İbrahim SOYTÜRK
Bilinçli örgütlenme hamleleri, Bulgaristan Türklerini 1929 yılında Sofya’da toplanan Birinci Milli Türk Kongresi etrafında bir araya getirmiştir. O dönemde Bulgaristan’da yaklaşık 780 bin Türk yaşamaktaydı ve kongreye 460 delege katılmıştır. Bu kongre, ilk ve aynı zamanda son Milli Türk Kongresi olarak tarihe geçmiştir.
Şu tarihsel karşılaştırma oldukça çarpıcıdır:
Bundan 91 yıl önce, Birinci Milli Türk Kongresi; Bulgar Çarı III. Boris, Başbakan Andrey Lyapçev, Meclis ve çeşitli siyasi parti başkanları tarafından gönderilen özel tebrik mesajları ve başarı dilekleriyle onurlandırılmıştır. Buna karşılık, 12 Aralık 2020 tarihinde yapılan Hak ve Özgürlükler Hareketi (HÖH) Konferansı, tek bir siyasi parti ya da kurum tarafından dahi resmî olarak kutlanmamıştır. Yorumu okuyucuya bırakıyorum.
Bu tablo, Bulgar–Türk antagonizminin nereden nereye geldiğini açıkça göstermektedir. Her gün “milli birlik” sloganı atanların hedefi tam da bu olmalıdır. Çünkü parçalanmış toplumlar hiçbir bataklıktan çıkamaz.
Siyasal Bilincin Doğuşu ve Engellenişi
Birinci Milli Türk Kongresi’ne gelen tebrik mesajları, Bulgaristan Türkleri arasında ilk kez bir siyasi partiye yönelme fikrini doğurmuştur. Devlet erkânından gelen mesajlar Türkçeye çevrilerek kongrede okunmuştur. Bugün gelinen noktada ise, HÖH kongrelerinde Türkçe konuşmak yasaktır.
Kongrede genel kabul gören düşünce şuydu:
Demokratik bir toplumda siyasi parti olmadan iktidara yürümek imkânsızdır. Kurulacak Türk partisi, Turan ideolojisine dayanan, toplumun orta direğini temsil eden bir yapı olmalıydı. Bulgaristan Türklerinin bir siyasi parti kurmaya olgunlaştığını, 1934’te Sofya’yı ziyaret eden Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı İsmet İnönü de iyi niyet temennisi olarak dile getirmiştir.
Ne var ki, 1934 askerî darbesi, Bulgaristan’daki etnik azınlıkların toplumsal ve siyasal sürece katılımını tamamen kesmiş; Türk azınlığın siyasal sahneye çıkmak üzereyken attığı son adımı engellemiştir. Bu tarihten sonra büyük bir Türk aydın ve kadro kıyımı yaşanmış; Türkçe gazeteler kapatılmış, kovuşturmalar başlamış ve göç hızlanmıştır.
Faşizme Giden Yol ve Azınlık Politikaları
Daha sonra Sovyet ajanı olduğu ortaya çıkan Başbakan Albay Kimon Georgiev liderliğindeki darbe hükümeti, Bulgaristan tarihinde ilk kez ırkçı nitelikte bir “Azınlıklar Programı” hazırlamıştır. Bu programda:
Demokratik düşünce ve eylem bastırılmış,
Azınlıkların ötekileştirilmesi,
Eğitimsiz bırakılması ya da devlete boyun eğmeyenlerin göçe zorlanması hedeflenmiştir.
1934–1944 yılları arasında süren tek adam yönetimi giderek sertleşmiş, 1940 sonrası açıkça faşist bir nitelik kazanmıştır. Bulgaristan’da bu dönemde faşizm olup olmadığı hâlâ tartışmalı olsa da, 1942’de çıkarılan “Milleti Koruma Kanunu”, Yahudi düşmanlığını kurumsallaştırmıştır. İşgal edilen Makedonya ve Ege Trakya’sından Yahudiler ve Romanlar Nazi ölüm kamplarına gönderilmiştir.
Bu gelişmeler Bulgaristan Müslümanlarını derinden etkilemiş, göçler İkinci Dünya Savaşı yıllarında bile durmamıştır. Din adamları üzerindeki baskılar da artmıştır.
Dini Yapıların Denetim Altına Alınması
1934 yılında ilk kez Başmüftülük İstanbul’dan koparılmış, başmüftü Sofya’dan atanmıştır. Böylece Bulgaristan Türkleri ve Müslümanları arasında ilk ciddi bölünme yaşanmıştır. Devlet destekli başmüftülük, okullarda Osmanlıca eğitimin sürmesini isterken; genç öğretmenler, İstanbul Türkçesinin edebî dil olması konusunda direnmiştir.
Bu süreçte başmüftü vekili olan İsmail Bey, ömrünün sonuna kadar (2020’ye dek) Türkiye Cumhuriyeti Sofya Büyükelçiliği’nde danışman olarak görev yapmıştır. Kökleri derinlere uzanan bu ilişkiler ağı, çoğu zaman bilinmemiş ya da görmezden gelinmiştir.
1934’ten günümüze bakıldığında, özünde çok az şeyin değiştiği görülmektedir. Türkiye adına gerçekten çalışanlar bedel ödemiş, çile çekmiş; buna karşın Bulgaristan Türklerinin özgüvenini kıran yapılar korunmuştur. Bu gidişatın artık değişmesi gerekmektedir.
Pomaklar ve Kimlik Mücadelesi
Çarlık döneminden itibaren Türk-Müslüman Pomakları Türklerden ayırma politikaları uygulanmış ve büyük ölçüde başarıya ulaşılmıştır. XX. yüzyıl başlarında Bulgaristan Müslümanlarında Türk kimliğinin güçlenmesine karşı devlet baskısı son derece sert olmuştur.
20 bin Bulgaristan Türkü tabyalara sürülmüş,
1912–1913 Balkan Savaşları sırasında Batı Rodoplar’da (Nevrekop, Ksanti, Drama) yaklaşık 200 bin Pomak Türkü’nün adı ve dini zorla değiştirilmiş,
Camiler kiliseye çevrilmiştir.
Devlet ve kilise komisyonları bu terörü, “Pomakların Türk ordusunun yanında yer alması” ile gerekçelendirmiştir. Bu süreç, Pomak Türklerini Bulgarlaştırma ve Hristiyanlaştırma yoluyla Osmanlı ve İslam’ın manevi izlerini silmeyi amaçlayan uzun soluklu bir devlet politikasının başlangıcı olmuştur.
Sonuç Yerine
Bu tarihsel kimlik mücadelesinde Bulgar devleti zaman zaman top ve tüfekle operasyonlar yürütmüş olsa da, Türk-İslam kimliği defalarca geri püskürtülememiştir. Avrupa’da sıkça dile getirilen İslamofobi, gerçekte Türkofobinin başka bir adıdır. Çünkü tarihte Haçlı Seferleri’nin önünde duran gücün Türkler olduğu unutulmamıştır; unutan bizler olsak da, onlar unutmamıştır.