36 yıldır görmezden gelinen Bulgaristan Türkleri ve Müslümanları, bir kez daha ülkenin siyasi geleceğini belirleyebilecek kritik bir konumda. Ancak asıl mesele seçimi kimin kazanacağı değil, Bulgaristan devletinin nasıl bir geleceğe yürüyeceğidir.
Rafet ULUTÜRK
1 Kasım: Bulgaristan için sıradan bir seçim değil, tarihî bir yol ayrımı
Bulgaristan’da 25 Ekim 2026 tarihinde gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turunun ardından siyasi mücadele yeni ve kritik bir aşamaya girdi.
Paylaşılan ilk tur sonuçlarına göre İliyana Yotova yüzde 34,6, Andrey Gyurov ise yüzde 32,7 oyla öne çıktı. Bu sonuçların resmî kesinleşme durumunun ayrıca değerlendirilmesi gerekir. Ancak ortaya çıkan siyasi tablo, 1 Kasım Pazar günü yapılacak ikinci turun ne kadar önemli olduğunu göstermeye yetiyor.
İki aday arasındaki fark yalnızca 1,9 puan.
Böyle bir tabloda artık mesele yalnızca adayların kendi seçmenlerini sandığa götürmesi değildir. İlk turda başka adaylara oy verenlerin tercihleri, sandığa gitmeyen vatandaşların tutumu ve toplumun farklı kesimlerinin beklentileri belirleyici olacaktır.
Ve tam burada Bulgaristan siyasetinin 36 yıldır çözemediği büyük bir mesele yeniden karşımıza çıkmaktadır:
Bulgaristan Türkleri ve Müslümanları neden hâlâ yalnızca seçim zamanı hatırlanmaktadır?
36 yıllık siyasi düzenin en büyük yanlışı
1990 yılında Bulgaristan demokrasiye geçerken Türkler ve Müslümanlar büyük umutlar taşıyordu.
1984-1989 yılları arasında isimleri zorla değiştirilen, dilleri baskı altına alınan, dinî ve kültürel hakları sınırlandırılan insanlar artık eşit vatandaşlar olarak yaşayabileceklerine inanıyordu.
Demokrasi onlar için yalnızca çok partili seçim demek değildi.
Demokrasi, yeniden kendi isimleriyle yaşayabilmekti. Çocuklarına Türkçe öğretebilmekti. Devlet kapısında ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmemekti. Yaşadıkları köylerin, kasabaların ve şehirlerin kalkınmasıydı.
Fakat aradan 36 yıl geçti.
Bugün dönüp baktığımızda sormamız gereken çok ciddi sorular var.
Türklerin yaşadığı bölgeler neden yeterince gelişmedi? Gençler neden doğdukları topraklarda gelecek kurmak yerine Avrupa’ya göç etmek zorunda kaldı? Türkçe eğitiminin sorunları neden çözülemedi? Devlet kurumlarında liyakatli Türk ve Müslüman vatandaşların temsili neden sürekli tartışma konusu oldu?
Bu soruların cevabını yalnızca Hak ve Özgürlükler Hareketi’nde, yani HÖH/DPS’de aramak eksik kalır.
Çünkü ortada iki taraflı bir siyasi sorumluluk vardır.
Bir tarafta Türklerin ve Müslümanların temsilcisi olduğu iddiasıyla siyaset yapan, fakat toplumsal beklentileri karşılamakta ciddi biçimde eleştirilen bir parti geleneği bulunmaktadır.
Diğer tarafta ise bu vatandaşları doğrudan kazanmak için yeterli siyasi irade göstermeyen Bulgaristan’ın büyük partileri vardır.
Birileri bu toplumu kendi siyasi mülkü gibi gördü. Diğerleri ise o mülk anlayışını değiştirmek için yeterince mücadele etmedi.
İşte Bulgaristan demokrasisinin temel sorunlarından biri budur.
HÖH: Temsil mi, siyasi aracılık mı?
36 yıldır HÖH, Bulgaristan siyasetinde önemli bir denge unsuru oldu.
Koalisyonların kurulmasında, hükümetlerin ayakta kalmasında, parlamentodaki güç hesaplarında ve seçim stratejilerinde etkili roller üstlendi.
Ancak şu soruyu sormanın zamanı çoktan gelmiştir:
Bu siyasi etkinin ne kadarı sıradan Türk ve Müslüman vatandaşın hayatına yansıdı?
Bir partinin parlamentoda güçlü olması, temsil ettiğini söylediği toplumun da güçlü olduğu anlamına gelmez.
Siyasi liderlerin devlet yönetiminde söz sahibi olması, köylerde yaşayan vatandaşların sorunlarının çözüldüğünü göstermez.
Bir partinin sürekli iktidar hesaplarının içinde bulunması, temsil ettiği seçmenlerin geleceğinin güvence altında olduğu anlamına hiç gelmez.
Üstelik bugün HÖH içindeki liderlik ve güç mücadeleleri, etnik kimliğe dayalı siyasi temsil anlayışının sınırlarını daha görünür hâle getirmiştir.
Partinin başında bir Bulgar siyasetçinin bulunması tek başına sorun değildir. Demokratik bir ülkede hiçbir siyasi makam etnik kökene göre sınırlandırılmamalıdır.
Asıl sorun şudur:
Türklerin oylarıyla güç kazanan siyasi yapıların yönetiminde kim bulunursa bulunsun, Türklerin ve Müslümanların hakları neden hâlâ yeterince güvence altına alınamamıştır?
Mesele liderin adı veya etnik kökeni değildir.
Mesele siyasi anlayıştır.
Mesele hesap verebilirliktir.
Mesele seçmeni seçimden seçime hatırlamak yerine onunla sürekli birlikte yürümektir.
Kostadinov’un hesabı ve seçim matematiğinin gerçeği
Vızrajdane lideri Kostadin Kostadinov, ikinci turda kendi partisinin seçmenlerinin belirleyici olacağını ifade ediyor.
Elbette ilk turda elenen adayların seçmenleri ikinci turda önem kazanacaktır.
Vızrajdane seçmenlerinin tercihi de seçim sonucunu etkileyebilir.
Ancak siyasette belirleyicilik yalnızca bir partinin oy oranını diğer adayın oylarına eklemekle hesaplanamaz.
Örneğin yüzde 12’lik bir seçmen kitlesinin tamamının aynı adaya yönelmesi teorik olarak büyük bir avantaj sağlayabilir. Fakat gerçek seçimlerde seçmenler otomatik olarak liderlerinin işaret ettiği adaya oy vermez.
Bir kısmı sandığa gitmeyebilir. Bir kısmı diğer adayı tercih edebilir. Bir kısmı ise geçersiz oy kullanabilir.
Aynı durum Türk ve Müslüman seçmenler için de geçerlidir.
Onlar da tek merkezden yönetilen, iradesi başkalarının elinde bulunan bir topluluk değildir.
Fakat Türklerin ve Müslümanların yoğun yaşadığı bölgelerdeki seçmen katılımı ile Türkiye’deki Bulgaristan vatandaşlarının tercihleri, birbirine yakın sonuçların ortaya çıktığı bir seçimde önemli bir ağırlık oluşturabilir.
Burada esas mesele şudur:
Hiçbir siyasi lider, herhangi bir topluluğun oylarını cebinde hazır bekleyen bir siyasi sermaye olarak görmemelidir.
Çünkü oy vatandaşındır.
Karar vatandaşındır.
Devlet de bütün vatandaşlarındır.
Bulgar partileri neden Türk vatandaşlarla doğrudan kucaklaşmıyor?
Bulgaristan’daki büyük siyasi partilere yıllardır yönelttiğimiz temel eleştiri budur.
Neden Türklerin yaşadığı köylere yalnızca seçim kampanyalarında gidiliyor?
Neden Kırcaali’de, Şumnu’da, Razgrad’da, Silistre’de, Tırgovişte’de ve Dobruca’da yaşayan insanların meseleleri bütün ülkenin ortak meseleleri olarak görülmüyor?
Neden Türkçe eğitim konusu yalnızca azınlık tartışmasına sıkıştırılıyor?
Neden bölgesel kalkınma, altyapı, sağlık hizmetleri ve genç işsizliği ülke çapında eşit vatandaşlık anlayışıyla ele alınmıyor?
Bulgaristan’ın geleceğini düşünen siyasi partiler artık bir gerçeği kabul etmelidir:
Türkler ve Müslümanlar Bulgaristan’ın dışında değildir.
Onlar bu devletin kuruluşundan bugüne kadar yaşadığı tarihî dönüşümlerin içinde bulunan vatandaşlarıdır.
Bu insanların devlete güven duyması, yalnızca Türklerin değil bütün Bulgaristan’ın kazanımıdır.
Siyasetçiler topluluklar arasında duvar örmek yerine köprü kurmalıdır.
Çünkü bir ülke vatandaşlarının bir bölümünü sürekli dışarıda bırakarak güçlü devlet olamaz.
Asıl tehlike sandıkta değil, Bulgaristan’ın çevresinde büyüyor
Bugün Bulgaristan’ın önündeki tehlikeleri yalnızca seçim sonuçları üzerinden okumak büyük hata olur.
Dünyanın siyasi dengeleri hızla değişiyor.
Rusya-Ukrayna savaşı Karadeniz güvenliğini doğrudan etkiliyor. Enerji yolları, ticaret koridorları, askerî güvenlik ve bölgesel istikrar artık birbirinden ayrı düşünülemiyor.
Bulgaristan, Karadeniz’e kıyısı olan bir NATO ve Avrupa Birliği ülkesidir.
Dolayısıyla bölgede meydana gelen her büyük kriz Bulgaristan’ın güvenlik hesaplarını da etkilemektedir.
Batıya baktığımızda ise Avrupa’nın kendi sorunlarıyla mücadele ettiğini görüyoruz.
Ekonomik durgunluk endişeleri, enerji maliyetleri, göç tartışmaları, savunma harcamaları ve siyasi kutuplaşma birçok Avrupa ülkesinin gündeminde.
Avrupa devletleri öncelikle kendi vatandaşlarının güvenliğini, ekonomik istikrarını ve siyasi düzenlerini korumaya çalışacaktır.
Bulgaristan’ın Avrupa Birliği ve NATO üyeliği önemli güvenceler sağlıyor. Ancak hiçbir uluslararası ittifak, bir ülkenin kendi kurumlarını güçlendirme sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
Dışarıdan destek almak başka şeydir; kendi devletini yönetebilecek siyasi olgunluğa sahip olmak başka şeydir.
Bulgaristan’ın bugün her ikisine de ihtiyacı vardır.
Cumhurbaşkanı ile başbakan arasında sürekli kavga eden bir devlet ayakta nasıl duracak?
İşte ikinci turun üzerinde düşünülmesi gereken en önemli stratejik sorularından biri budur.
Bulgaristan parlamenter cumhuriyet niteliği taşıyan bir ülkedir. Cumhurbaşkanının görev ve yetkileri anayasa ile belirlenmiştir; hükümetin günlük icraatının tamamı cumhurbaşkanının elinde değildir.
Bununla birlikte cumhurbaşkanlığı makamının devletin istikrarında, uluslararası temsilinde, anayasal süreçlerde ve kriz dönemlerinde önemli bir rolü bulunmaktadır.
Cumhurbaşkanı ile hükümetin her konuda aynı düşünmesi gerekmez.
Demokrasi zaten farklı görüşlerin bir arada bulunabilmesini gerektirir.
Ancak devletin temel güvenlik meselelerinde, dış politika önceliklerinde ve anayasal düzenin korunmasında kurumlar arasında asgari bir iş birliği kültürü bulunmalıdır.
Bir gemide kaptanla mürettebat sürekli birbirine karşı mücadele ederse gemi ilerleyemez.
Devlet yönetimi de böyledir.
Bir tarafta cumhurbaşkanlığı, diğer tarafta hükümet, başka tarafta parlamento ve siyasi partiler sürekli birbirlerini etkisizleştirmeye çalışırsa bunun bedelini sıradan vatandaş öder.
Bulgaristan’ın ihtiyacı kişisel hesaplaşma değil, kurumsal uyumdur.
Devlet kurumlarının birlikte çalışması, siyasi liderlerin birbirlerine kayıtsız şartsız bağlı olması demek değildir. Devlet çıkarlarını kişisel ve parti çıkarlarının üzerinde tutmaları demektir.
Peevski ve Borisov: Siyaset kişilerin mücadelesine mahkûm edilmemeli
Bulgaristan siyasetinde Delyan Peevski ve Boyko Borisov gibi isimler uzun yıllardır önemli tartışmaların merkezinde bulunuyor.
Bu siyasetçilerin kurdukları ilişkiler, siyasi güçleri, koalisyon tercihleri ve devlet kurumları üzerindeki etkileri kamuoyunda sürekli tartışılıyor.
Ancak Bulgaristan’ın geleceği yalnızca iki veya üç siyasi liderin kişisel mücadelesine indirgenemez.
Devletin güvenliği kişilere bağlı olmamalıdır.
Hukuk devleti güçlü olmalıdır.
Yargı bağımsız olmalıdır.
Kamu kaynakları şeffaf biçimde yönetilmelidir.
Siyasi liderler değiştiğinde devlet düzeni sarsılmamalıdır.
Bir ülkede vatandaşlar sürekli aynı siyasi isimlerin güç mücadelesini izliyor, fakat kendi günlük sorunlarının çözülmediğini görüyorsa zamanla siyasete olan güvenlerini kaybederler.
İşte Bulgaristan’ın karşı karşıya bulunduğu en önemli tehlikelerden biri budur:
Devletin varlığından önce devletin vatandaşlarının devlete olan güveni zayıflayabilir.
Güvenini kaybetmiş toplumları yeniden bir araya getirmek, seçim kazanmaktan çok daha zordur.
Türklerin oyları yalnızca seçim kazanmak için mi hatırlanacak?
Artık bu anlayışın değişmesi gerekiyor.
Bulgaristan Türklerinin ve Müslümanlarının beklentileri açık ve meşrudur.
Ana dilin ve kültürel kimliğin korunması, Türkçe eğitimin geliştirilmesi, devlet kurumlarında liyakate dayalı eşit temsil, bölgesel kalkınma, gençlere istihdam, dinî ve kültürel mirasın korunması ve ayrımcılıkla mücadele demokratik devletin temel sorumluluklarıdır.
Bunlar herhangi bir siyasi partinin lütfu değildir.
Vatandaşlık haklarıdır.
Bu nedenle cumhurbaşkanlığına talip olan bütün siyasi kadrolar toplumun her kesimine karşı somut sorumluluklar üstlenmelidir.
Seçimden önce verilen sözlerin seçimden sonra unutulduğu bir düzen sürdürülemez.
Siyasetçiler yalnızca oy istememeli, neyi nasıl gerçekleştireceklerini de açıklamalıdır.
Bulgaristan’ın Türk ve Müslüman vatandaşlarının yaşadığı sorunlar yalnızca HÖH’ün sorunu değildir.
Bütün devletin sorunudur.
Bütün siyasi partilerin sorunudur.
Ve her şeyden önce Bulgaristan demokrasisinin sorunudur.
1 Kasım’dan sonra Bulgaristan’ı ne bekliyor?
İkinci turda hangi aday kazanırsa kazansın, önünde kolay bir dönem bulunmayacaktır.
İç siyasette parçalanmışlık, siyasi güvensizlik, ekonomik beklentiler ve dış güvenlik riskleri yeni cumhurbaşkanının karşılaşacağı önemli meseleler olacaktır.
Bu nedenle cumhurbaşkanlığı seçimi yalnızca bir kişinin devletin başına geçmesi olarak görülmemelidir.
Seçimin ardından toplumun farklı kesimleri arasında güvenin yeniden inşa edilmesi gerekir.
Cumhurbaşkanının bütün vatandaşların cumhurbaşkanı olduğunu göstermesi gerekir.
Hükümetle anayasal sınırlar içinde çalışabilmesi gerekir.
Siyasi partiler arasındaki anlaşmazlıkların devlet kurumlarının işleyişini felce uğratmaması gerekir.
Ve en önemlisi, Bulgaristan’ın geleceği etnik veya siyasi kamplaşmalar üzerinden değil, ortak vatandaşlık anlayışı üzerinden kurulmalıdır.
Bulgaristan’ın bugün ihtiyacı yeni düşmanlar üretmek değil, mevcut sorunları çözmektir.
Tarihî bir ihtimal: Bulgaristan’ın kadın cumhurbaşkanı
İliyana Yotova’nın seçimden galip çıkması, Bulgaristan’ın siyasi tarihinde kadın liderliği açısından ayrıca önemli bir gelişme olacaktır.
Yotova’nın cumhurbaşkanlığı makamındaki rolü ve siyasi tecrübesi, seçmenlerin değerlendireceği unsurlar arasındadır.
Ancak kadın olması tek başına bir başarı garantisi değildir. Nasıl erkek olmak bir lideri başarılı yapmıyorsa kadın olmak da tek başına yeterli değildir.
Önemli olan liderin devlet kurumlarına saygısı, kriz yönetimi, toplumsal uzlaşma kabiliyeti ve bütün vatandaşlara eşit yaklaşımıdır.
Bulgaristan’ın geleceğini belirleyecek olan da budur.
Bir cumhurbaşkanının başarısı yalnızca seçim gecesi aldığı oylarla değil, görev süresince toplumda oluşturduğu güvenle ölçülecektir.
Bulgaristan’ın yeniden keşfedilecek bir gerçeği yok
Bulgaristan’ın sorunlarını anlamak için yeniden Amerika’yı keşfetmeye gerek yok.
Sorunlar ortada.
Çözümler de büyük ölçüde biliniyor.
36 yıldır siyasi temsil tartışmaları devam ediyor.
Bölgesel eşitsizlikler sürüyor.
Gençler ülkeyi terk ediyor.
Vatandaşların siyasete güveni zayıflıyor.
Partiler arasındaki mücadele zaman zaman devletin temel meselelerinin önüne geçiyor.
Üstelik bütün bunlar Avrupa’nın ve Karadeniz bölgesinin ciddi güvenlik sorunlarıyla karşı karşıya bulunduğu bir dönemde yaşanıyor.
Artık Bulgaristan’ın kaybedecek zamanı yok.
Türkleri Bulgarların karşısına, Bulgarları Türklerin karşısına koyan siyasi anlayışın bu ülkeye kazandıracağı hiçbir şey bulunmuyor.
Hristiyanı Müslümana, çoğunluğu azınlığa, bir bölgeyi diğerine karşı kullanan siyaset Bulgaristan’ı güçlendirmez.
Aksine toplumun ortak geleceğine zarar verir.
Bu nedenle 1 Kasım seçimleri yalnızca iki aday arasındaki yarış olarak değerlendirilmemelidir.
Bu seçim aynı zamanda Bulgaristan’da nasıl bir devlet anlayışının güçleneceğine ilişkin önemli bir siyasi sınavdır.
Türk ve Müslüman vatandaşların oylarının sonucu etkileyebilecek ağırlığı, onların yalnızca seçim matematiğinin bir unsuru değil, ülkenin eşit ve vazgeçilmez vatandaşları olduğunu yeniden hatırlatmalıdır.
Siyasi partiler bu gerçeği görmelidir.
Cumhurbaşkanı adayları bu gerçeği görmelidir.
Hükümetler bu gerçeği görmelidir.
Çünkü güçlü Bulgaristan, ancak bütün vatandaşlarını kucaklayan Bulgaristan olabilir.
Bir ülkeyi asıl ayakta tutan yalnızca sınırları, ordusu veya uluslararası ittifakları değildir. O ülkeyi ayakta tutan, vatandaşlarının aynı devletin geleceğine inanmasıdır.
Bugün korunması gereken en büyük değer budur.
1 Kasım’da sandıktan bir cumhurbaşkanı çıkacaktır.
Ama 2 Kasım sabahı Bulgaristan’ın asıl ihtiyacı, seçimi kazanan bir siyasi kampın zaferinden çok daha büyüktür:
Birlikte yaşayabilen bir toplum, birlikte çalışabilen devlet kurumları ve geleceğine güvenen vatandaşlar.
Çünkü devletler yalnızca dışarıdan gelen tehditlerle zayıflamaz.
Bazen içeride büyüyen güvensizlik, dışarıdaki tehlikelerden daha yıkıcı olabilir.
Bulgaristan’ın geleceği, Türklerin, Bulgarların ve bütün vatandaşların ortak geleceğidir. Bu geleceği korumak ise yalnızca bir partinin değil, herkesin sorumluluğudur.