İsim Denklik Belgesini nasıl alırım?

İSİM DENKLİK BELGESİ

1- İsim denklik belgesi taleplerinin doğrudan ilgilinin yerleşim yerinin bulunduğu Nüfus Müdürlüğüne yapılması halinde, Nüfus Müdürlüğünce, talepte bulunan kişinin Türk vatandaşlığını kazanmadan önceki ad ve soyadının nüfus kaydında bulunup bulunmadığı incelenir, var ise denklik belgesi düzenlenerek verilir.

2- Talepte bulunanın Türk vatandaşlığını kazanmadan önceki ad ve soyadının kaydında bulunmaması halinde, İsim denklik belgesi talepleri, Genel Müdürlüğümüze intikal ettirilir. Genel Müdürlüğümüzce ilgilinin dosyası üzerinden yapılacak inceleme neticesi, kişinin önceki ad ve soyadı bilgilerine ilişkin dosyada yeterli bilgi ve belge bulunması halinde denklik belgesi düzenlenerek verilir. Kişinin önceki ad ve soyadı bilgilerine ilişkin dosyada yeterli bilgi ve belge bulunmaması halinde ise denklik belgesi düzenlenmesi mümkün değildir.

Aşağıdaki dosyayı indirerek örnek dilekçeye ulaşabilirsiniz.

 

İsim Denklik Belgesi

http://www.nvi.gov.tr/Files/File/Vatandaslik/%c4%b0sim%20Denklik%20Belgesi.doc

TÜRK DÜNYASINA ÇAĞRI

Yüz yılı aşkın bir süredir Türk elleri üzerinde bütün Türklerin birleşmesi, bin yılı aşkın süre de yaşanan ve gittikçe derinleşmekte olan suni bölünme ve parçalanmanın ortadan kaldırılması fikri yayılmaktadır. Türklerin bir bütün olarak birleşmesi; yüksek perdeden seslendirilen sosyal bir talebe çevrilmiş, güzel halkımızın bütün tabakalarınca bir zaruriyet olarak görülmüştür.

BAŞLICA AMACIMIZ: TÜRKLERİN BİRLEŞMESİDİR!

Bu amaçla 07.07.2017’de dinî mensubiyet, siyasî mevki, medeni zevk farkı gözetmeksizin en geniş katılımlı; Türk elinin bütün tabakalarının iştirakıyla ve çapı itibarıyla Cengiz Kurultaylarını andıran Büyük Türk Kurultayının toplanmasını teklif ediyorum. Öncelikle belirtmek isterim ki, Kurultay hiçbir siyasî amaç ve menfaat gütmemektedir. Herhangi bir devletin iç işlerine müdahil olmaya kesinlikle karşıdır. Kurultay, herhangi bir halkın ya da dinin aleyhinde değildir. Tek maksadımız bütün Türkler arasındaki ilişkilerin ve işbirliğinin güçlendirilmesi, büyük Türk otağı içinde yıllarca, asırlarca birikmiş problemlerin çözüme kavuşmasıdır. Dünya Türlüğünün birleşmesi, burada siyasî ve devletlerarası birlikten ziyade halk seviyesindeki birliktir. Kurultay uluslararası hukukun esas prensip ve normlarını tanımakta hiçbir devletin içişlerine karışmamayı ilke olarak benimsemektedir. Devletlerimizi olası siyasi engellerden korumak amacıyla Kurultayı, özel kurumlar ile Sivil Toplum Kuruluşları önderliğinde toplamayı zaruri görmekteyim.

Kurultayın çağrılması için her bir Türk elini temsil edenlerden oluşan bir Teşkilat Komitesinin oluşturulması gerekir. Teşkilat Komitesinin danışma organı, her Türk elinin temsil olunduğu Aksakallar Şurası olmalıdır. Teşkilat Komitesindeki her yer, maksatları doğrultusunda kendi şubesini oluşturur. Bu şubeler ise kendi bünyelerinde bulundukları yerlerde bölümlerini oluştururlar. Teşkilat Komitesi, Kurultaya gönderilecek materyallerin hazırlanması için uzmanlar seçer. Komite temsilcilerinin tayin olmasıyla birlikte temsilciler, Türk birliği fikrinin tebliğiyle ve tarihteki gibi her yerde festivaller, ilmi-işlevsel konferanslar yapabilirler. Lakin Kurultay yalnızca toplanıp, eğlenip dağılmak için oluşturulmamıştır. Kurultaya uzmanlarca özel olarak hazırlanmış materyallerile anlaşmaların kabul edilmesi için oluşturulmalıdır. Aşağıda Kurultay için gerekli olduğunu düşündüğüm materyalleri kendi bakış açımla ifade etmeye çalışacağım.

Bütün dünya Türklüğünün tamamı ve her bir Türk eli için ayrı ayrı acil çözülmesi gereken sorunlar vardır. Aksi takdirde, yeryüzünden silinip gitme tehlikesiyle karşılaşırız ve yalnız tarihte kalırız. Türkler bölünmüş olduğu müddetçe bu problemler çözülmemeye devam edecektir. Ancak 19. asrın sonunda ileri sürülmüş birleşme fikri hala hayata geçirilmemiştir.

İsteklerimizle gerçeklik arasındaki farkın objektif ve sübjektif sebeplerini detaylı olarak anlatmak uzun yer tutacak ve gereksiz tartışmalara yol açacaktır. Bu sebeplerden ziyade Türk Birliği için yapıcı teklifler ileri sürmek yeterlidir.

  1. Eskiden, Türk birliğini teklif edenler her bir Türk elinin farklı çıkarlarını ve özelliklerini dikkate almadan hangi bayrak altında birleşileceği hususunu düşünürlerdi. Bizler büyük kardeşler aramıyoruz; sayıdan, güçten, imkânlardan bağımsız aynı haklara sahip ikiz kardeşleriz.
  2. Önceden; birleşmeyi sağlayacak gelişen bir mekanizma teklif edilemiyordu ve bu sahada pratiğe dökülemeyen işlerle karşılaşıyorduk. Bu işler, zaruri olmayan kararları kabul eden, kabul ettiği kararların ise hayata geçirilmesine çalışmayanların bir araya geldiği toplantı, konferans ve kurultaylarla sınırlanmıştır.

Yukarıda ifade ettiğim fikirlerden yola çıkarak büyük İsmail Gaspıralı’nın “Dilde, fikirde ve işte birlik” sözlerini esas aldığımı belirtmek isterim. Bu sözler yalnızca bir slogan olarak değil; Türk Birliğinin formülü, faaliyet planı olarak kabul edilmelidir. Bu kimsenin yakın ya da uzak iradesine bağlı olmayarak bütün Türklerin birleşmesini sağlayacak yegane mekanizma olacak. Bu formülün açılımını ve formül verilerini aşağıdaki gibi belirledim:

  1. Halk kelimesine türlü tanımlar verilmiştir. Tanımlarından bağımsız olarak, halklar arasındaki farkların ve sınırların esas belirleyicisi dildir. İki dilli ve çok dilli halkların olması mümkündür, lakin bu, bir anadiliyle birlikte başka bir dilin de bilindiğini gösterir. Diğer halkın diline, anadilinden daha çok özen gösteren, önem veren bir halk yoktur. Mesela, İngilizce konuşan halkların içine İngilizce bilen halklar da dâhildir. Fransızca konuşanlar kendi dilleriyle birlikte Fransızca da bilenlerdir. Türk dilli halklar anlayışı tamamıyla uydurma, suni ve hiçbir esası olmayan bir anlayıştır. Türkçeyi, Türk dilli halklar değil, Türklerin kendisi konuşmaktadır! Aynı şekilde, Türkler yabancı bir dilden istifade etmemekte; ana dillerinde konuşmaktadırlar. Dilin önemi bu bağlamda dikkate aldığımızda öncelikle kendi dilimizle meşgul olmamız gerekir. Türklerin tarihte yayılma süreci boyunca dilimiz, bugün farklı coğrafyalarda git gide daha çok farklılaşmaktadır. Farklı Türk elleri birbirlerini bazen çok zor anlayabilmekte bazen ise hiç anlayamamaktadır. Türk ellerinin karşılıklı anlaşmalarını kolaylaştırmak için her şeyden önce dilde birliği temin etmek gerekir. Yeni bir dil yaratmaya gerek yoktur, sonuçta dil umumidir. Bazı farkları ve özellikleri dikkate almazsak; lehçelerin, dilin esas ölçülerine, cümle kuruluşuna, dil bilgisine göre birliği ortaya çıkar. Esasen mahiyeti itibariyle fark, aynı olan sözlerin telaffuzundadır.Bu nedenle, birleşmeyi sağlayabileceğimiz, vasıtasıyla dilde birliğe nail olabileceğimiz ve telaffuz farklılığını ortadan kaldırmaya yardım edecek bir sözlük hazırlanmaya çalışılmalıdır. Sözlük üzerinde çalışmaya başlamadan önce, işin çerçevelerini, prensiplerini belirlemek gerekir. Bu sayede hazırlanan sözlüğün pratikteki karşılığının olması sağlanacaktır. Çünkü hedefimiz bilimsel ilgi ya da sözlüğün raflarda yerini alması değildir. Gündelik hayatta uygulanması amaçlanan hedefler çerçevesinde bu çalışma yürütülecektir.

Bilindiği üzere, Türkler iki büyük ana kola ayrılır: Oğuz-Karluk ve Kıpçaklar. Bu anlayış, nispeten küçük kolların varlığını inkâr etmez. Oğuz-Karluk grubunda yurtların sayısı az, ferdi dil taşıyıcılarının sayısı çoktur. Kıpçaklarda ise ferdi dil taşıyıcılarının sayısı az; yurtların sayısı nispeten daha çoktur. Bütün yurtlar için makbul bir sözlüğün hazırlanması bu yurtların her birinden özel dikkat talep eder. Bu hususta bize dahi Türk, Cengiz Aytmatov yardım edebilir. O, Oğuz-Karluk lehçesini esas almayı, söz konusu lehçenin Arapça-Farsça ve diğer yabancı sözcüklerden temizlenmesini, atılan sözcüklerin yerine Kıpçak ve diğer gruplardan alınacak temiz Türk sözcükleri koymayı, diğer lehçelerde böyle sözcükler olmadığı takdirde de Türkçe köklerden yeni sözcükler yaratılmasını teklif etmiştir. Cengiz Aytmatov’un dâhiliği her şeyden evvel kendini burada apaçık gösterir. Aytmatov, Oğuz-Karluk lehçesinin %50’sini Arapça-Farsça ve diğer yabancı kaynaklı sözcükler oluşturur demiştir. Bu da hazırlanacak sözlükte Türk kollarının eşit ölçüde temsil edileceğini gösterir. Önce Türk ellerinin sayısı ve onların hangi kola mensup olduğu belirlenecek. Kırım Tatarları, Kumuklar, Karaçaylar, Balkarlar gibi iki büyük Türk kolu arasında kalmış Türk ellerini sözlüğün maksadı çerçevesinde Oğuz-Karluk grubuna dahil etmek gerektiğini düşünüyorum. Bundan sonra yüksek milli şuura sahip âlimler arasından her bir eli temsil eden filologlar seçilecektir. Filologların toplam sayısı 60 civarında olacak. Onlardan her biri ile ayrı ayrı, işlere göre ödemelerin, işin tamamının zaman bakımından ne kadar süreceğinin belirlendiği, sözlük üzerindeki telif haklarının tüm Türklere indirimin öngörüldüğü hukukî anlaşma imzalanacak. Her bir elin temsilcisinin katılımıyla oluşturulan toplam mahsul ve neticede elde edilen sözlük Türklerin kolektif mülkiyeti olacaktır.

Âlimlerin çalışmaları için rahat bir ortam yaratılabilmesi amacıyla hepsini herhangi bir tatil bölgesinde, örneğin Gürcistan’da toplayıp gerekli imkânları orada âlimler için oluşturabiliriz. Bu safha teknik karakterlidir. Oğuz-Karluk koluna mahsus her bir lehçemizin izahlı sözlüğü uygun söz varlığını tam envanteri yapılmalı, temiz Türkçe sözcüklerle yabancı dillerden alınan sözcükler ayırılmalıdır. Yabancı sözcüklerin olduğu klasör, Kıpçak ve diğer Türk ellerinden olan âlimlerin çalışmaları için onlara bırakılmalıdır. Kalan temiz Türkçe sözler üzerinde bütünleştirme işleri yapılacak. Çeşitli şekillerde telaffuz edilen aynı sözcükler için genel bir telaffuz şekli seçilecek. Genel telaffuz seçim dönemlerinde, gruba dâhil olanlar ile diğer gruplardan olan ve her bir sözcüğün seçiminde ses verme hakkında uzmanca kararlar verebilecek âlimler iştirak edecekler. Tekrar edecek olursak, çeşitli sözcüklerin her biri eş anlamlı gibi sözlüklerde yer alır. Bu konuda Oğuz-Karluk sözlük çalışma grubuna iş düşer. Hatta yalnız Oğuz-Karluklara ait sözcükler değil bütün diğer Türk ellerindeki sözcükler aynı köke sahiptir. Bundan sonra sözlük üzerinde işe doğrudan diğer kolların temsilcisi başlar. Bu kez Oğuz-Karluk grubunun temsilcileri gözlemcilik edecekler. Sözcüklerin Türk dilinde bilinen karşılıklarını alması ve seslerin seçilmesi hakkında fikir ileri sürecekler. Mahiyeti itibarıyla bu teknik işlerin tamamlanması tahminime göre üç ay sürecektir. Lakin neticede elimizde Genel Türk Dili (Öztürkçe) Sözlük olacaktır.

  1. Bir halkın milli alfabesi varsa bu önemli kimlik öğesi onun haklı gurur kaynağı olur. Alfabe, gelişigüzel tesadüflerin, doğaçlamanın neticesinde oluşmaz. Uzun süren yaratıcılığın mahsulü, halkın bütün entelektüel güçlerinin seferber edilmesinin neticesidir. Alfabe kendi başına oluşmuş bir karalama değil, o, derin sırların kodlandığı kozmik bilgi taşıyıcısıdır. Her halk kendi alfabesine sahip olma mutluluğuna erişmemiştir. Ve sahip olan halkların sayısı azdır. Onlardan her biri özel dikkatle alfabelerini korur, alfabeden doğru bir şekilde istifade edilmesine ve alfabenin daha geniş alanlara yayılmasına çaba harcarlar. Bu halklardan biri de bizleriz, Türklerdir. Bizim damgalarımız en kadim ve orijinal alfabelerden biridir ve bir çok alfabeye kaynaklık etmiştir. O belirli formları olan, sade zarif ve en önemlisi bizimdir, temiz Türk alfabesidir. Göktürk alfabesine dönmemiz yollarından çıkan, kendilerini kaybetmiş milletimiz için yol gösterici olacaktır. Birleşmek için ilave bir kimlik unsuru ilave bir argüman olacaktır. Alfabemizin öğrenilmesi ve öğretilmesi zor değildir. Çin ve diğer halkların hiyeroglifleri, Gürcü, Ermeni, Habeş, Tayca, Hint yazılarıyla mukayese edildiğinde ise oldukça kolaydır. Yaşadığımız iletişim teknolojileri çağında basılmış tüm yazılı materyalleri damgaya çevirmek mümkündür. Türkler kendi yazılarından damgalardan istifade edeceklerdir. Öztürkçe sözlük de asil Türk yazısıyla, damgayla basılacaktır.
  2. Bütün Türklerin zayıf yanı, yarattıkları muhteşem tarihlerini yabancıların kaleme almasıdır. Bu, Türk birliğinin aleyhinde özenle hazırlanır ve yürütülen tahribat emelleri doğrultusunda yapılır. Tarihimizi sahteleştirirler, birbirimize karşı gösterirler, sahip çıkılmayacak değerleri yüceltip benimsememiz gerekenleri ise unutturmaya çalışırlar ya da önemini azaltmaya çalışırlar. Maddi ve manevi tarihimiz, onu araştıracak, öğrenecek, faktörleri gerçekçi bir şekilde değerlendirecek, birçok sırrı gün yüzüne çıkaracak evlatları, Türkleri bekliyor. Bütün Türkleri birleştirecek en önemli amillerden birisi de bizim ortak tarihimizdir. Ortak Türk Tarihimizi yazarak, Türklerin uyuyan kalplerini birkaç yüzyıllık uykudan uyandırabilir, ortak geçmişimize merak uyandırabilir, insanlarımıza Türklük şuuru telkin edebilir, millî şuuru inkişaf ettirebiliriz. Bu meselenin yerine getirilebilmesi için her bir Türk elinden yüksek milli ruha sahip, ortak Türk Tarihi üzerinde ciddi şekilde çalışmaya hazır olan güzel tarihçi âlimlerimiz vardır. Aynı uzman filolog grubunda olduğu gibi, onlarla da önceden uygun anlaşmalar imzalayarak, onlara uygun iş ortamı yaratabiliriz. Bu işbirliği sayesinde hazırlanan kitap geniş okuyucu kitlesi için faydalı olabilir, okullarda okutulabilir, hatta hem orta hem de yüksek okullarda ayrı bir bilim dalı gibi öğretilebilir. Tarihi bu şekilde ele almak Türklerin birbirleriyle yakınlaşmasına kaçınılmaz olarak yardım ederdi. Bu tarih de damgayla Öztürkçe sözlük esasından yazılacak.
  3. Çağdaş dünyamızda halkların ya kendine has dinleri var ya da seçmiş oldukları dinleri kendilerine uyarlamışlar ve yaşam şartlarına uygun hale getirmişlerdir. Dünyaya farklı bakış sistemi, yalnız bir halka mahsus özel dünya görüşü olarak din; halkı birbirine kenetleyen, bütünleştiren, yüzyılların, binlerce yılın geçmesine bakmadan, halkın korunmasına, devamlılığına yardım amillerden biridir. Yaradan ile münasebeti, Onunla karşılıklı alaka, sistem ve usulleri insanların gündelik hayatında, halkların dünyadaki yerinde kendi akislerini taşır. Lakin Türklerin bu meselede dünya halkları arasında farklı bir yeri var. Bizim kardeşlerimiz arasında farklı dünya dinlerine mensup olanları var. Dünyadaki bütün inançlarda kendi temsilcilerimizle temsil edildiğimiz söylenebilir. Bu durum Türklerin farklı inançlar arasında ve farklı halklar arasında köprü olma rolünü güçlendirir. Böylece, biz kolayca insanlığın uygarlıklar arası buhrandan çıkış yolu bulabilmelerine, halkların ortak dil oluşturmasına, barışın ve bütün dünyada tehlikesizliğin temin edilmesine yardım edebiliriz. Aynı zamanda sadece bize has olan dünya görüş sistemimizin Göktanrıcılığın olduğunu dikkate alırsak, bu amil bizim bütün halklar için köprü, hayırsever ve adalet taşıyıcısı mevkimizi daha da güçlendirir. Türkler tarihte bütün inançlara ve dünya görüşlerine hoşgörülü olması ve itinalı münasebetleriyle farklılaşır. Bizim için makbul olmayan bir inanç yoktur, hiçbir din günah değil, hiçbir halk değersiz değildir; biz herkesi, kendimizle beraber Tanrının yarattığı olarak gördük. Göktanrıcılık Türklerin genel beşeri, medeni, felsefi, entelektüel hazineye önemli bir hazineleridir. Göktanrıcılık Türk ruhunun, Türk karakterinin, Türk gücü ve muhteşemliğinin kısacası Türk’ü Türk yapan her unsurun şekillenmesinde rol oynamıştır. Türkler için bir başka alternatif de ecdadımızdan miras kalmış bu dünyada derin, zengin bakışlar sisteminin dünya Türklerinin birleşmesinde vasıta olarak bize yol göstermesidir.Bu amaçla, ilgilenenler için en farklı sorulara cevapların verildiği Altın Bitiğin; “Göktanrıcılığın Altın Kitabı”nın hazırlanması amaçlanmaktadır. Bu kitabın hazırlanması için hayatın muhtelif sahalarından; filozof, sosyolog, etnograf, tarihçi ve edebiyatçılardan meydana gelen birliklerin oluşturulması gerekir. Bu iş Türklerin birleştirilmesi istikametinde en önemlilerinden biridir ve bunun zamanından yerine getirilmesi için daha büyük bir özen, dikkat ve ciddiyet lazımdır. Türk ellerinde bunun için gerekli olan entelektüel ve ilmi potansiyel vardır. Filolog ve tarihçilerde olduğu gibi burada da önce bu işe çağırılacak âlimler belirlenecek, işlerinin karşılığında alacakları ücretlerin, iş çerçevesinin belirlendiği, işin tamamlanması için verilecek sürenin olduğu vs. anlaşma imzalanacak. Kitabın yazarlarının adı kitapta olmayacak, onlar anlaşma şartlarına uygun olarak telif haklarından Türk birliği için imtina edecekler. Altın Bitik, yalnız Öztürkçe sözlük esasında ve damgayla yazılacak. Yukarıda dört maddeyle ifade edilen bütün işler yerine getirildikten, bütün materyaller hazırlandıktan sonra kabul edilmesi için onları teklif edeceğimiz Kurultaya gidebiliriz. Kurultayda bu dökümanlar kabul edildikten sonra Türk Dünyası İş Adamları Birliğinin, Türk Dünyası Kadınlar Birliği, Türk Dünyası Gençler Birliğinin, Türk Dünyası Sanatkârlar Birliğinin (her medeniyet sahasındaki birlikler mümkündür), Türk Dünyası Bilim Adamları Birliği (her bilim sahasında farklı birlikler mümkündür), böylece bizim yurtlarımızda var olan bütün inanç ve mezheplerin temsil edildiği Dini Şuranın oluşturulmasına özel önem verilmelidir.

Bu çağrı Türklerin birleşmesi maksadıyla ciddi tartışmalar ortaya koyabilecek projedir ve büyük milletimizin kaderine ilgisiz kalmayan herkesi onun müzakeresine iştirak etmeye, ona katılmak, burada ifade edilen fikre kendi değerlendirmelerini bildirmeye davet etmektedir. Herkesten bu çağrının yaşadığınız ülke ve bölgelerin dillerine çevrilmesine ve mümkün olduğu kadar geniş coğrafyalara yayılmasına yardımcı olmanızı rica ederim.

 

Saygılarımla.

ibrahim-moskova

                                                                       İbrahim Halil Neriman oğlu BALAYOĞULLARI

İbrahim XəlilNəriman oğlu Balayoğulları

07.06.2016

 

Qutsal HAN TANRI, QAZAX ELİ ilə QIRĞIZ ELİNİN

birləşdiyi yer e-mail: inbalayogullari@gmail.com  ;  Skype: inbalayogullari

Avrasya Tüneli’ni Sürücüler Nasıl Kullanacak?

Avrupa ile Asya’yı Marmaray’dan sonra Boğaz’ın altından 2. kez birleştiren Avrasya Tüneli, 20 Aralık’ta açılacak. Günde 130 bin araç Kazlıçeşme-Göztepe arasındaki 100 dakikalık yolu 15 dakikada alacak.

Avrasya Tüneli'ni Sürücüler Nasıl Kullanacak?

Star’ın haberine göre, iki katlı Avrasya Tüneli, 20 Aralık’ta hizmete giriyor. Asya ile Avrupa’nın Marmaray’dan sonra Boğaz’ın altından ikinci buluşması olan Avrasya Tüneli’nin temeli 2011’de atıldı. 1 milyar 245 milyon dolara Yap-İşlet-Devret modeliyle hayata geçen tünel yerin 160 metre altına inşa edildi. Yaklaşım yollarıyla toplam uzunluğu 14.6 kilometre olan Avrasya Tüneli, Kazlıçeşme-Göztepe arasındaki 100 dakikalık yolu 15 dakikaya indirecek.

3 aşamalı tünel

Avrasya Tüneli, ‘Avrupa’, ‘Boğaz’ ve ‘Anadolu’ olmak üzere üç ana bölümden oluşuyor. İki katlı olarak inşa edilen Avrasya Tüneli’ne hem Avrupa hem de Anadolu Yakası’ndan girilip çıkılabiliyor. Avrasya Tüneli’nin üst katından Kazlıçeşme’den Göztepe’ye, alt katından ise Göztepe’den Kazlıçeşme’ye gidiliyor. Avrasya Tüneli’nin jeolojik tabanı Türk mühendisleri tarafından tasarlanan özel köstebek ile delindi. Tünelin üzerinde 27 metrelik kayalar var, yani tünel İstanbul Boğazı’nın 61 metrelik su kütlesinin altında yer alan 27 metrelik kayanın altına, oyularak yapıldı. Ayrıca Avrasya Tüneli’nin en derin noktasında bulunan baz istasyonu ile cep telefonları çekecek.

4 dolar +kdv

Günde 130 bin aracın geçmesi planlanan Avrasya Tüneli’nin geçiş ücreti otomobiller için 4 dolar + KDV ile minibüsler için 6 dolar + KDV.

Yüksek güvenlik devrede

Avrasya Tüneli yüksek güvenliğiyle de ön plana çıkıyor. Tünelde 24 saat boyunca güvenli, sağlıklı ve kesintisiz trafik akışı için gelişmiş sistemler devreye alındı. Her 300 metrede bir yukarı çıkış alanları konulurken, kazalar için de tünelde birçok revir odası tasarlandı. Aynı zamanda tünel, deprem ve tsunami risklerinden etkilenmeyecek yapıda inşa edildi. Tünelin bir katında yangın çıkması durumunda da öteki katına sıçramayacak şekilde özel malzemeler kullanıldı. Yine tünelde, her noktanın 7 gün 24 saat izlendiği kapalı devre kamera sistemi, olay algılama sistemleri, haberleşme ve ihbar sistemleri yer aldı.

Avrasya Tüneli Projesinin İsmini Halk Belirleyecek!

Sürücüler tüneli nasıl kullanacak?

Avrupa yakası

Avrasya Tüneli’ne Avrupa Yakası’nda Kazlıçeşme’den giriliyor ve yerin üzerinden devam ediliyor. Kennedy Caddesi üzerinde 4 gidiş ve 4 geliş olarak düzenlenen yol, 5.4 kilometre boyunca Samatya ve Yenikapı’dan geçerek Cankurtaran’a kadar uzanıyor.

Boğaz geçişi

Cankurtaran’da ise Boğaz’ın altından geçen tünel bölümü başlıyor. Toplamda 5.4 kilometre uzunluğundaki tünel, farklı teknikler kullanarak İstanbul Boğazı’nda deniz tabanının aşağısına inşa edildi. İki katlı tünelin bir katı gidiş bir katı ise geliş olarak kullanılıyor. Cankurtaran’dan girilen tünele Anadolu Yakası’nda Harem’den çıkılacak.

Anadolu yakası

Harem’den sonra Eyüp Aksoy Kavşağı’na çıkacak sürücüler buradan Acıbadem, Hasanpaşa, Uzunçayır ve Göztepe’ye ulaşabilecek. 3.8 kilometrelik bu son bölüm boyunca iki adet köprülü kavşak inşa edilirken yol da 4 ve 5 gidiş geliş olarak yeniden düzenlendi.

Avrasya Tüneli'ne Kamulaştırma Düzenlemesi

Türkiye’de 326 Diri Fay Hattı Var

Türkiye Diri Fay Haritası’na göre; ülkemizi etkisi altına alan diri fayların sayısı 150 iken; güncelleme çalışmaları ile bu sayı 326 oldu.

Jeoloji Mühendisleri Odası Kayseri Temsilcisi Bülent Üzeltürk, ”Türkiye Diri Fay Haritası’na göre; ülkemizi etkisi altına alan diri fayların sayısı 150 iken; güncelleme çalışmaları ile bu sayı 326 olmuştur. Söz konusu diri faylar, alt segmentleri ile birlikte değerlendirildiğinde deprem üretebilecek fay sayısının yaklaşık 485 olduğu ortaya çıkmaktadır” dedi.

İl Temsilcisi Bülent Üzeltürk, 12 Kasım 1999’da Düzce’de, İzmit depreminden 87 gün sonra yine büyük bir deprem yaşandığını anımsattı.

Jeoloji mühendisi Üzeltürk, ”Yıkımlara ve can kaybına neden olan Düzce depremi ülkemizi kısa aralıklarla vuran deprem afetinin kendini unuturmayacağının acı bir habercisi gibiydi. Stabil olmayan yeryuvarı, dünyanın değişik noktalarında hala her an depremler meydana getirmektedir. Ülkemizde son yüzyıldaki aletsel dönemde, 1939 yılında 7.9 büyüklüğünde Erzincan Depremi, 1953 yılında 7.4 büyüklüğünde Yenice-Gönen (Çanakkale) Depremi, 1912 yılında 7.3 büyüklüğünde Mürefte (Tekirdağ) Depremi, 1999 yılında 7.4 büyüklüğünde Marmara Depremi yine 1999 yılında 7.2 büyüklüğündeki Bolu-Düzce Depremi ve daha onlarca sayıda büyük ölçekli depremler meydana gelmiştir” ifadelerine yer verdi.

Türkiye’nin, jeolojik konumu nedeniyle dünyada deprem tehlikesi en yüksek olan ülkelerden birisi olduğunu vurgulayan Üzeltürk, şunları kaydetti:

”Türkiye’nin yüzölçümü olarak yüzde 92’si, nüfus yoğunluğu olarak yüzde 95’i deprem kuşağında yer almaktadır. ‘Türkiye Diri Fay Haritası’na göre; ülkemizi etkisi altına alan diri fayların sayısı 150 iken; güncelleme çalışmaları ile bu sayı 326 olmuştur. Söz konusu 326 olan diri faylar, alt segmentleri ile birlikte değerlendirildiğinde deprem üretebilecek fay sayısının yaklaşık 485 olduğu ortaya çıkmaktadır. Kayseri’de aletsel dönemden önceki yıllarda meydana gelen 240 yılı, 1205 ve 1717 yılı Kayseri merkezli, 1835 yılında ise Develi merkezli depremler ile son yıllarda meydana gelen depremlerde göstermektedir ki şehrimiz; bir deprem kentidir. ‘Güneşli Depremi’ Kayseri kentinin 1940 yılındaki Erciyes ve Yeşilhisar depremlerinden sonra son aletsel dönemin en büyük depremidir. MTA tarafından 2012 yılında yayımlanmış olan Türkiye Diri Fay Haritası’na göre; Kayseri’yi etkisi altına alacak olan ‘Ecemiş Fayı’nın dışında ve ‘Sarız Fayı’ da aktif bir fay olarak güncellenmiştir. Ülkemizin bir deprem ülkesi olduğu bilinci anlayışında, unutmadan ve rehavete kapılmadan devlet ve birey olarak asgari sorumluluklarımızı yerine getirmek durumundayız. Afetlere hazırlıklı olmalıyız.”

Bulgaristan Yabancılar Yasası Kabul Etti.

tel orgu bg 

Hiç bir ülkenin vatandaşı olmayan kişilere “apatrid” denecek.

Bulgaristan Cumhuriyeti halk meclisi YABANCILAR KANUNU kabul etti.

Kendi ülkelerindeki vatandaşlık haklarını yitiren ve başka bir devlette vatandaşlık hakkı alamayan kişilere bundan böyle “apatrid” statüsü tanınacak.

 

Yasa değişikliği, 1954’te kabul edilen ve Bulgaristan Cumhuriyeti tarafından onaylanan, Hiçbir Ülkenin Vatandaşı Olmayan ve Vatandaşlık Hakları Olmayan Kişilerin Azaltılması Sözleşmesi’ne göre, hiçbir devletin vatandaşı olmayan kişiler için “apatrid”  kavramı kullanılmasını ve bu kişilerin hukuksal durumunu düzenlemeyi öngörüyor.

 

Vatandaş hakkı olmayan kişilere İç İşleri Bakanlığı “GÖÇ’ Müdürlüğü statü tanıyacaktır.

 

Ülkemiz sınırları içinde fiilen bulunan ve elinde olmayan sebeplerden dolayı ülkeyi terk edemeyen yabancıların ikamet süresinin yasal olarak uzatılması olanakları yeniden sağlanıyor.

 

Bundan böyle sınır makamları da insancıl nedenlerle bir defalık olmak üzere 15 günlük kısa süreli ikamet vizesi verebilecek.

 

Böylece vize dilekçesinin reddedildiği durumları değerlendiren mahkemelerin yetki alan sınırları açıklık kazanmıştır.

 

Yapılan yasa değişikleriyle, yasalara göre mutlaka bulunması gereken yolculuk evrakları ve zorunlu Bulgar vize kontrolü istemini uygulamayan,  Bulgaristan’a ve Bulgaristan’dan yabancı yolcu taşıyan şoförlere kesilen asgari cezanın 6 000 levadan 3000 levaya indirilmesi yasallaşmıştır.

 

Ülkede ticaret yaptıklarını gerekçe göstererek uzun vadeli vize için aday olan kişilere tam iş günü uygulayan 10 işyeri açma istemi yasallık kazanmıştır.

Tercüme *Alıntı Vesti bg

Edebiyatımızda Etnik Motifler

Avsin Avşin BALKAN

Konu: Biz edebiyatı olan bir halk topluluğuyuz

BGSAM yayınları olarak 5 bölümlü bir yazı dizimizle özgün edebiyatımızın etnik motiflerine değinmek istiyoruz.

Bölüm 1.

Başlıca Bulgaristanlı Türk halk edebiyatı üzerine, yerli bir özgün Türk edebiyatı duğuyor. Kuşkusuz Türkiye ile Bulgaristan edebiyatları, tüm kültür alanlarında olduğu gibi, yerli Türk edebiyatımızı da doğal olarak etkiliyorlar. Ancak gelişme sürecinde kendine özgü nitelikler kazanarak göreceli özgün bir edebiyat durumuna geliyor. Bu edebiyat bizim estetik değerlerimizi, mizaç, etnik bilinç ve beğenilerimizi yansıtıyor. Adına da Bulgaristan Türkleri Edebiyatı dedik. Tarihi 93 Harbinden başlayarak günümüze kadar uzanır ve bilinçlenme, dirilme ve savaşabilecek duruma gelmemizde güçlü kılıç kalkan rolü oynamıştır.

İlk dönem ve seçkin temsilcileri.

1877 – 78 Plevne Savaşından Birinci Dünya Savaşı’na kadar Bulgaristan Türk Edebiyatı biçimlenme döneminde duruyor. Âşık Hıfzı, Hüseyin Raci Efendi ve diğer yazarlar, halkın savaş yıllarındaki ızdıraplarını ve tanık oldukları olayları yansıtıyorlar.

Yerli Türk edebiyatı, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları arasındaki dönemde tam anlamıyla ortaya çıkıyor. Aralarında Aliosman Ayrandoruk (1878 – 1952), Mehmet Con (1885 -1974),  Mustafa S. Alyanak  (1890 – 1966) , Mehmet Behçet Perim  (1896 -1965) , Haydar Baba ((1871 – 1956) , Mehmet Fikri (1909 – 1941)  vb ozan ve yazarların bulunduğu yeni bir yaratıcılar kuşağı ortaya çıkıyor. Yerli edebiyat Türk olarak zenginleşiyor. Şiir ile birlikte öykü ve sahne yapıtları yayınlanıyor. Ama şiir egemen konumunu koruyor. Biçim ve içerik bakımından edebiyatımız halk yaratıcılığı havasını koruyor.

Bulgaristan Türk Edebiyatı, Tüm kültürlerimizle birlikte totaliter sosyalizm döneminde iki gelişim aşamasından geçiyor.

Olgunluk aşaması ve sivrilen temsilcileri.

1944’ten 69’lıyılların sonlarına kadar geçen sürede olgunluk aşamasına ulaşıyor. Eski yaratıcı grubuna Selim Bilal (1915 – 1987), Hasan Karahüseyin (1925 -1990), Sabahattin Bayram (1931 -2013), Ahmet Şerif (1926 – 2000), Recep Küpçü (1934 -1976), Mefküre Mollova (1927 -2009) ve başka yazar ve ozanlar katılıyor. Bu kuşak, çağdaş dünya görüşüne ve estetik düşünceye sahip. Dilleri daha zengin, söylemleri taze ve renkli. Bunlar edebiyatımıza yeni konu ve poetikayla, çağdaş renkler katıyorlar. 1950’lerin sonlarına doğru yaratıcılık sürecini, totaliter sosyalizmin ilk yıllarında dayatılan ideolojik klişelerden ve basma kalıp söylemlerden kurtarma  denemelerinde bulunmaya başlıyorlar. Edebiyatın tüm türlerinde eserler yaratılıyor, yayınlanıyor. Serbest şiir biçimi yaygınlaşıyor. Öykü sanatı, olay örgüleri, teknik ve anlatım dili geliştirilerek, olgunluk aşamasına ulaşıyor. Kısa Öyküde Muharrem Tahsin (1929 -2007), Ahmet Tımış (1926 – 2007) ve başka yazarlar önemli sanat değeri olan önemli yapıtlar ortaya koyuyorlar.Sabri Tata’nın  (1925 – 2010) Güneş Doğarken adlı yapıtıyla çağdaş anlamda romancılık başlamış oluyor. Onu Halit Aliosman (1932)  izliyor. Turhan Rasi (1942), Yusuf Kerim (1922 – 2007), Mehmet Bekir  (1932) ve diğer yazarların yapıtlarıyla mizah yeni bir aşamaya ulaşıyor. Bu dönemde çocuk edebiyatı gelişerek edebiyatımızda başlı başına bir kol durumuna geliyor. Ahmet Şerif, Nadiye Ahmet (1931), Nevzat Mehmet (1933), Muharrem Tahsin, İsmail Çavuş (1940) vb yazarlar bu alanda seçkin yapıtlar ortaya koyuyorlar.

Demokrasi rüzgârında yeniden canlanma.

Edebiyatımız demokrasiye geçiş yıllarında yeniden canlanmaya başladı. Önceki aşamada ustalaşan yazarlar – Ahmet Şerif, Ömer Osman, Sabahattin Bayram, Mehmet Çavuş, Niyazi Hüseyin, Sabri Tata, Naci Ferhad (1940 – 2013) Muharrem Tahsin, İsmail Çavuş, Sabri Alagöz, Ahmet Emin vb birçok yeni yapıtlar yayınladılar. Bu yapıtların bazıları zorla kimlik döneminde yazılmış, ama yayınlanamamışlar. Yeni aşamada Mustafa Bayramali (1938) gibi yetenekli öykü yazarları da belirdi.

Edebiyatımızda demokrasiye geçiş döneminde yeni isimler de belirdi. Aziz Sakir-Taş (1985), Haşim Akif (1946), Kamil Topçu (1985), Nurten Remzi (1964). Nurdan Çete (1975), Melis Aziz (1995)  ve başka genç kalemler yaratıcılık sürecine yeni soluk katıyor ve onun yeni bir aşamaya ulaşmasına katkıda bulunuyorlar.

Doksanlı yılların dorukları

Geçen Yüzyılın 90’lı yıllarında ve XXI. yüzyılın başlarında yayınlanan edebi yapıtlarda totaliter sistemin sosyalist gerçekçilik biçiminde dayattığı ideolojik şemalara rastlanmaz. Yaratıcılar tasarım, sanatsal fikir ve duygularını özgürce dile getirmekte, çok taze anlatım biçimleri kullanmaktadırlar. Yapıtları estetik bakımdan daha nitelikli, biçimleri daha yetkindir.

Böylece tarihsel gelişim sürecinde Bulgaristan’da yavaş yavaş özgün bir Türk edebiyatı oluşuyor. Kuşkusuz o, klasik Türk edebiyatına özgü nitelikleri taşıyor. her şeyden önce yapıtlar edebi Türk dili, gece vezni ve kafiye ile örülüyor. Aynı zamanda Bulgar ve dünya edebiyatından etkileniyor.  Ama özü, Bulgaristan Türkünün duygularını, düşünce, özlem ve felsefesini yansıtıyor.

Günümüz şiirinde özellikler

Günümüz aşamasında ebedi yapıtlardan en iyi şiirin geliştiği bir gerçektir. Onu nesir, özellikle öykü izliyor. Roman türü hala başlangıç sürecini tamamlama sürecinde. Mizah yapıtları hem halk yaratıcı geleneğini sürdürüyor, hem de yaşamdan yeni süjeler alarak gelişiyor. 50’li yıllarda kaleme alınan piyesler daha fazla bir perdelik olup güncel yaşamı yansıtıyorlar.

Yapıtların ebedi ve estetik nitelikleri yavaş yavaş gelişiyor, yaratıcılar daha renkli bir dil kullanıyorlar. Motifleri Türk halkının yaşamından, sosyokültürel durumundan kaynaklanıyor. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları arasındaki dönemde sosyal ve kültürel kalkınmanın nesnel gerekliliği, Anadolu’ya göç edenlerin göç sılası gibi konular izleniyor. Ozan ve yazarlar, yapıtlarında doğup yetiştikleri bölgenin doğa güzelliklerinin betimliyorlar.

Yeni Türk edebiyatında, yukarıda belirtilen konularla birlikte, barış, hoşgörü, adalet, erdemler gibi genel insani sorunlar da ele alınmaktadır.

Bulgaristan Türkleri edebiyatı, bir yandan topluluğumuzun estetik duygularını, yaşam felsefesini yansıtmakta, öte yandan okul ile birlikte , etnik kimliği güvence altına almaktadır. Yeni Osmanlıların ve Genç Türklerin görüşleri, 1920’lerde de Atatürkçü düşünceler; edebiyatçıların ve özellikle belirli bir zaman bugünkü Bulgaristan Topraklarında yaşayan ve çalışan Ahmet Suavi ve Ahmet Mithat’ın yapıtları eğitim sistemi ve basın aracılığı ile halkımızın daha uyanık kesimlerine ulaşıyorlar. . Türkçülük ve ulusçuluk fikirleri aydınlar arasında yayılıyor ve kök salıyorlar. Bunların etkisiyle Türk topluluğunun etnik bilinci oluşup gelişmeye başlıyor. Bilindiği gibi, öz bilinçten yoksun bir ulusal ve etnik topluluk var olamaz.

Bulgaristan Türkleri Bilincine Doğru adımlar

Ulusal fikirler edebiyatımıza Mustafa Alyanak, Mehmet Behçet Perin, Aliosman Ayrantok’un yapıtlarıyla girmiştir. Bunların yaratıcılığı yerli Türk edebiyatında yeni bir çığır açmıştır. Etnik ve kültürel kimliğin oluşturulup geliştirilmesini amaç edinen ekolün ortaya çıkmasında M. Alyanak’ın şiir, öykü ve makaleleri önemli rol oynamıştır. Örneğin “Çobanın Rüyası” şiirinde ozan, ulusal geleneklerin giderek unutulmasından tedirgin olduğunu, bunları geleceğe taşıma özlemini dile getirmektedir.  Söz konusu çığırın açılıp gelişmesinde A. Ayrantok’un katkısı çök önemlidir. Ozanın kanısınca, kültürel kimliğimizin geleceği hurafelerden arınmamıza bağlıdır. “Be Yahu” adlı şiirinde fen ve sanat mektebini cennette benzetmiştir. .

Bu ekolün yaratıcıları arasında en seçkin ozan olarak Mehmet Behçet görülmektedir. Ozanın ulusal ve kimlik ülküsüne tutkusu en açık biçimde “Tunalılar Marşı” adlı şiirinde betimlenmiştir.

 

“Biz Tunalı Türk oğluyuz

Azmimizde er oğluyuz,

Bilgi, soydaş, hak için biz

Ölümlere yeminliyiz.…”

Devam edecek.

Kaynak: İbrahim Yalımov “Bulgaristan Türk Topluluğunun Etnik-kültürel ve Dinsel Kimliği” Sayfa 163-166

“Altın Binyıl” Ödülü

ertas-cakr

Ertaş ÇAKIR

Konu: Çok tuhaf şeyler olmaya başladı.

Geçen hafta Sofya seçime gidilecek mi, meclis paydos edilecek mi, geçici hükumet başbakanı kim olacak gibi derin yufka, köpüklü köpüksüz dalgalarla çalkalanırken, terapist olarak çalıştığım Tekirdağ’da bilgisayarıma düşen bir haber beni şok etti.

Eğitim öğrenim gördüğüm Bulgaristan’ı çökerten ana çıbanbaşı olan “Multigrup” adlı hırsızlar kulübünün Yönetim Kurulu Başkanı;

Başbakan Lüben Berov (1992 -1994) hükumetinde Bakanlar Kurulu Genel Sekreteri;

Bulgaristan Türklerini doğduklarına pişman eden Ahmet Doğan’ın çok yakın dostu ve

Halen Bulgar istihbaratına Türklere, Çingenelere ve Pomaklara karşı çalışacak köstebek eğiten “Yniversitet po Biblitekoznanie i İnformatsionni Tehnologii” – Sofya (Kütüphanecilik ve Bilgi Teknolojileri Enstitüsü” Rektörü Prof Stoyan Dençev’in EDİRNE ŞEREF SAKİNİ ilan edilmesi beni ŞOK etti. Önce şehirdeki kiliselerin birine yeni bir çan almıştır diye düşündüm. Bulgaristan’da çan yapan atölye olmadığı aklıma geldi. 1878’de Ruslar Tuna’yı geçerken beraberlerinde getirdikleri Tula silah fabrikasında dökülmüş çanları suya düşürmemek için bayağı zahmet çekmişlerdi, sonra camilerimizi gördüklerinde, biz bu Allah evlerinden büyük kilise inşa edemeyiz, minareleri yıkıp kubbelerine birer çan takalım ve olsun bitsin demişlerdi. Doğrusunu isterseniz Edirne Belediye Başkanına kimin telefon ettiğini de bugüne kadar öğrenemedim. Yoksa onun kökleri de mi bizim Trakya’dan onu da bilmiyorum. Yoksa bu adamdan bir beklediğimiz mi var?

 

Ben bunları düşünürken, “Balkan Haberleri Seti” nden yeni bir haber gelip ekrana kondu.

Bulgaristan’da hem Birinci Borisov hükümetinde (2009 – 2013) Kültür Bakanı olan, hem de İkinci GERB hükümetinde (2014 – 2016) ikinci defa Kültür Bakanı olan yerli Türklerden, heykeltıraş Vejdi Raşidov’un yukarıda adı geçen “köstebek yetiştirme enstitüsünde”  Profesör olan Dimitır İvanov’u, Bakanlığın en yüksek ödülü olan “Altın Binyıl” ödülüyle taltif etmesi ise beni iyice sarstı.

 

Köstebek yetiştirme merkezinde Profesör.

Olay şöyle ki, şimdi Profesör maskesi ardına gizlenen D. İvanov totaliter komünizm yıllarında Bulgar istihbaratının “Altıncı Şube”  adıyla bilinen ve Bulgar İç İşleri Bakanlığı – gizli servis “DS” ve Sovyetler Birliği Dış Casusluk Devlet Komitesi (KGB) arasındaki ilişkileri, koordinasyonu ve ortak çalışmaları yürüten ve yöneten istihbarat şubesinin Müdürlüğü’nü yapmıştır. 1970-72’de Pomak Müslümanlar ve 1984–1989 yılları arasında Bulgaristanlı Türklere total saldırıya geçen kolluk güçlerinin uyumlu hareketlerini kontrol eden odur. Ahmet Doğan’ın güvenilir bir baş köstebek olarak KGB’ye hediye edilmesi de onun aklına yatmıştır. 1990’dan sonra Bulgaristan Sosyalist Partisi’nin yayın organı “Duma” gazetesi D. İvanov’un parası ve emriyle basılıp dağıtılıyor. Altıncı Şubenin halka ettiği zulmü şahsında simgelediği işin lakabı “gestapodur”. Almancadan alınmış ve Nazi Almanya’sında suçsuz insanlara yapılan eziyetin tümünü birden ifade etmek için kullanılan bir kavramdır. Bugün artık Bulgaristan’da totalitarizm “kahramanlarının” ödüllendirildiğini de gördük. Bu madalyaların en iğrenç Bulgarların yakasına döneklik başbuğuna yükselmiş Türk aydınlara taktırılması da artık şaşmamak gerekir. İradesizliğe ulaşmak bir dibin dibidir. Sinek mi, sivrisinek mi, yoksa eşek sineği mi soktu?! Hep bir.

 

Biz bugün artık totalitarizm döneminde Bulgaristan Türkleri arasından ajan oltasına takılan 3 016 kişinin daha sonraki hayat yolunu bu Şubenin teşvikleri ve yönlendirmesiyle seçtiğine inanıyoruz. Çünkü ne değişen bir şey oldu ne de başka bir yol var! Daha 1990 Haziranında Bulgaristan Büyük Millet Meclisi sandalyelerine yayılan 24 milletvekili arasından altısının VI. Şube ajanı olduğunu yine bu profesörün eserlerinden öğrendik. Biliyoruz çünkü Dimitar İvanov “Altıncı Şube” adlı kitabında onların kimliklerini bacağı ipe bağlanmış ve çamaşır teline asılmış kurbağa gibi sergiledi. O gün bu gün bildiği işi yapmaya devam eden ve “Kütüphaneci Enstitüsünde” “köstebek” yetiştirmeye devam eden ve bu işte iyice ilerleyince demokrasi koşullarının en parlak profesörü olan Albay İvanov’un birden bire Vejdi Raşidov’un elinden Kültür Bakanlığı ödüllerinin ödünlü alması çok ilginç olmalı. Son günlerde havanın iyice soğuması, Sofya Kültür Bakanlığı sokağını kar kaplamış olması ve bazı yarım kalmış sıva boya işlerinden ötürü sokağın trafiğe kapanması, genelde her işinden sonra yuhalanan Bakan Raşidov’un bu defa ucuz atlatmasına vesile olmuş.

 

Belli ki, bu adam sütten çıkma ak kaşık değil.

Rumeli’nin sevilen ses sanatçısı Kadriye Lativova’nın oğlu olan ve anasının erken ölümünden sonra Bulgaristan Komünist Partisi’nin kanadı altında eğitim alan ve hayat yolu bulan Vejdi Raşıdov, 1985 yılının Ağustos ayının beşinde Sofya’da Vatan Cephesi Milli Konseyi binasında “Bulgarlaştırma Bildirisini Kabul Eden” –tüm evrakları imzalayan – 8 aydından biridir. Orada attığı imza onun hayatını değiştirmiş, bir yandan Bulgar olmayı kabul ederken, 1989’un sonunda “Ulusal Uzlaşma Komitesi”ne katılmış, ardından Ahmet Doğan ve “Multigrup” gözdesi olmuş, “Mutlak” ilan edilmiş, hiçbir şey yapmasa da onlarla birlikte gece çapulculuğuna katılmış ve hiçbir partiye üye olmadan sihirbaz şapkasından barış güvercini çıkar gibi, Kırcaali’den “bağımsız” milletvekili çıkınca kendini bakan koltuğunda bulmuştur. Bakanlıkla şereflendirilmesi Kırcaalide HÖH-DPS kalesini delen ilk Türk milletvekili oluşuna ödül olduğu gibi, Bulgaristan Türk Kültürüne kesin ve ezici bir darbe indirmesi için önü alınmaz bir teşvik de olmuştu. Annesinin ekmek teknesi olan Kırcali Tiyatrosu sahnesinden aktrislerin yarısını sokağa atan odur. Sakallı yüzü gerçekleri gizlese de, onun derin devlete sımsıkı bağlı olduğunu gösteren birçok olay oldu. Baş Müftülüğün mülkü olan ama geri alınamayan cami, okul, medrese, mescit, hamam, bezensen vb mirasımızın mülkümüze geçmesine engel olan Türk Bakan olarak tarihe kaydı geçecektir.  Komünizm ve totalitarizm simgelerini koruma vazifesinde de başarılıydı. Komünizm sembolleri müzesi açtı. Todor Jivkov’u mumyaladı ve yaşatıyor. Her gün keterinkten bir tem yemek göndermesi eksiktir.

Randevu isteyenleri kabul etmeyen, ya cebindeki yalan torbasından bir yalanla baştan savan Bakan Raşidov, son zamanda “Hangimiz sütten çıkma ak kaşığız” demeye başlamış.

 

Düşmanlık belleğini kazma kürekle gömmek zor.

Bundan 30 yıl önce ismi değiştirilince “bilek damarlarını kesen” ve artık sakalı saçı iyice ağırmış olmasına rağmen “hak ederek elde etmenin tadını severim” sözünün anlamını gerektiği gibi hala anlayamayan acaba Bakan Raşidov’un kime hizmet ettiğini düşünüyorum. Çünkü “Altıncı Şube” eski Müdürü Dimitır İvanov’a geçen hafta verdiği “Altın Binyıl” ödülü Bulgar Kültür Bakanlığı’nın en yüksek ödülüdür. Sizin anlayacağınız bu ödülü ancak en fazla kötülük eden hak edebilir. Başka türlü bir polis albayının kültürle ne işi olur.

 

Mart başında ona bu ödülün verilmesini yazılı bir teklifle öneren Bulgar Yüksek Mimarlar Birliği Başkanı Georgi Bakalov yüksek mimarlık ve polisiyelik arasında sıkı bağ kuramadığından teklif önce hasıraltı edilmişti.

 

Bulgaristan’da en büyük Türk düşmanlarından biri olduğunu gizlemeyen, ama Vejdi Raşidov’un “dostu” olduğunu sürekli yineleyen, 1475’te kurulan ve bugünkü Kazıbilim ve Tarih Müzesi Müdürü Bojidar Dimitrov; ardından “Kütüphaneci Enstitüsü” Rektörü Stoyan Delçev ve Rus Ortodoks Kilisesi’nin etkisi altında olduğu iyi bilinen Bulgar Bilimler Akademisi eski Başkanı Akademisyen Vodeniçarov öneriyi desteklenmişti. Bütün işleri ters görmek modern demokraside bir özel edinim olabilir mi? Fakat o zaman bu sökmemişti. Kamuoyu ayağa kalktı ve D. İvanov’a “Altın Binyıl” ödülü “olmaz” demişti.

 

Aydınlar arasında sert tepki uyandıran bu öneri 9 ay rafa kaldırılmıştı. İkinci Borisov hükümeti istifa edince beliren siyasi boşluk fırsat oldu ve halk meclisinde yeniden kızışan komünist-totaliter bellek, anı ve sembollerin toprak altına gömülmesi tartışmalarının özellikle aktüel olduğu şu günlerde, bekletilen sinsi plan yıldırım hızıyla gerçekleştirildi. Bakan Raşidov acele davrandı. Demokratik kamuoyu tepkisi uyanamadı. Olay, Rusya Orgenerali, eskiden Bulgaristan’da casus olarak görevli bulunan Gen Raşetnikov’un son Sofya ziyaretiyle direk bağlı gelişti.Rusya özel hizmetlerinden ötürü D. İvanov’un en yüksek ödülle ödüllendirilmesinde ısrar ettiğini gizlemedi. “Soya dönüş” kurbanlarına gelince, onlar da kimdi…

 

Cumhurbaşkanı seçimlerinden sonda (6 Kasım 2016) Bulgar siyasi yaşamında Rusçu kesimin ciddi atılıma geçtiği ve bastığı yere bakmadan, aklına estiği gibi hareket etmeye başladığı dikkatlerden kaçmıyor.  Son seçimlerde Ruslar siyasi yelpazeyi çok geniş açtı. Bu yelpazenin açısı Bulgaristan Sosyalist Partisi (BSP)’den başlayıp, Hak ve Özgürlükler Hareketini(DPS) kapsamına alarak tâ aşırı sol milliyetçilerin kalesi “Ataka” partisine kadar yayılırken etki alanına aşırı sağ milliyetçileri de topladı. Olabilir ya GERB’li bakanlardan bazıları da bu ağın içindedir. Esen rüzgârın Cumhurbaşkanı seçimleriyle birlikte yapılan halkoylamasının inisiyatifçisi olan TV program sunucusu Slavi Trifonov’a kadar birçok kişiyi etkilediği  gözden kaçmıyor.

 

Rüzgârın yönü her gün biraz daha değişiyor.

Artık hiç kimse erken seçimlerin yüzde yüz majoriter (çoğulcu) sisteme göre yapılmasında ısrar etmiyor. Sofya Yüksek İdari Mahkemesi, S. Trifonov ve halk oylaması girişim grubunun 2 500 000 (iki milyon beş yüz bin)  seçmenin ortak iradesinin meclisten geçmeden yasallaşıp uygulanması başvurusuna dosya açmadı. Bulgaristan’ın Avrupalı Gelişim için Vatandaşları (GERB partisi kurmayları ile Bulgaristan Sosyalist Partisi (BSP) enstitüleri ayrı ayrı yerlerde aynı konu üzerinde kafa yoruyorlar. Sorun, erken seçimlerin, seçim yasasında yeni bir değişiklik yaparak % 50  majoriter ve % 50 proporsiyonel usule göre yapılmasını, “su testisini suyolunda kırmadan” yasallaştırmakta gizlidir. Birbirine yüzde yüz rakip olan GERB ve BSP partilerinin bakışları bu defa tek noktada buluştu ve bu iş olacak gibi…

 

Hamur tekneden taşabilir

Olan oldu da söylemesi bizden. Memlekette Rusçu birikimin bu kadar kabarmasına olanak tanınmamalıydı. Önlem alınmaz, halk inadına hareket etmeye ve oy vermeye devam ederse, hamur tekneden taşabilir. GERB partisinin erken seçime gidip meclis çoğunluğunu ele geçirerek 2017’de tek başına yönetme planları belki de bu defa gerçekten tutmaya bilir. On defa seçim kazanmış olmak on birinci faferin torbada keklik olduğunu garantilemez. Çünkü yoksulluğu dibe vurmuş kitle huzursuzluğunu bastıramıyor. Avrupa Birliği (AB) fonlarının kesilmesi çalışanları tedirgin ediyor. Vatandaş ekmek parası için vatanı terk ettikçe, biz işsizlik sorununu çözüyoruz, diyenlere herkes gülüyor. Almanya hükümetinin 6 ay işsizlik kaydı olan ve ülkede yaşayan yabancıların sosyal yardım bekleme süresini yarım yıldan beş yıla çıkarması ve bu kararın 72 bin Bulgaristan vatandaşını da kapsaması çok ağır karşılandı. İstifa eden hükümetin son 2 yılda Batı bankalarından 16 milyar leva dış borç alması ve harcamalarla ilgili inandırıcı hesap verememesi, alt katmanlardaki endişeyi arttırıyor. Sol ve sağ halk yardakçıları (popülistler) bu gibi sorunları sömürürken saldırılarını şiddetlendiriyorlar.

 

Dostlukları hangi hesaplar bozar?

Orta sağda konumlanmış ve hükümette 5 bakanı olduğu için her konuda büzülmek zorunda olan Reformcu Blok, artık GERB partisi ile ortak dil bulmaya çalışmıyor. Bu cumhurbaşkanı seçiminde de böyle oldu. Partiler “her koyun kendi bacağından” dediler. Siyasi iktidara tırmanma gayretinde olan tutucu geleneksel sağ milliyetçilerin sözüm ona “Yurtsever Diriliş” cephesinin Moskova’dan destek aldığı ortaya çıkınca, onlar Reformcu Blok’u iyice hırpalama yolunu seçti. Öyle de, ne reformcular ne de “sağ tasarımlar” ardına gizlenen milliyetçiler Bulgaristan’ın çok ciddi bir siyasi, ekonomik ve mali bunalım içinde olduğunu gördükçe, yorganı kendi üstlerine daha da hırslı çekmekten neden vazgeçmiyorlar? Ülkeyi ulusal felakete sürümek bir marifet olabilir mi? Erken seçimden sonra sağ cephe güçleri yeniden bir araya gelmeyecekler mi? Seçim önü düşmanlıklarının seçim sonrası dostluğuna dönüşüvermesi o kadar kolay mı?

 

Çekirge bir sıçrar, iki…

Kültür Bakanı Vejdi Raşidov’un Rus gizli servisleriyle çalışmalara yıllarını veren Prof  Dimitır İvanov’a “Altın Binyıl” ödülü vermesi GERB kanadının gerilemeye devam ettiğine kanıt oldu. Gizli dostlukların şakıması her zaman yarar sağlamaz…

Raşidov’un kimin kuyusundan su çektiği ve kimin değirmenine su taşıdığı zamanla anlaşılır. Çekirge bir sıçrar iki sıçrar üçüncüde düşer…Bizdeki casus ekolünün Rektörü Stoyan Delçev’in Edirne şeref sakini olmasını anlamakta ise hala iyice zorlanıyorum.

BULTÜRK-Kazakistan’ın bağımsızlığının 25. yıl dönümünde

trt Soldan sağ; Rafet ULUTÜRK-BULTÜRK; Doç.DR.Abdulhamit AVŞAR-TRT İstanbul Müdürü; Galymzhan Yerimbetov-İstanbul Kazakistan Konsolosu, İsmail CENGİZ-Avrasya Türkleri Federayon Genel Başkanı; Gelişim Unv. Doç.Dr.Kutay KARACA

 

Türk Dünyası içinde parlayan yıldız Kazakistan bağımsızlığını ilan edeli çeyrek asır oldu.
1991 yılında ilan edilen bağımsızlık, Kazakistan‘ı sadece bölgesinin değil dünyanın yakından takip ettiği gelişme ve kalkınma modeli komşu ülkelere parmak ısırttı. Bağımsızlık ilanından hemen sonra kardeş ülke Türkiye Cumhuriyeti tarafından ‘Tanınan’ Kazakistan’ın kurucu devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev, geride bıraktığı 25. yılda sadece ülkesinin değil, Türk Dünyası’nın Aksakalı haline geldi. Kazakistan Bağımsızlığının 25 yılında İstanbul STK’ları bir araya geldiler.
Avrasya Türk Dernekleri Federasyonu tarafından organizasyonu yapılan, “Kazakistan’ın bağımsızlığının 25. yıl dönümü açık oturumda”, Türk Cumhuriyetleriyle ilgili kısaca dış Türkler ile ilgili İstanbul’da kurulan STK’larının sivil toplum kuruluşları temsilcileri bir araya geldiler. Afganistan’dan – Doğu Türkistan’, Kazakistan’dan Bulgaristan’a, Nogay Dağıstan’dan İrak, Suriye’ye kadar Sivil toplum temsilcileri hazır bulundular.
Toplantının Açılışını yapan Avrasya Türk Dernekleri Federasyonu Genel Başkanı İsmail Cengiz, Kazakistan’ın ekonomik, siyasi ve kültürel anlamda, insan hakları ve demokrasi değerleri açısından bulunduğu coğrafyada ön plana çıktığını söyledi. Başkan; Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev’in ülkeyi ön plana çıkardığını ifade ederek, Pekin ile Moskova arasında tampon görevi üstlenen ülke liderinin Avrasya Birliği adı altında güçlü bir organizmanın oluşmasını hedeflediğini anlattı.
 Toplantıya katılan Kazakistan İstanbul Konsolosu Galymzhan Yerimbetov konuşmasında, Kazakistan – Türkiye ilişkilerine değindi. Yerimbetov  konuşmasında 25 yıl önce Kazakistan’ı ilk tanıyan ülkenin Türkiye oluğunu anımsatarak, her zaman Türkiye’nin yanında olduklarını söyledi.
Yerimbetov konuşmasında iki ülke arasındaki ilişkilerin daha da gelişmesi için Kazakistan ve Türkiye liderlerinin ortaya koyduğu iradeye dikkat çekti.

Daha sonra İstanbul Gelişim Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitisünden Doç. Dr. Kutay Karaca, Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev’in Orta Asya Devletleri Birliği projesinin olduğunu belirterek. “Buna liderlik yapabilecek ülke Kazakistan’dır. Bu birlik Kazakistan öncülüğünde kurulursa, Rusya ve Çin’i tedirgin etmeyecektir. Orta Asya Devletleri Birliği projesine bizim olabildiğince destek vermemiz ve cesaretlendirmemiz gerekiyor.”  ve devam etti: “Nazarbeyev’in Orta Asya Devletleri Birliği projesi var. Buna liderlik yapabilecek ülke Kazakistan’dır”. dedi.

– “Kazakistan’ın coğrafyası Avrupa’dan büyük”

Gelişim Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitisü’nden Doç. Dr. Kutay Karaca ise Kazakistan coğrafyasının Avrupa’dan daha büyük olduğunu belirterek, Avrupa Birliği’ne üye 28 ülkenin sorunlarının toplamını Kazakistan’ın da coğrafik olarak bu ülkeler kadar yaşadığını dile getirdi.

Karaca, Kazakistan’ın nüfus, ekonomik, siyasi ve askeri olarak iki dev ülke Rusya ve Çin’i dengeleyen bir ülke olduğunu söyleyerek, “Buna ancak diplomasi kurtluğu denir. Bu Kazakistan’ın dış politikasındaki bence en büyük başarısıdır. Petrole sahipsiniz. Petrolün varlığından dolayı ülkenizde oynanacak her türlü oyuna da göğüs germeniz gerekiyor. Kazakistan bunu da başardı. Bunu da dengenin bir unsuru olarak yaptı.” diye konuştu.

Son dönemde gerek Türkiye’nin yükselmesi, gerek Türk coğrafyasındaki devletlerin yükselişiyle beraber Çinliler, Güney Koreliler, Japonlar, Hintlilerin İpek Yolundan bahsettiğini dile getiren Karaca, Çin’in Avrupa’yı transit bir şekilde bağlayabilmek için en büyük yatırımı Türk Cumhuriyetlerine yaptığını açıkladı.

– “Devasa topraklara az nüfusla sahip olmazsınız” Bunun için Kazakistanlılar da 3 çocuk politikasını gütmeleri gerekir.

Karaca, Kazakistan’ın 1991’den bu güne neredeyse 15 katı kadar büyüdüğünü, kişi başına düşen gelirin bin 500 dolardan 11 bin dolara kadar çıktığını belirterek, şöyle devam etti:

“Üç çocuk politikası Türkiye’nin geleceği için önemli ama aynı şey Kazakistan için de geçerli. Kazakistan 17 milyon kişiyle o devasa topraklara sahip çıkamaz. Bu kadar az bir nüfusla bu kadar büyük bir coğrafyaya sahip olamazsınız. Dibinizde karınca misali üreyen bir Çin ve Hindistan, askeri ve siyasi gücü artan Rusya olunca 17 milyon nüfusla bu coğrafyayı tutamazsınız. Ne kadar büyük başarı sağlarsanız sağlayın, ne kadar doğru dış politika uygularsanız uygulayın. Nazarbayev ve ekibinin gelecek içinde yapması gereken en doğru şeylerden biri de gelecekte bu ülkeyi nasıl bir yönetime devredeceği kadroları şimdiden hazır hale getirmektir.”

Doç. Dr. Kutay Karaca, Şangay Beşlisi’nin 2001’de bittiğini, o tarihten itibaren Şangay İşbirliği Örgütü’nün devam ettiğini dile getirerek, “Şangay İşbirliği Örgütü bir güvenlik sağladı bölgede. En azından bölge ülkeleriyle Rusya ve Çin arasında 7 bin kilometrelik bir sınır kimsenin burnu kanamadan çizildi. Bu, tarihte örneği tek olan bir şey.” dedi.

Şangay İşbirliği Örgütü vasıtasıyla Çin ve Rusya’nın Türk dünyasına etkisine bakılması gerektiğini belirten Karaca, özellikle Çinlilerin ticaret hacminin bu coğrafyada arttığını söyledi.

Nazarbeyev’in Orta Asya Devletleri Birliği Projesi olduğunu anımsatan Karaca, “Buna liderlik yapabilecek ülke Kazakistan’dır. Bu birlik Kazakistan öncülüğünde kurulursa, Rusya ve Çin’i tedirgin etmeyecektir. Orta Asya Devletleri Birliği projesine bizim olabildiğince destek vermemiz ve cesaretlendirmemiz gerekiyor.” ifadelerini kullandı.

TRT İstanbul Müdürü Abdülhamit Avşar da söz alarak;

“Sovyetler Birliğinin yıkılmasında 1986’daki Almata olaylarının büyük bir etkisinin olduğunu belirterek, bu anlamda Kazakistan’ın dünya tarihinde önemli bir yerinin bulunduğunu” söyledi. Türk tarihinin Kazakistan’dan söz etmeden okunamayacağını dile getiren Avşar, Kazakistan’ın Türkistan’ın sınırlarını koruyan bir kale olduğunu vurguladı.

Avşar, Türkiye ile Kazakistan arasında yakın ilişki olduğunu ifade ederek, TRT olarak da bu ilişkilerin gelişmesi için ellerinden gelen her türlü desteği yaptıklarını, ülkenin dünyaca tanınması için en ücra köşelere kadar gidilerek programlar yapıldığını söyledi.

Ardından söz alan Yrd.Doc. Dr. Ömer Kul -Türkiyat Araştırma Enstitüsü Türk Tarihi Anabilim Dalı; “Bizler herkesi suçluyoruz da acaba kendimiz yapmamız gerekenleri yaptık mı bunu kendimize sormuyoruz. Bizler artık Ne yapmamız ve ne yapmamamız gerekiyor ve nereden başlamalıyız sorusunu sormalıyız. Evet hepimiz kendi üzerimize düşeni yapmaya başlamalıyız. Kul şöyle devam etti; Ben burada Kazak kardeşimin düşmanı , benim de düşmanım, Kazak Kardeşimin dostu benim de dostumdur diyorum. Bunu kardeşlerimden de bekliyorum”. dedi.

Bir çok katılımcılara soru soranlar oldu ve cevaplar verildi, böylece toplantının sonuna gelindi.

Evet “BÜYÜK TÜRKİSTAN’IN BİR PARÇASI KAZAKİSTAN’IN 25 yılı” Kutlu olsun.

Toplantıda, katılımcılara Türkistan pilavı ve kımız ikram edildi.

KKTC Yeniden Doğuş Partisi Genel Başkanı İstanbul’da

Bu devlet, şehit ve gazilerin emanetidir. 

KIBRIS GÖRÜŞMELERİNDE SON DURUM konulu Konferans yapıldı

Bayrampaşa Kültür Merkezinde, URAL EĞİTİM, KÜLTÜR VE STRATEJİK ARAŞTIRMALAR MERKEZİ İLE BULGARİSTAN TÜRKLERİ KÜLTÜR VE HİZMET DERNEĞİ (BULTÜRK)‘nin birlikte düzenledikleri ” KIBRIS GÖRÜŞMELERİNDE SON DURUM “ Konulu konferans düzenlediler.

Konferansın konuşmacısı KUZEY KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİNİN – Yeniden Doğuş Partisi Genel Başkanı Prof.Dr.Erhan ARIKLI oldu.

Moderatörlüğünü Dr.Erdal KARABAŞ’ın yaptığı konferansta, saygı duruşu ve istiklal marşı okunduktan sonra açılış konuşması için, BULTÜRK Genel Başkanı Rafet ULUTÜRK’ü ve ardından URAL Derneği Genel Başkanı Bülent MAŞAOĞLU davet edildi. Bu iki düzenleyici dernek başkanlarının ardından asıl konferansın konuşmacısı Prof.Dr. Erhan ARIKLI kürsüye davet edilerek konferans başlatıldı.

onuşmasında ARIKLI: “TÜRKİYE ÖNÜMÜZDEKİ SÜREÇTE SADECE KENDİ KADERİNİ DEĞİL, KIBRIS’IN KADERİNİ DE BELİRLEYECEK BİR DÖNEMECE GİRDİĞİNİ” kaydetti.
Bulgaristan Türkleri Derneği ve Ural Eğitim Kültür ve Stratejik Araştırmalar Derneğinin düzenledikleri, “Kıbrıs Müzakerelerinde Son Durum” konferansına kendilerini davet ettiklerinden dolayı iki başkana teşekkür etti.
Ardından: “Müzakereler kesilirse Kıbrıs Türkünün alternatifleri vardır. Ama bu alternatiflerin arasında Türkiye’ye ilhak yoktur. Kıbrıs Türkleri kurduğu bu devleti yaşatmaktan aciz değildir”  kaydetti.
“Şu an Amerika ve İngiltere Full Time devrede. Heyetlerinin biri gidiyor, biri geliyor. Akıncı’yı ve Anastasiadis’i tekrar bir araya getirmeye çalışıyorlar.
Onların hedefleri şu; Kıbrıs’ın etrafında muazzam bir petrol ve gaz var. Bu petrol ve gazı, Amerika ve İngiliz şirketleri birlikte çıkarmak için hazırlık yapıyorlar.
Onun dışında İsrail gazı var. Bu İsrail gazının bir an evvel Kıbrıs üzerinden Türkiye ve Avrupa’ya gitmesi lazım. Dolayısıyla adada bir an evvel bir çözüm olmalı. Çözüm olmalı ki İsrail gazı bir an evvel Türkiye’ye ve Avrupa’ya ulaşsın.
Avrupa’nın da sıkıntısı var. Biliyorsunuz Ukrayna krizi dolayısıyla Rusya ile araları çok kötü. Rusya’nın tekelinden kurtulmak istiyorlar. Bunun için alternatif gaza ihtiyaçları var. İsrail gazına şiddetle ihtiyaçları var.Dolayısıyla emperyal güçler bir an evvel adada bir çözüm istiyorlar.”
Bir tarafta çok ciddi baskılar olduğunu diğer tarafta ise Türkiye’nin içinde bulunduğu durum olduğunu kaydeden Arıklı, “Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu görüyorsunuz. Avrupa Birliği, Türkiye ile ilişkilerini giderek gerdi. Avrupa Parlamentosu dün Türkiye ile ilişkileri dondurma kararı aldı. Kısa bir süre sonra bu konu tekrar gündeme gelecek ve Türkiye ile Avrupa Birliği ilişkileri büyük ölçüde ortadan kalkacak.” diye konuştu.
Türkiye’nin kendisine yeni bir ufuk, yeni bir liman aradığını dile getiren Arıklı, “Şanghay Beşlisi bu noktada Türkiye için iyi ve ciddi bir alternatif. AB’nin karşısına Şanghay Beşlisi konulabilir. İşte bu noktada Türkiye hem kendi geleceği için hem de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti için karar vermesi gerekiyor. Yani Türkiye, Avrupa Birliği’ne girmeyecekse ve bir anlaşmadan sonra Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ortadan kalkacaksa ve Kıbrıs bütünüyle Güney gibi Avrupa Birliği’ne girecekse sizler Kıbrıs’a gelirken Schengen vizesiyle mi geleceksiniz? Türkiye artık Kıbrıs’tan tamamen elini, ayağını çekmek durumunda kalır. Onun için Türkiye önümüzdeki süreçte sadece kendi kaderini değil, Kıbrıs’ın kaderini de belirleyecek bir dönemece girdi” diye konuştu,
Konuşmasının sonunda Parti olarak müzakereler için 3 model sunduklarına dikkat çeken Arıklı, müzakerelerin kesilmesi halinde Kıbrıs Türkü’nün alternatifleri olduğunu, bu alternatifler arasında Türkiye’ye ilhak düşüncesinin yer almadığını söylerken “KKTC, Türk Dünyası arasında silahlı mücadele sonucunda kurulmuş bir Türk devletidir. Kıbrıs Türkü, bu devleti yaşatmaktan aciz kalmış bir halk değildir. Bu devlet, şehit ve gazilerin emanetidir. Müzakereler tıkanır ise seçenek vardır 1-Kosova, 2-Nahçıvan ve 3-Tayvan modellerini hayata geçirerek varlığını devam ettirecektir” dedi.
Konferans sonrası soru yamuru ile devam edilirken, değerli soruları ile konferansa büyük derinlik kazandıran katılımcılara ve çok nitelikli ve önemli bir sunum yapan Sayın Prof. Dr. Erhan Arıklı’ya bu teşriflerine katıldıklarından dolayı teşekkür edildi.
Sonunda Bayrampaşa Belediyesi Kültür Merkezinin tahsisi hususunda Bayrampaşa Belediye Başkanı Atila AYDINER’e ve yalnız bırakmayan TEK-Rumeli TV’sine de teşekkür edilerek konferansa son verilirken, konuşmacı KKTC Yeniden Doğuş Partisi Genel Başkanı Prof.Dr. Erhan ARIKLI değerli bilgilerini bizlere aktardığı için iki dernek adına kendisine teşekkür plaketleri de taktim edildi.
Tüm katılımcılar sonunda toplu resim çektirdikten sonra ayrı ayrı da konuşmacı ile bol bol fotoğraf çektirdiler. Böylece konferansın sonuna erildi ve toplantıya  katılanlar KKTC için bir çok bilmediklerini bu toplantıda öğrendiklerini ve bu konferansa katıldıkları için mutlu ve huzurlu ayrıldıklarını beyan ettiler.

İstanbul 

“İdealiniz ve İddianız Yoksa, Mücadele Gücünüz de Olmaz”

rafet-rterd

Kaptan Ahmet Erdoğan Uluslararası Erkek Anadolu İmam Hatip Lisesi Eğitim Külliyesi’nin açılış töreninde konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Kaptan Ahmet Erdoğan’ın ve oğlu Recep Tayyip Erdoğan’ın hikâyesi, aslında Türkiye’nin hikâyesidir. Bu ülkede kimsenin imtiyazlı olmadığının; çalışması, gayret etmesi, mücadele etmesi, milleti ile gönül bağı kurması hâlinde tüm kapıların herkese açık olduğunun ispatı işte burada, karşımızdadır” dedi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul Bayrampaşa’da merhum babasının adını taşıyan, Kaptan Ahmet Erdoğan Uluslararası Erkek Anadolu İmam Hatip Lisesi Eğitim Külliyesi’nin resmî açılış törenine katıldı. Törende; Millî Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz, İstanbul Valisi Vasip Şahin, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, Bayrampaşa Belediye Başkanı Atila Aydıner de hazır bulundu. Okul öğrencilerinin ve vatandaşların da yoğun katılımıyla gerçekleşen törende, Cumhurbaşkanı Erdoğan bir konuşma yaptı.

Açılışı yapılan külliyenin Bayrampaşa’ya, İstanbul’a ve Türkiye’ye hayırlı olmasını dileyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, külliye bünyesinde yer alan Uluslararası İmam Hatip Ortaokulu ve Uluslararası Anadolu Erkek İmam Hatip Lisesi’nde eğitim görecek öğrencilere başarılarla dolu bir eğitim hayatı temennisinde bulundu.

“ULUSLARARASI İMAM HATİP LİSELERİNİN SAYISI 8’E ULAŞTI”

Türkiye’de uluslararası imam hatip liselerinin sayısının, bu okulla birlikte 8’e ulaştığına ve bu okullarda 72 ayrı ülkeden 1400 misafir öğrenciyle birlikte Türkiye’nin evlatlarının uluslararası standartlarda eğitim aldığına işaret eden Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Amacımız, bu okullar vasıtasıyla halkı Müslüman olan veya Müslümanların yaşadığı ülkelere dini ilimler, sosyal bilimler, fen ve matematik bilimleri alanlarında yetişmiş insan gücü kazandırmaktır. Okullarımızda eğitim gören farklı ülkelerden öğrencilerimizin burada sağladıkları kaynaşmayı hayatlarının sonuna kadar sürdüreceklerine inanıyorum. Burada sağlanan kaynaşmanın hem bireysel bazda hem de ümmet düzeyinde güçlü bir birlikteliğe dönüşeceğine inanıyorum” diye konuştu.

Okulun Türkiye’ye kazandırılmasında emeği geçen Millî Eğitim Bakanlığı’nı, Türkiye Diyanet Vakfı’nı, İstanbul Büyükşehir ile Bayrampaşa Belediyelerini tebrik eden Cumhurbaşkanı Erdoğan, okula babasının isminin verilerek vefa gösterilmesine de teşekkür etti.

Merhum babasının hikâyesinin, aslında bu ülkenin geçmişindeki ve bugünündeki milyonlarca asil yürekli babanın hikâyesi olduğunu söyleyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Çok disiplinli, bir o kadar da vicdanlı bir insan olan Kaptan Ahmet Erdoğan babacığım şu an burada olup, isminin böyle bir okula verildiğini görseydi, inanın bana gözlerinden sevincini okur, hatta gözyaşlarının yanaklarından sakallarına doğru süzüldüğünü hep birlikte görürdük. Kaptan Ahmet Erdoğan’ın 85 yıllık ömrünü, emeği, onuru, inancı, ailesi için çalışarak, aynı zamanda dimdik yaşayarak geçirmiş olması benim en büyük şeref belgemdir. Zira babam hiçbir zaman eğilmemiştir, hep dik durmuştur. Bu mirası çocuklarıma bırakabilmek de benim en büyük hayalimdi.” dedi.

“DEMOKRASİ AKINININ ÖNÜNÜ KESMEYE ÇALIŞANLARA MEYDANI BIRAKMAYACAĞIZ”

“Kaptan Ahmet Erdoğan’ın ve oğlu Recep Tayyip Erdoğan’ın hikâyesi, aslında Türkiye’nin hikâyesidir” ifadelerini kullanan Cumhurbaşkanı Erdoğan, şunları söyledi: “Bu ülkede kimsenin imtiyazlı olmadığının; çalışması, gayret etmesi, mücadele etmesi, milletiyle gönül bağı kurması hâlinde tüm kapıların herkese açık olduğunun ispatı işte burada, karşımızdadır. Türkiye’yi tüm imkânları ve makamlarıyla, ısrarla kendi uhdelerinde tutmaya çalışanlar, rahmetli Menderes’in 1950’deki ‘yeter, söz milletindir’ diyerek kazandığı zaferden beri sürekli karşısında olanlar hüsrana uğruyorlar. Kimi zaman darbelerle, kimi zaman muhtıralarla, kimi zaman bildirilerle milletin demokrasi akınının önünü kesmeye çalışanlara bugüne kadar meydanı bırakmadık, bırakmayacağız. Bu mücadele Kaptan Ahmet Erdoğan’a çocuk yaşta köyünden ayrılıp İstanbul’da kendine ailesiyle birlikte yeni bir hayat kurabilme cesaret ve imkânı veren mücadeledir. Yine bu mücadele, Kaptan Ahmet Erdoğan’ın oğlu Kasımpaşa’da büyüyen, imam hatip lisesinde okuyan, ardından Eyüp Lisesini bitiren, iktisadi ve ticari bilimler fakültesini bitiren; imanından, ailesinden, milletinden başka hiçbir şeyi olmayan Recep Tayyip Erdoğan’a İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı, Başbakanlık, Cumhurbaşkanlığı yollarını açan mücadeledir.”

“BAYRAĞI GENÇLERİMİZE DEVREDECEĞİMİZ GÜNE KADAR, MÜCADELEYİ SÜRDÜRECEĞİZ”

Hayatı boyunca milletin her bir ferdi için bu yolu açık tutmanın mücadelesini verdiğini vurgulayan Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Bu mücadeleyi kimi zaman rahmetli Menderes gibi siyasetçiler, kimi zaman rahmetli Erbakan gibi siyasetçiler, kimi zaman rahmetli Özal gibi devlet adamları, kimi zaman her biri diğerinden kıymetli nice gönül ve aksiyon insanları verdi. Biz hepsinden feyz alarak, örnek alarak, ders alarak işte bugünlere geldik. Bayrağı sizlere, sizlerin ağabeyi durumundaki gençlerimize devredeceğimiz güne kadar mücadeleyi sürdüreceğiz. Sizlerin gözüne, gençlerimizin gözünün içine baktığımda her birinizde inanıyorum ki bu aksiyon var” sözlerine yer verdi.

Öğrencilere hitaben, “Unutmayınız, bu kapı hep açık olacak, ama eşik her geçen gün yükselecek, yükseliyor. Bunun için kendinizi her alanda çok iyi yetiştirmeniz lazım” diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan öğrencilere, tahsil ettikleri alanda en iyi olmaları, zirveyi hedeflemeleri, en tepeye çıkmak için gayret göstermeleri tavsiyesinde bulundu.

“ÜLKEMİZE VE MİLLETİMİZE HAYIRLI İNSANLAR OLARAK YETİŞMELİSİNİZ”

Cumhurbaşkanı Erdoğan, şöyle devam etti: “Eğer idealiniz ve iddianız yoksa, mücadele gücünüz de olmaz. İnsan öyle bir varlıktır ki, azmettiği ve kendini hasrettiği zaman başaramayacağı iş yoktur. Çünkü insan, Rabbinin bizzat kendi sıfatlarıyla ziynetlendirdiği bir varlıktır, eşrefi mahlûkattır. Bu imkânı hayır yolunda değerlendirmek de, şer yolunda zayi etmek de kendi elimizdedir. Sizlerden kendinizi Rabbinize, ümmetimize, ülkemize ve milletimize hayırlı insanlar olarak yetiştirmenizi ve hayata atılmanızı bekliyorum.”

Yüzbinlerce öğretmen atamasından yeni okul binalarına, okulların bilgisayar ve akıllı tahtalarla donatılmasından öğrencilerin ve öğretmenlerin tablet bilgisayarlarla güçlendirilmesine, taşımalı eğitimden şartlı eğitim desteğine kadar pek çok imkânla eğitimde fiziki sorunları çözmeyi başardıklarını; ancak zihinleri aynı düzeyde güçlendiremediklerini ifade eden Cumhurbaşkanı Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü: “Okullarımızdaki eğitimin içeriğinin kalitesinden daha da önemlisi, mantalitesinden memnun değilim. İmam hatip ortaokul ve liselerimiz konusunda da ihtiyaçlarımız var, bunları da gidermemiz gerekiyor. Tabii tabela asmakla o tabelanın murat ettiği neticeler elde edilemiyor. Bunun için hep birlikte çok daha fazla çalışacağız. Öğretmeninden öğrencisine ve velisine kadar eğitimin tüm tarafları olarak kafa ve gönül birliği içinde gayret göstermeliyiz. Eğitimcilik diğer pek çok meslek grubundan farklı olarak hem birikim, hem de adanmışlık ister, kendimizi bu işe adayacağız. Eğer işinize sevgiyle, aşkla, tutkuyla bağlı değilseniz, öğretmenlik mesleği ücreti mukabili yapılacak bir görev değildir.”

“EĞİTİM-ÖĞRETİMİN İÇERİĞİNE YOĞUNLAŞMA ZAMANI GELDİ”

“Bizim çocuklarımız, bizim insanımız dünyadaki hiçbir ülkenin vatandaşlarından daha az zeki, daha az çalışkan değildir, onu kabul etmiyorum. Hatalar birinci derecede bizden ve velilerden kaynaklanıyor. El ele vereceğiz, çocuklarımıza sahip çıkacağız” diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, şunları ekledi: “Şayet fen bilimlerinde, sağlık bilimlerinde, sosyal bilimlerde bunların eğitimlerine ve uygulamalarına ilişkin alanlarda dünyanın en ileri ülkeleri arasında yer almıyorsak, sorun sistemde demektir, en başta da eğitim sisteminde demektir. Bunun için önümüzdeki dönemi eğitimin müfredatı, içeriği, kalitesi, mantalitesi konusunda reform dönemi olarak ilan ettik, ona göre çalışıyoruz. Eğitim-öğretim meselesini çözmeden diğer meseleleri çözemeyeceğimiz konusunda hem fikir olduğumuza göre, işe buradan başlamak zorundayız. Bina ve personel meselesini geride bırakıp, eğitim-öğretimin içeriğine yoğunlaşma zamanı gelmiştir. Darbe girişiminin, terör örgütlerinin pervasız saldırılarının, bölgesel ve küresel nice tuzakların üstesinde gelen Türkiye’nin bu meseleyi çözeceğine de yürekten inanıyorum, hiç tereddüdüm yok.”

Konuşmasının sonunda açılışı yapılan okulun hayırlı olmasını dileğini ve okulun yapımında emeği bulunanlara teşekkürlerini yineleyen Cumhurbaşkanı Erdoğan sözlerini, okulda eğitim gören öğrencilere başarı temennisiyle tamamladı.