Yılın ilk günleriydi…
Türk Dünyası soykırımlar sergimizin kapısından bu kez çocuklar girdi.
Ellerinde defter yoktu, sınav kaygısı yoktu. Sadece merak vardı. İçlerinden biri, “Bir de bu sergiyi gezelim mi?” demiş. İşte bazen bir cümle, koskoca bir gerçeğin kapısını aralar.
Gezdikçe heyecanlandılar. Bir pano önünde durdular, sonra diğerinde…
“Ben bunu hiç okumadım.”
“Ben de bilmiyordum.”
Cümleler çoğaldıkça, yüzlerindeki şaşkınlık derinleşti. Serginin sonunda ise sessiz ama ağır bir fark ediş vardı:
Birçok soykırımı bilmiyorlardı.
O an aslında sadece çocuklar bir şey öğrenmedi. Biz büyükler de çok şey anladık.
Demek ki okullarda eksiklerimiz vardı.
Demek ki ders kitapları yetmiyordu.
Demek ki tarih, sadece müfredatla taşınamıyordu.
Çocuklar ayrılırken söyledikleri cümle çok kıymetliydi:
“Okulun dışında da görmemiz gereken şeyler varmış hocam.”
Bu cümle, belki de günlerdir duyduğum en dürüst tespitti. Çünkü tarih, sadece sınıflarda anlatıldığında değil; yaşandığı yerlerde gösterildiğinde kalbe yerleşir.
İşte tam da bu yüzden bu tür sergiler, bu tür faaliyetler birer etkinlikten ibaret değildir. Bunlar, yeni neslin hafızasına bırakılan izlerdir. Bir çocuğun “Bunu bilmiyordum” demesi bir eksikliktir; ama ardından “Öğrenmem gerekiyormuş” demesi büyük bir umuttur.
Bu olay bize şunu bir kez daha gösterdi:
Hepimiz bir şeyler yapabiliriz.
Herkes büyük işler yapmak zorunda değil.
Ama bir yerden başlamak zorundayız.
Bir sergiyle…
Bir kitapla…
Bir anlatıyla…
Bir çocuğun elinden tutarak…
BULTÜRK Derneği ve Dünya Türk Gönüllüler Birliği olarak, çocuklarımızın bilinçlenmesine katkı sunan tüm yöneticilere, emek veren herkese gönülden teşekkür ediyoruz. Çünkü bir çocuğun zihninde yanan küçük bir ışık, yarın koca bir toplumu aydınlatabilir.
Ve artık biliyoruz:
Bu sergi sadece geçmişi anlatmıyor.
Geleceği inşa ediyor.