Biz Bulgarcayı Unutmadık, Bize Vatanımızdan Uzakta Yaşamayı Öğrettiler!

Raziye ÇAKIR

Bir Çocuğun Bilmediği Dil, Bir Dedenin Yüreğinde Taşıdığı Vatanı Silemez

Bir Mikrofon, Bir Soru ve Otuz Yedi Yıllık Gözyaşı
25 Ekim 2026 Pazar günü Bulgaristan’da cumhurbaşkanlığı seçimleri yapıldı.
Türkiye’de yaşayan Bulgaristan vatandaşları da sandıklara giderek demokratik haklarını kullandı.
Kimisi yaşlıydı.
Kimisi gençti.
Kimisi Bulgaristan’da doğmuştu.
Kimisi ise hayatında Bulgaristan’ı yalnızca birkaç kez görmüştü.
Ama hepsinin ortak bir hikâyesi vardı.
O hikâyenin adı göçtü.
Sandıkların önünde bazı Bulgar medya çevrelerinin gündeme getirdiği bir soru ise insanın yüreğini sızlatıyordu:
“Bu insanlar neden Bulgarca bilmiyor? Bulgarca bilmeden nasıl Bulgaristan seçimlerinde oy kullanabiliyorlar?”
Bu soruyu duyduğumda aklıma seçimler gelmedi.
Siyasi partiler gelmedi.
Cumhurbaşkanı adayları gelmedi.
Benim gözümün önüne 1989 yılında sınır kapılarından geçen insanlar geldi.
Kucağında bebeğiyle yürüyen anneler geldi.
Evinin anahtarını cebine koyup bir daha o kapıyı açamayan babalar geldi.
Doğduğu köyü son kez görmek için arkasına dönüp bakan ihtiyarlar geldi.
Ve kendi kendime sordum:
Bu insanların çocuklarına bugün hangi hakla dil hesabı soruluyor?

  1. Bir Zamanlar Türkçe Konuştuğumuz İçin Susturulduk, Şimdi Bulgarca Bilmediğimiz İçin Sorgulanıyoruz
    Tarihin bazen insanın vicdanını yaralayan çelişkileri vardır.
    Bulgaristan Türkleri bu çelişkilerin en acı örneklerinden birini yaşamıştır.
    1980’li yıllarda insanlar kendi isimlerini kullanabilmek için mücadele etti.
    Türkçe konuşmak baskıların konusu oldu.
    Dinî geleneklerimiz ve kültürel kimliğimiz hedef alındı.
    İnsanların yalnızca kimlik belgelerindeki isimleri değiştirilmedi.
    Hatıraları da değiştirilmek istendi.
    Bir annenin çocuğuna verdiği isim bile siyasi bir mesele hâline getirildi.
    Düşünebiliyor musunuz?
    Bir anne, yıllarca sevgiyle çağırdığı evladının ismini resmî kayıtlarda başka bir isim olarak görmek zorunda bırakıldı.
    Bir baba, kendi kimliğini korumak için mücadele etti.
    Bir dede, torunlarına geçmişini anlatırken sesini alçaltmak zorunda kaldı.
    Sonra 1989 geldi.
    Kapılar açıldı.
    Yollar doldu.
    Otobüsler, otomobiller ve trenler insanlarla dolup taştı.
    Yüz binlerce insan Türkiye’ye yöneldi.
    Şimdi aradan otuz yedi yıl geçmişken onların çocuklarına ve torunlarına soruluyor:
    “Neden Bulgarca bilmiyorsunuz?”
    Peki biz de sormayalım mı?
    Bizim ailelerimizin neden göç etmek zorunda kaldığını hiç düşündünüz mü?
    Bizim çocuklarımızın neden İstanbul’da, Bursa’da, İzmir’de, Tekirdağ’da büyüdüğünü hiç sordunuz mu?
    Bizim torunlarımızın neden dedelerinin doğduğu köylerden yüzlerce kilometre uzakta dünyaya geldiğini hiç araştırdınız mı?
    Bir insanın hayatını değiştiren tarihî olayları görmezden gelip yalnızca sonucunu sorgulamak adalet değildir.
  2. Bir Bavula Sığmayan Vatan
    1989 yılında Türkiye’ye gelen bir aileyi düşünün.
    Baba evin kapısını kapatıyor.
    Anne son kez mutfağına bakıyor.
    Çocuklar neden gittiklerini tam olarak anlamıyor.
    Dede bahçedeki ağacın önünde duruyor.
    Belki o ağacı kendi elleriyle dikmişti.
    Belki altında çocuklarını büyütmüştü.
    Belki babasından kalmıştı.
    Ama artık gitmek zorundalar.
    Yanlarına ne alabilirler?
    Birkaç parça kıyafet.
    Bir aile fotoğrafı.
    Bir Kur’an-ı Kerim.
    Eski bir anahtar.
    Belki de bir mendile sarılmış avuç dolusu toprak.
    Bir bavula bir ömür sığar mı?
    Sığmaz.
    Ama insan bazen bütün hayatını bir bavulun içine koymak zorunda kalır.
    İşte Türkiye’deki Bulgaristan kökenli ailelerin hafızasında böyle hikâyeler vardır.
    O aile Türkiye’ye geldiğinde yeniden hayata başladı.
    Baba çalıştı.
    Anne fedakârlık yaptı.
    Çocuklar okula gitti.
    Yıllar geçti.
    Çocuklar büyüdü.
    Torunlar doğdu.
    Torunlar Türkçe konuştu.
    Çünkü onların dünyaya gözlerini açtığı yer Türkiye’ydi.
    Şimdi o torunlara dönüp, “Neden Bulgarca bilmiyorsun?” diye soruluyor.
    Oysa sorulması gereken başka bir soru var:
    O çocuğun dedesinin neden bir bavulla sınır geçtiğini biliyor musunuz?
  3. Dedesinin Dilini Bilmeyen Torun, Dedesinin Acısını Hissedebilir
    Bir genç düşünün.
    İstanbul’da doğmuş.
    Türk okullarında okumuş.
    Arkadaşlarıyla Türkçe konuşmuş.
    Hayatının büyük bölümünü Türkiye’de geçirmiş.
    Bulgarca bilmiyor.
    Ama evinde bir fotoğraf var.
    Fotoğrafta eski bir köy evi.
    Önünde iki yaşlı insan.
    Arkasında bir ceviz ağacı.
    Genç bir gün dedesine soruyor:
    “Dede, burası neresi?”
    Dedesi cevap veriyor:
    “Evladım, burası bizim evimizdi.”
    “Peki neden orada yaşamıyoruz?”
    İşte o anda bazen bir ömürlük hikâye başlıyor.
    Dedenin gözleri doluyor.
    Sesi titriyor.
    Bir süre konuşamıyor.
    Sonra anlatıyor.
    Doğduğu köyü.
    Komşularını.
    Çocukluğunu.
    Geride bıraktıklarını.
    Torun Bulgarca bilmiyor olabilir.
    Ama dedesinin gözyaşını anlıyor.
    Çünkü acının tercümana ihtiyacı yoktur.
    Özlemin sözlüğü yoktur.
    İnsanın köklerine duyduğu sevgi yalnızca kelimelerle anlatılmaz.
    Bir torunun Bulgarca bilmemesi, dedesinin Bulgaristan’da yaşadığı seksen yıllık hayatı yok etmez.
    Bir dil öğrenilebilir.
    Bir kelime unutulabilir.
    Ama bir ailenin geçmişi, insanın yüreğinde yaşamaya devam eder.
  4. Bulgaristan Bizim İçin Yalnızca Bir Devlet Adı Değildir
    Biz Bulgaristan’ı yalnızca haritalardan tanımadık.
    Biz o topraklarda doğduk.
    O topraklarda büyüdük.
    O topraklarda sevdiklerimizi toprağa verdik.
    Bizim çocukluğumuzun sokakları orada.
    Bizim ilk okul hatıralarımız orada.
    Bizim annelerimizin duaları, babalarımızın alın teri orada.
    Kırcaali bizim için yalnızca bir şehir adı değildir.
    Razgrad yalnızca bir coğrafi nokta değildir.
    Şumnu, Silistre, Filibe, Mestanlı, Koşukavak ve Cebel yalnızca tabelalarda yazan yerler değildir.
    Bunlar bir hayatın parçalarıdır.
    Bir insanın doğduğu toprakla ilişkisi bazen vatandaşlıktan da eskiye dayanır.
    Çünkü pasaport devletin verdiği bir belgedir.
    Ama hatıraları insanın yaşadığı hayat oluşturur.
    Ve hiçbir devlet, hiçbir medya kuruluşu, hiçbir siyasetçi bir insanın hafızasını yalnızca konuştuğu dille ölçemez.
    Bizim Bulgaristan’la bağımızı anlamak isteyenler önce köylerimize baksın.
    Mezarlıklarımıza baksın.
    Eski evlerimize baksın.
    Yıllar sonra doğduğu köye dönen insanların yüzlerine baksın.
    O zaman anlayacaklardır:
    Bazı insanlar bir ülkeden ayrılır ama o ülke onların içinden hiçbir zaman ayrılmaz.
  5. Asıl Acı Olan Bulgarca Bilmemek Değil, İnsanların Birbirini Anlamak İstememesidir
    Elbette Bulgarca öğrenmek güzeldir.
    Ben isterim ki Türkiye’deki Bulgaristan kökenli gençler Bulgarca öğrensin.
    Dedelerinin yaşadığı sokakları gezsin.
    Bulgaristan’daki akrabalarıyla konuşsun.
    İki ülke arasında ticaret yapsın.
    Üniversitelerde okusun.
    Kültürel ilişkiler kursun.
    Ama bütün bunlar sevgiyle olur.
    Saygıyla olur.
    İmkân sunarak olur.
    Bir gence, “Sen Bulgarca bilmiyorsun, bu yüzden Bulgaristan hakkında söz söylememelisin” derseniz onu ülkeye yaklaştıramazsınız.
    Aksine uzaklaştırırsınız.
    Bir gençten dil öğrenmesini istiyorsanız ona kapı açacaksınız.
    Onu küçümsemeyeceksiniz.
    Geçmişini aşağılamayacaksınız.
    Ailesinin hikâyesini yok saymayacaksınız.
    Bulgaristan gerçekten Türkiye’deki vatandaşlarının Bulgarca öğrenmesini istiyorsa bunun için okullar, kurslar, burslar, gençlik programları ve kültürel değişim imkânları geliştirmelidir.
    Çünkü bir dili sevdirmenin yolu insanı utandırmak değildir.
    Dil, insanları birbirine yaklaştırmalıdır.
    İnsanları birbirinden ayıran bir duvara dönüştürülmemelidir.
  6. Biz Türkiye’de Yabancı Değiliz, Bulgaristan’da da Yabancı Sayılmak İstemiyoruz
    Türkiye’ye gelen Bulgaristan Türkleri burada büyük emek verdi.
    Fabrikalarda çalıştı.
    Atölyelerde ter döktü.
    İş yerleri açtı.
    Çocuklarını yetiştirdi.
    Türkiye’nin ekonomik ve toplumsal hayatına katkı sundu.
    Ama geçmişini unutmadı.
    Bayramlarda eski köyünü hatırladı.
    Aile toplantılarında Bulgaristan’dan söz etti.
    Bir akrabasından haber geldiğinde heyecanlandı.
    Doğduğu topraklara gidebildiğinde çocukluğunu yeniden yaşadı.
    Bizler Türkiye’de hayat kurduk diye Bulgaristan’daki geçmişimizi inkâr etmedik.
    Bugün de iki ülke arasında dostluk kurulmasını istiyoruz.
    Bizim talebimiz çok basittir:
    Türkiye’de yaşayan Bulgaristan vatandaşlarına ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapılmasın.
    Dilleri üzerinden küçük düşürülmesinler.
    Oy kullanma hakları tartışmaya açılmasın.
    Göç hikâyeleri unutulmasın.
    Çünkü bizim geçmişimiz iki ülkeyi birbirine düşürmek için değil, birbirine yaklaştırmak için de önemli bir imkândır.
    Biz hem Türkiye’nin kıymetini biliriz hem de Bulgaristan’daki köklerimizin değerini.
    Bunlar birbirine rakip duygular değildir.
    Bir insan iki ülkeye sevgi duyabilir. Bir ülkede hayat kurarken başka bir ülkedeki hatıralarını koruyabilir.
  7. Bulgar Medyasına Bir Davetim Var: Gelin, Bir Göçmen Annesinin Hikâyesini Dinleyin
    Türkiye’deki Bulgaristan vatandaşlarının neden Bulgarca bilmediğini merak eden gazetecilere bir davetim var.
    Gelin İstanbul’a.
    Bayrampaşa’ya gelin.
    Avcılar’a gelin.
    Bursa’ya, İzmir’e, Tekirdağ’a gelin.
    Göçmen ailelerin kapısını çalın.
    Bir annenin sofrasına oturun.
    Bir babanın hayat hikâyesini dinleyin.
    1989 yılında sınırı nasıl geçtiklerini sorun.
    İlk gece nerede uyuduklarını sorun.
    Türkiye’de ilk işlerini nasıl bulduklarını sorun.
    Çocuklarını hangi şartlarda büyüttüklerini sorun.
    Sonra o çocukların Bulgarca bilmemesini konuşalım.
    Ama önce hikâyeyi baştan dinleyelim.
    Çünkü göçmenlerin hayatı yalnızca seçim sandığında başlayan bir hikâye değildir.
    O hikâyenin içinde ayrılık vardır.
    Yoksulluk vardır.
    Mücadele vardır.
    Sabır vardır.
    Ve bütün bunların üzerinde insanın onurunu koruma mücadelesi vardır.
    Bir gazeteci gerçekten gerçeği arıyorsa, yalnızca insanların hangi dili konuştuğunu değil, neden farklı bir ülkede büyümek zorunda kaldıklarını da araştırmalıdır.
  8. Bir Gün Hepimiz Gideceğiz, Ama Çocuklarımız Bu Hikâyeyi Yaşatacak
    Bugün 1989 göçünü yaşayan nesil yaşlanıyor.
    O günleri bizzat yaşamış annelerimiz ve babalarımız birer birer aramızdan ayrılıyor.
    Bazılarımızın saçları ağardı.
    Bazılarımız bastonla yürümeye başladı.
    Bazılarımız çocukluğumuzun geçtiği evleri son kez görmek istiyoruz.
    Ama içimizde aynı duygu var:
    Hatırlanmak.
    Anlaşılmak.
    Unutulmamak.
    Bizim çocuklarımız belki bizim kadar Bulgarca bilmiyor.
    Torunlarımız belki hiç bilmiyor.
    Fakat onlara bırakacağımız en büyük miras yalnızca dil değildir.
    Onlara bir mücadele tarihi bırakıyoruz.
    Onurlu yaşamanın değerini bırakıyoruz.
    Kimliğine sahip çıkmanın önemini bırakıyoruz.
    Zor şartlarda yeniden ayağa kalkabilmenin ne demek olduğunu bırakıyoruz.
    Bizler bir gün bu dünyadan ayrılacağız.
    Ama çocuklarımız ailelerinin nereden geldiğini bilirse, geçmişleriyle bağlarını korursa, bizim hikâyemiz yaşamaya devam edecek.
    Bu nedenle Bulgaristan’ın yapması gereken, yeni nesilleri yargılamak değil, onlarla yeniden bağ kurmaktır.
    Çünkü kaybedilen bir dil yeniden öğrenilebilir.
    Ama kaybedilen güveni yeniden kazanmak çok daha zordur.
  9. Seçim Sandığına Giden Bir Genç, Aslında Geçmişine de Sahip Çıkıyor
    25 Ekim’de Türkiye’deki sandıklara giden gençlere farklı bir gözle bakmak gerekir.
    Belki bazıları Bulgarca konuşamıyordu.
    Belki oy pusulasındaki her kelimeyi anlayamıyordu.
    Ama yine de Bulgaristan’ın siyasi geleceğine ilişkin vatandaşlık hakkını kullanmak için sandığa gitmişti.
    Bunu küçümsemek yerine, bu katılımın ne anlama geldiğini düşünmek gerekir.
    Bir ülkede yaşamayan, o ülkenin dilini yeterince bilmeyen, fakat ailesinin kökleriyle ilişkisini sürdüren bir insanın demokratik süreçlere katılmak istemesi önemlidir.
    Bu ilgiyi yok etmek kolaydır.
    Güçlendirmek ise emek ister.
    Bugün Bulgaristan’ın ihtiyacı, Türkiye’deki vatandaşlarını dil üzerinden dışlamak değil, onların ülkeyle bağlarını geliştirmektir.
    Özellikle 1 Kasım’da yapılacak ikinci tur seçim öncesinde, bütün siyasi aktörlerin bunu hatırlaması gerekir.
    Vatandaş yalnızca oy vereceği gün değerli değildir.
    Seçimden sonra da değerlidir.
    Ve devletin vatandaşına gösterdiği saygı, seçim sonuçlarından bağımsız olmalıdır.
    Bizim Yüreğimizde Hâlâ O Köyün Yolu Var
    Bugün Bulgarca bilmeyen bir gence bakıp onun Bulgaristan’la bağını sorgulayanlara son bir şey söylemek istiyorum.
    O genç, sizin bilmediğiniz bir hikâyenin devamıdır.
    Onun dedesi belki Kırcaali’de doğdu.
    Anneannesi belki Şumnu’da büyüdü.
    Babası belki 1989 yılında sınırdan geçti.
    Annesi belki Türkiye’ye geldiğinde henüz küçücük bir çocuktu.
    O genç bütün bunları yaşamamış olabilir.
    Ama bu geçmiş onun ailesinin bir parçasıdır.
    Bir gün dedesinin doğduğu köye gittiğinde belki tabelaları okuyamayacak.
    Belki komşularıyla Bulgarca konuşamayacak.
    Ama dedesinin evinin önünde durduğunda neden duygulandığını anlayacak.
    Belki eski bir mezar taşına bakacak.
    Belki çocukluğundan kalma bir aile fotoğrafını hatırlayacak.
    Belki gözlerinden iki damla yaş süzülecek.
    İşte o anda kimse ona hangi dili bildiğini sormasın.
    Çünkü o gözyaşının dili yoktur.
    O özlemin tercümesi yoktur.
    O sevginin sınırı yoktur.
    Biz Bulgaristan’dan ayrıldık ama hatıralarımızı orada bırakmadık.
    Biz Türkiye’de yeni bir hayat kurduk ama geçmişimizi inkâr etmedik.
    Bizim çocuklarımız başka bir ülkede büyüdü ama köklerimiz hâlâ Balkan topraklarında.
    Bizi anlamak isteyenler, önce göç yollarında kaybettiğimiz yılları anlamalıdır.
    Bizi yargılamak isteyenler, önce ailelerimizin yaşadığı ayrılıkları öğrenmelidir.
    Ve bize dilimizi soranlar, önce kalbimizde taşıdığımız hatıralara saygı göstermelidir.
    Çünkü biz bir dili bilmediğimiz için daha az insan, daha az vatandaş veya geçmişimize daha az bağlı değiliz.
    Bir insanın bildiği kelimeleri sayabilirsiniz. Ama yüreğinde taşıdığı özlemi sayamazsınız.
    Bir insanın konuştuğu dili ölçebilirsiniz. Ama vatanına, ailesine ve köklerine duyduğu sevgiyi ölçemezsiniz.
    Ve unutmayın:
    Bizim dedelerimiz evlerinin anahtarlarını kaybetmiş olabilir. Ama o evlere giden yolu kalplerinden hiçbir zaman silmediler.
    Bir gün o anahtarlar paslanır. Evler yıkılır. Sokaklar değişir. İnsanlar başka diller konuşur.
    Ama bir torun, dedesinin doğduğu toprağa basıp “Bizim hikâyemiz burada başlamış” diyebiliyorsa, o bağ hâlâ yaşıyor demektir.
    ÇÜNKÜ BAĞLAR DİLLE DEĞİL, KALPLE ÖLÇÜLÜR!

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

eighteen + two =