Dr. Nedim BİRİNCİ
Bulgar devleti, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları sonrasında içine düştüğü derin ekonomik, mali, sosyal ve kültürel bunalımlar sırasında Müslüman Türklere sınırlı da olsa “kültürel otonomi” tanımayı kabul etmek zorunda kalmıştı. Bu durum, tek dilli ve tek milletli Bulgar devlet doktrininden geçici bir sapma anlamına geliyordu. Aslında bu adım, Bulgaristan’ın yaşadığı yapısal tıkanmışlıktan Türkler olmaksızın çıkamayacağını fark etmesinin bir sonucuydu.
9 Kasım 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla birlikte, XX. yüzyılın ikinci yarısında dünya düzenini belirleyen Yalta ve Potsdam sisteminin fiilen sona erdiği anlaşıldı. 1953 Doğu Almanya, 1956 Budapeşte, 1968 Çekoslovakya ve 1980’ler Polonya hareketleriyle başlayan değişim dalgası; 1989 Bulgaristan Türklerinin ayaklanmasıyla somut sonuç verdi. Soğuk Savaş sona ermiş, Batı Doğu’ya doğru ilerlemeye başlamıştı.
Bu gelişmelerin hemen ardından, 10 Kasım 1989’da Bulgar totaliter rejiminin simge ismi Todor Jivkov devrildi. Yaklaşık 500 bin Bulgaristan Türkü Türkiye’ye göç etmiş olmasına rağmen, ülkede kalan Müslümanlar 28 Aralık 1989’da Sofya Parlamentosu’nu kuşatarak Türk isimlerinin iadesini ve ibadet özgürlüğünü talep ettiler. Bu talepler, Bulgar Komünist Partisi Merkez Komitesi Politbürosu’nun özel kararıyla yalnızca iki gün içinde kabul edildi.
Bu gelişme, Bulgaristan Türklerinin doğru zamanlama, toplu hareket ve siyasal bilinçle totaliter devlet gücünü geri püskürttüğü tarihsel bir dönüm noktasıydı. Müslüman Türkler, ölçülmesi güç bir halk iradesi olarak yeniden siyaset sahnesine çıkmıştı. Bu zafer aynı zamanda Bulgar devletinin derin bir kriz içinde olduğunu ve Moskova ile doğrudan bağların koptuğunu da gösteriyordu.
Ancak bu durum, Bulgar milliyetçiliğini tetikledi. 1964’ten itibaren iki kuşak boyunca Türk ve İslam karşıtlığıyla yetiştirilen Bulgar toplumunda, Türklere karşı yürütülen asimilasyon politikaları “iç savaşın kazanıldığı” bir üstünlük bilinci yaratmıştı. Bu nedenle Bulgar milliyetçi çevreler, Müslümanların haklarının iadesine sert tepki gösterdi.
Bu kez ülkede iki cepheli bir toplumsal gerilim ortaya çıktı: Bulgar milliyetçileri ve Türk azınlık. Demokrasi, insan hakları ve hukuk devleti söylemlerini benimsemek zorunda kalan Bulgar devleti, güvenlik güçlerini Türklere karşı kullanamadı. Bunun üzerine İçişleri Bakanlığı ve gizli polis DS, yeni bir stratejiyle sahneye çıktı.
“Büyük Göç”e rağmen üçüncü kez Müslümanlar karşısında geri adım atan Bulgar devleti, 29 Aralık 1989 kararlarını bozmadan etnik barışı korumayı tercih etti. Bu kez barışı istemeyen taraf Bulgar milliyetçileriydi. Türkler içinse bu, büyük bir tarihsel zaferdi.
Ancak kısa süre içinde “ne istedinizse verdik” söylemiyle kazanımlar sınırlandırılmaya çalışıldı. Oysa elde edilen haklar, 1919 ve 1944’te ulaşılan kültürel özerklik düzeyinin dahi gerisindeydi. Süreç, Moskova’nın vesayeti altında şekillenmeye devam ediyordu.
Bu ortamda, Bulgar gizli servisleri tarafından yıllardır hazırlanan bir figür sahneye çıkarıldı: Ahmet Doğan. “Sizi ben korurum” söylemiyle ortaya çıkan Doğan’ın, DS ve KGB bağlantılı bir ajan olduğu o dönem bilinmiyordu. Amaç, Türklerin devrimci enerjisini kontrol altına almak ve sistem içine hapsetmekti.
8–12 Ocak 1990 tarihleri arasında düzenlenen “Etnik Sorunun Çeşitli Yönleri Üzerine Halk Konseyi” toplantısı sonrası, 29 Aralık kararları aynen onaylandı; ancak kültürel özerklik ve ayrılık taleplerinin önü kesin biçimde kapatıldı. Böylece Türklerin tarihsel otonomi talebi sistemli şekilde bloke edildi.
5 Mart 1990’da Bulgar Meclisi, isimlerin iadesine ilişkin yasayı kabul etti. Buna göre erkek soyadlarındaki “-ov/-ev”, kadın soyadlarındaki “-ova/-eva” ekleri kaldırıldı. Ancak birçok Türk, bunun yeni bir asimilasyon tuzağı olabileceği endişesiyle isimlerini uzun süre geri almadı.
Buna rağmen bazı somut kazanımlar elde edildi:
1989’da 300 olan cami sayısı 1992’de 920’ye çıktı.
1990 seçimlerinde Hak ve Özgürlükler Hareketi (HÖH) 23 milletvekili çıkardı.
Ancak partileşme, iktidar olmama şartıyla tanınmış sınırlı bir haktı. Bu durum, 1879 Anayasası ile gasp edilen siyasi hakların ancak sembolik düzeyde iadesi anlamına geliyordu. Sürecin perde arkasında ise Moskova merkezli gizli anlaşmalar bulunuyordu. Totaliter dönemin suç dosyalarının açılmaması, toplu mezarların araştırılmaması ve kültürel otonomi taleplerinin bastırılması bu anlaşmaların temel koşullarıydı.
Son 30 yılda, adaletin gelmemesi ve demokrasinin kök salamaması nedeniyle yaklaşık 3 milyon Bulgaristan vatandaşı ülkeyi terk etti. Azınlıklar, Avrupa’nın en yoksul toplulukları arasında yer almaya devam etti. Seçme ve seçilme hakları fiilen kısıtlandı; yurt dışındaki vatandaşlar için oy kullanma olanakları sistematik biçimde engellendi.
Bugün Bulgaristan, azınlıkların doğal ve yasal haklarını tanımadan yeni bir kırılmayı aşamayacak durumdadır. Anadilde eğitim, kültürel kimliğin korunması ve çok dilli, çok kültürlü bir devlet yapısı artık kaçınılmazdır. Aksi halde Bulgar doktrini, Balkanlar’daki dönüşüm karşısında çökmeye mahkûmdur.
XX. yüzyıl ulus-devletlerin yükseliş dönemi olmuşsa, XXI. yüzyıl bazı katı ulus-devlet modellerinin çözülme zamanıdır. Türkiye gibi modern devletlerin bölgesel ve küresel dengeyi yeniden şekillendirdiği bir dönemde, Balkanların istikrar yolu da Türkiye ile iş birliğinden geçmektedir.