Doğu Rodoplar’ın kaderi, 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın ilk yarısında savaşlar, sınır değişimleri ve ideolojik dönüşümler tarafından şekillendirilmiştir. Kırcaali, bu sürecin tam merkezinde yer alan bir sınır kenti olarak, hem coğrafi konumu hem de siyasi-stratejik önemi nedeniyle Bulgaristan’ın modernleşme hikâyesinde özel bir yer edinmiştir.
Savaşların Gölgesinde: Kırcaali’nin Osmanlı’dan Bulgaristan’a Geçişi
1877–1878 Rus-Türk Savaşı Doğu Rodoplar’da yeni bir dönemin başlangıcını simgeler. Savaşın ardından Kırcaali ve çevresi, Doğu Rumeli sınırlarına dahil edilmiş; Doğu Rodoplar’ın geri kalanı ise Osmanlı topraklarında kalmıştır. O dönem küçük bir yerleşim olan Kırcaali hızla büyümüş, 1.176 nüfuslu bir şehir haline gelmiş ve idari statü kazanmıştır.
Ancak 1885’te Bulgaristan Prensliği ile Doğu Rumeli’nin birleşmesinden sonra, kent yeniden Osmanlı İmparatorluğu’na iade edilmiştir.
Böylece Kırcaali, bir sınırın iki yakasında kalmanın politik belirsizliği içinde bir süre daha yaşamaya devam etmiştir. Bu durum, sonraki yıllarda bölgenin askeri ve siyasi açıdan stratejik önemini daha da artırmıştır.
Balkan Savaşı: Yeni Bir Başlangıç (1912–1913)
Balkan Savaşı, Kırcaali’nin modern tarihinde dönüm noktası olmuştur. Savaşın ardından şehir Bulgaristan sınırlarına dahil edilmiş, Doğu Rodoplar’daki Osmanlı egemenliği sona ermiştir. Bu dönem, yalnızca siyasi egemenliğin değiştiği bir dönem değil, aynı zamanda devletin bölgeyi yeniden yapılandırmaya başladığı bir süreçtir. O yıllarda bölge, yoksulluk, altyapı eksikliği ve düşük eğitim düzeyiyle tanımlanıyordu. Ancak bu eksiklikler, planlı bir idari ve kurumsal inşa süreciyle aşılmaya çalışılmıştır. Bulgar devleti, Kırcaali’yi bir sınır kenti olarak görmüştür.
Devletin Kurumsallaşması: İdari Yapının İnşası
Yeni yönetimin ilk adımı, bölgeye modern idari kurumlar kazandırmak olmuştur. Belediye, ilçe ve bölge idareleri, mahkemeler ve güvenlik birimleri bu dönemde oluşturulmuştur. Ekim 1912’de Kırcaali’de bir Skali (ilçe) idaresi kurulmuş; Haskovo’dan Nikola Radev ilçe başkanı olarak atanmıştır. Aynı dönemde Radi Popov, İçişleri Bakanlığı kararıyla geçici olarak polis teşkilatının örgütlenmesini üstlenmiştir. Aralık 1912’de Nikala Belov başkanlığında, İvan Todorov, Ali Efendi Süleymanov ve Mehmed İdrizov’dan oluşan ilk üç üyeli belediye komisyonu göreve başlamıştır. 1912–1920 yılları arasında idari yapıda sık sık görev değişiklikleri yaşanmıştır. Bunun temel sebepleri arasında bölgenin eğitimli personel eksikliği, zor yaşam koşulları, coğrafi izolasyon ve istikrarsız nüfus hareketliliği bulunuyordu.
10 yıllık bu süreçte 10 belediye başkanı görev değiştirmiştir. Belediyeler aynı zamanda yoksulluk, mülteci akını ve tarımsal verimsizlik gibi çok boyutlu krizlerle baş etmek zorunda kalmıştır.
Hukuki ve Bölgesel Yapılanma
Balkan Savaşı sonrası Batı Trakya’nın da Bulgaristan’a katılmasıyla birlikte bölge idaresi yeniden düzenlenmiştir. 12 Ekim 1913 tarihli 1073 sayılı İçişleri ve Sağlık Bakanlığı kararıyla Gümülcine bölgesi oluşturulmuş; Doğu Rodoplar’daki tüm yeni bölgeler bu yapıya dahil edilmiştir. Kırcaali ise Starozagorsk Bölgesi’ne bağlı kalmıştır. Aynı dönemde yargı sistemi de yeniden yapılandırılmıştır. Hendek Mahkemeleri kurulmuş, Kırcaali Sulh Mahkemesi sadece bir sekreterle (Stefan Gaitandzhiev) faaliyete geçmiştir. Aralık 1913’te ilk hakim olarak D. Konstantinov atanmış, kısa süre sonra yerini Dimitar Slantsev’e bırakmıştır. 1920’den itibaren, Gümbircine Bölge Mahkemesi’nin kapatılmasıyla Kırcaali, bölgesel yargı merkezi konumuna yükselmiştir.
Devlet Anlayışının Dönüşümü: Akıl, Görüş ve Yönetim
Kırcaali’nin bu dönemdeki dönüşümü yalnızca idari bir yapı değişikliği değil, devlet anlayışının yeniden tanımlandığı bir süreçtir. Devlet artık tek bir hükümdarın iradesiyle değil, aklın, görüş birliğinin ve örgütlü kurumların gücüyle şekillenmekteydi.
Nasıl ki bir bedende akıl ve gönül uyum içindeyse, bir devlette de yönetenlerin bilgeliği ve vizyonu güçlü olduğunda istikrarlı bir siyasi yapı ortaya çıkar. Yöneticilerin erdemi ve yetkinliği yükseldikçe devletin gücü, halkın refahı da artar. Bu nedenle halk, “Devlet yaşasın” derken yalnızca bir kurumu değil, birlik, adalet ve düzen fikrini yaşatmayı kasteder. Bu dönemde Kırcaali, yeni kurumsal yapılanmanın bir laboratuvarı, aynı zamanda devletin taşradaki yüzü olmuştur. Yüzyılın ilk yarısı, kentin bir sınır kasabasından modern bir idari merkez haline gelmesi.
Kurumların Gölgesinde Şekillenen Bir Kent
20.yüzyılın ilk yarısında Kırcaali, savaşlardan doğan bir boşluğun, devletleşme süreciyle doldurulduğu bir yerleşimdir. Bu süreçte atılan kurumsal adımlar, yalnızca yönetimsel bir yapılanma değil, ulusal kimlik inşasının da parçası olmuştur.
Kentin bugünkü yapısının temelleri — yollar, mahkemeler, idari birimler, kamusal alanlar ve toplumsal örgütlenme biçimleri — bu dönemde atılmıştır. Kırcaali, bu yönüyle Bulgaristan’ın modernleşme serüveninde bir sınır kentinin merkezileşme öyküsünü temsil eder.
1925 Yılında Ankara Anlaşmasının 100. Yılında Soykırımın Gölgesi: Satılmış Kimlik ve Ankara’nın Gücü
18 Ekim 2025 – Angora (Ankara) Anlaşması’nın 100. Yıl Dönümü
Saygıdeğer konuklar, kıymetli katılımcılar, değerli misafirler,
Bugün burada davamızı sizlerle paylaşma fırsatını bulmamıza vesile olan, bizi bu anlamlı programa davet eden Cahit Abime huzurlarınızda en içten teşekkürlerimi sunuyorum. Onun bu daveti, sadece bir buluşma değil; bir davanın sesini duyurma, tarihe not düşme imkânıdır. Bugün, 18 Ekim 1925 Angora (Ankara) Anlaşması’nın yüzüncü yıl dönümünde, yalnızca bir dostluk hikâyesini değil… Bir yüzyıllık sessizliğin, görmezden gelinmiş acıların ve ihanetle gölgelenmiş bir tarihin hesabını konuşmak için toplandık. Bu tarih, sıradan bir diplomatik belgeye atılan imza değildir. Bu tarih, iki milletin geleceğini şekillendirmeyi hedefleyen bir vizyonun, barışın ve kardeşliğin simgesidir.
Bu vizyonun mimarları:
• Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu lideri Gazi Mustafa Kemal Atatürk,
• Bulgaristan’ın ileri görüşlü başbakanı Aleksandır Stanboliyski idi.
Ama Stanboliyski, bu vizyonun meyvelerini göremeden öldürüldü. Ve tarih, tam da o andan itibaren bambaşka bir yöne evrildi. Yüzyıl önce atılan imzaların taşıdığı umut, devlet politikalarının soğuk duvarları arasında kayboldu. Bugün biz, o kaybolan umudu ve çalınan hakikati yüksek sesle yeniden konuşmak için buradayız.
Dostluk Belgesinden Devlet Politikasıyla Türk Düşmanlığına
Angora Anlaşması bir asır önce dostluk ve karşılıklı güven vaadiyle imzalandı.
Ancak geçen yüz yıl, bu vaadin kağıt üzerinde kaldığını acı biçimde gösterdi.
Bugün gelinen nokta açıktır: Bulgaristan’daki Türk toplumu, bu antlaşmanın vaat ettiği hak ve güvenlikten hiçbir zaman tam anlamıyla yararlanamamıştır.
Bunun nedeni nettir:
Bulgaristan devlet politikaları, Türk düşmanlığını sistemin merkezine yerleştirmiştir. Eğer bu ötekileştirici siyaset devam ederse:
• Toplumsal barış zarar görecek,
• İç gerilimler derinleşecek,
• Devletin istikrarı zayıflayacaktır.
Bunu önleyecek olan ne dış güçler ne de geçici çözümlerdir. Gerçek çözüm, Türk halkının kendi hak ve kimliğini savunmasında, Bulgar toplumunun ise ortak geleceği sahiplenmesindedir.
Yüzyıllık Kronoloji: Sistematik Bir Kimlik Soykırımı
Bulgaristan Türklerinin trajedisi bir anda başlamadı. Bu, planlı, sistematik ve uzun soluklu bir kimlik soykırımıdır.
• 1929: Türk milleti ilk defa ayağa kalktı, Bulgaristan Türklerinin Millî Kongresi düzenlendi. Bu, varlığın haykırıldığı ilk büyük adımdı… ama aynı zamanda baskının da başlangıcı oldu.
• 1934: Darbe sonrası Türk okulları kapatıldı — bir halkın hafızasını silme operasyonunun ilk hamlesiydi.
• 1950–1970: Dil, din ve kültür alanlarında sistematik baskılar uygulandı. Türkçe yasaklandı, camiler susturuldu.
• 1972–1989: Bulgarlaştırma kampanyalarıyla yüz binlerce Türk’ün ismi zorla değiştirildi. Bu sadece bir asimilasyon değil, kimliğe yönelik bir soykırımdı.
Ve tüm bu süreçte 1925 Angora Anlaşması, bir koruma kalkanı değil, sessiz bir tanık oldu. Anayasa kağıt üzerinde eşitlikten söz etse de, Türkler için hiçbir zaman işlemedi.
1990 Sonrası: Demokrasi Maskesi Altında Yeni Bir Zincir
1989 sonrası demokrasiye geçiş umut yaratmıştı. Fakat 1990’da kurulan sözde Türk Partisi HÖH (DPS), özgürlük aracı değil, Türkleri kontrol etme mekanizması haline geldi. 35 yıldır:
• HÖH aracılığıyla Türk toplumu kontrol altına alındı,
• Gerçek liderlik yerine devletin onayladığı figürler getirildi,
• Tepkiler törpülendi, umutlar bastırıldı,
• Hak mücadeleleri siyasetin dar koridorlarına hapsedildi.
Ve bugün… HÖH’ün başında Türk kimliği taşımayan Delyan Peevski vardır.
Bu, Türklerin siyasi iradesinin gaspının kurumsallaştırılmasıdır. Ve ne yazık ki buna karşı ne bir güçlü kurum, ne de bir cesur aydın sesini yükseltmiştir.
Sessiz Aydınlar, Körleşmiş Vicdanlar
Bu hikâyenin en acı yanı zulüm değil; O zulme susanların sessizliğidir. Bir Türk Cumhurbaşkanı adayı çıktığında, Türkiye’de bazı STK’lar bu adaya değil, asimilasyonun mimarı BSP’ye destek verdiler. Bir tek aydın “Siz ne yapıyorsunuz?” diyemedi. Bu sadece bir siyasi zafiyet değil; Ahlaki bir çöküştür. Bir milletin aydınları sustuğunda karanlık büyür. Bugün artık aydınların değil, halkın uyanışının zamanıdır.
Dil, İnanç, Kimlik: Göz Göre Göre Siliniyor
Ve şimdi soruyoruz: Peevski yönetiyorsa Bulgaristan’ı, neden hâlâ vakıflar, camiler, medreseler iade edilmiyor? Neden hâlâ Türk kimliği bastırılıyor?
• Kırcaali Medresesi, Karlovo Camisi, Eski Zara Camisi hâlâ iade edilmedi.
• Türk vakıf malları hukukun gözü önünde gaspedilmiş durumda.
• Türkçe eğitim hakkı kısıtlı.
• Saat kulesinden hakaret yayınları yapılıyor.
• Türk mezarlıkları dikenlik içinde unutulmuş halde.
• Yerel yöneticiler sessiz… sessiz… sessiz…
Bunlar tesadüf değil; kimliği yok etmeye yönelik sistematik bir planın parçalarıdır. Ama bu halk susmayacak, boyun eğmeyecek, kimliğinden vazgeçmeyecek!
Kırcaali Efsanesi: Sessizliğin Perdesini Yırtan Belgesel
“Kırcaali Efsanesi”, bu uzun sessizliği cesurca yırtan bir belgeseldir.
Ancak galaya tek bir siyasi temsilci bile katılmamıştır. Bu, yalnızca Bulgaristan’daki siyasetin değil, Türkiye’deki duyarsızlığın da acı bir göstergesidir. Bu film, bir belgesel değil; unutmaya karşı bir hafıza direnişidir.
Angora’nın Gerçek Değeri: Diplomasi Değil, Ankara’nın Gücü
“Bulgaristan Türklerinin güvenliği ve hakları, kâğıt üzerindeki vaatlerde değil, Ankara’nın sarsılmaz gücündedir.” Komisyonlar kuruldu, protokoller imzalandı, diplomatik notalar verildi… Ama hiçbiri gerçek bir koruma olamadı. Asıl caydırıcı güç, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin siyasi ve stratejik varlığı oldu. Bu mesele, diplomasi değil; Devletin kudreti, milletin birliği, kimliğin onurudur.
Uyanmanın Zamanı
Bir asır sonra artık fısıldama zamanı değil; yüksek sesle konuşma zamanı.
• Kurtuluş, HÖH’te veya sözde temsilcilerde değil; Türk halkının kendi iradesindedir.
• Türk aydınlarının sessizliği tarihe kara bir leke olarak geçmiştir.
• Artık insan yetiştirme, lider çıkarma, geleceği kurma zamanıdır.
İnsan yetiştirmeliyiz… Bilinçli, kimliğine sahip çıkan, sorumluluk taşıyan insanlar…
Güçlü bir Türkiye, yalnızca bir ülkenin değil; bir milletin onurunun ve bir medeniyetin yeniden doğuşunun teminatıdır.