu’nda “1989 göçünün 25.yılı Uluslararası Bulgaristan Sempozyumu” düzenlendi.

Sempozyum İstanbul Üniversitesi, Bulgaristan Stratejik Araştırma Merkezi (BG SAM), İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanlığı ve Bulgaristan Türkleri Kültür ve Hizmet Derneği BULTÜRK‘ün ortak girişimleriyle gerçekleşti. Forum körsüsünden Bulgaristan, Avusturya, Arnavutluk ve Türkiye’den akademisyen, uluslararası ilişkiler uzmanı, sivil toplum kuruluşu temsilcileri, yazar ve sanatçılar olmak üzere otuz yetkili değerli konuşma yaptı. Continue reading 1989 göçünün 25.yılı Uluslararası Bulgaristan Sempozyumu

BULGARİSTAN MÜSLÜMAN-TÜRK AZINLIK SORUNLARI

Tarihi çok eski dönemlere uzanan Balkanlar bölgesi jeopolitik yapısı nedeniyle birçok kavmin işgali, yerleşmesi, savaşları ve güç mücadelesine sahne olmuştur. 1352 yılından itibaren Gelibolu üzerinden Balkanlara geçen Osmanlı Türkleri ile bölgeye Türk unsuru hâkim olmuş ve yaklaşık 600 yıl bölgenin adalet timsali olmuşlardı. Continue reading BULGARİSTAN MÜSLÜMAN-TÜRK AZINLIK SORUNLARI

İstanbul’da Bulgaristan Aydınları Zirvesi…

Türkiye’de ilk defa BULTÜRK, Bulgaristan’daki “Mayıs 1989 Ayaklanmalarının Yıl Dönümü” nedeniye “Bulgaristan Aydınlarıyla Büyük Buluşmasının” organize etti. Bulgaristan’dan GERB Milletvekilli Tsvesta Karayanvheva: “Geçmişte yaşanan acıları sararak unutturmak istiyoruz.” Bulgaristan Türkleri Kültür ve Hizmet Derneği Bulgaristan’daki Mayıs 1989 ayaklanmalarının yıl dönümü nedeniyle Bulgaristan aydınlarını bir araya getirdi. Continue reading İstanbul’da Bulgaristan Aydınları Zirvesi…

Bulgaristan Türklerine uygulanan asimilasyon politikaları

Bulgaristan Parlamentosunun geçen yüzyılın 70 li ve 80 li yıllarında ülkede yaşayan Müslümanlara ve Türklere totaliter Jivkov iktidarı tarafından uygulanan asimilasyon sürecini kınaması Bulgaristan’da ve yurt dışında yaşayan Türklerin ve Müslümanların yaralarına bir nebze de olsa su serpmiştir. Bu acı günler hiç bir zaman unutulmayacaktır. Bize göre bu dönemde yapılanlara sadece asimilasyon uygulaması demek yeterli değildir. Continue reading Bulgaristan Türklerine uygulanan asimilasyon politikaları

Komünist rejimin Türklere asimilasyon uyguladığı kabul edildi

Bulgaristan Parlamentosunda Komünist Rejimin Müslümanlara ve Türklere karşı uygulanan asimilasyonu kabul edildi

Bulgaristan Parlamentosunun  Komünist rejim (1944-1989) döneminde Müslümanlara ve Türklere karşı uygulanan asimilasyon kampanyasını kınayan bildiriyi geç de olsa kabul etmesi olumlu bir gelişmedir  ancak yetersizdir.

Continue reading Komünist rejimin Türklere asimilasyon uyguladığı kabul edildi