1925 Yılında Ankara Anlaşmasının 100. Yılında Soykırımın Gölgesi:

Rafet ULUTÜRK’ün konuşması

18 Ekim 2025 – Angora (Ankara) Anlaşması’nın 100. Yıl Dönümü

Saygıdeğer konuklar, kıymetli katılımcılar, değerli misafirler,

Bugün burada davamızı sizlerle paylaşma fırsatını bulmamıza vesile olan, bizi bu anlamlı programa davet eden bizi sizlerle buluşturan Cahit Abime huzurlarınızda en içten teşekkürlerimi sunuyorum. Onun bu daveti, sadece bir buluşma değil; bir davanın sesini duyurma, tarihe not düşme fırsatıdır.

18 Ekim 1925 Angora (Ankara) Anlaşması’nın yüzüncü yıl dönümünde, yalnızca bir dostluk hikâyesini değil…
Bir yüzyıllık sessizliğin, görmezden gelinmiş acıların ve ihanetle gölgelenmiş bir tarihin hesabını konuşmak için buraya toplandık.

Bu tarih, sıradan bir diplomatik belgeye atılan imza değildir.
Bu tarih, iki milletin geleceğini şekillendirmeyi hedefleyen bir vizyonun, barışın ve kardeşliğin simgesidir.

Bu vizyonun mimarları:

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu lideri Gazi Mustafa Kemal Atatürk,

Bulgaristan’ın ileri görüşlü Başbakanı Türk Dostu Aleksandır Stanboliyski idi.

Ama ne yazık ki, Stanboliyski, bu vizyonun meyvelerini göremeden VMRO tarafından vahşice öldürüldü. Ve tarih, tam da o andan itibaren bambaşka bir yöne evrildi. Yüzyıl önce atılan imzaların taşıdığı umut, devlet politikalarının soğuk duvarları arasında kayboldu. Bugün biz, o kaybolan umudu ve çalınan hakikati yüksek sesle yeniden konuşmak için sizlerle birlikte buradayız.

Saygıdeğer konuklar,

Ankara Anlaşması bir asır önce dostluk ve karşılıklı güven vaadiyle imzalandı. Ancak geçen yüz yıl, bu vaadin kağıt üzerinde kaldığını acı biçimde gösterdi. Bugün gelinen nokta açıktır: Bulgaristan’daki Türk toplumu, bu antlaşmanın vaat ettiği hak ve güvenlikten hiçbir zaman tam anlamıyla yararlanamamıştır.
Bunun nedeni açık ve nettir: Bulgaristan devlet politikaları, Türk düşmanlığını sistemin merkezine yerleştirmiştir.

Bunu önleyecek olan ne dış güçler ne de geçici çözümlerdir.
Gerçek çözüm, Türk halkının kendi hak ve kimliğini savunmasında, Bulgar toplumunun ise ortak geleceği sahiplenmesindedir.

Yüzyıllık Kronoloji: Bulgaristan’da Sistematik Bir Kimlik Soykırımı

Bulgaristan Türklerinin trajedisi bir anda başlamadı.
Bu, planlı, sistematik ve uzun soluklu bir kimlik soykırımıdır.

  • Yıl 1929: Türk milleti ilk defa ayağa kalktı, Bulgaristan Türklerinin Millî Kongresi düzenlendi. Bu, varlığın haykırıldığı ilk büyük adımdı… ama aynı zamanda baskının da başlangıcı oldu.
  • 1934: Bulgaristan’da darbe sonrası Türk okulları kapatıldı — bir halkın hafızasını silme operasyonunun ilk hamlesiydi.
  • 1950–1970: Dil, din ve kültür alanlarında sistematik baskılar uygulandı. Türkçe yasaklandı, camiler susturuldu.
  • 1972–1989: Bulgarlaştırma kampanyalarıyla yüz binlerce Türk’ün ismi zorla değiştirildi. Bu sadece bir asimilasyon değil, kimliğe yönelik bir soykırımdı.

Ve tüm bu süreçte 1925 Angora (Ankara) Anlaşması, bir koruma kalkanı değil, sessiz bir tanık oldu. Anayasa kağıt üzerinde eşitlikten söz etse de, Türkler için hiçbir zaman işlemedi.

1989 Sonrası: Demokrasi Maskesi Altında Yeni Bir Zincir eklendi.

1989 büyük göç ve kültürel soykırım sonrası demokrasiye geçiş umut yaratmıştı. Fakat 1990’da kurulan sözde Türk Partisi HÖH (DPS), özgürlük aracı değil, Türkleri kontrol etme mekanizması haline geldi.

35 yıldır:

  • HÖH aracılığıyla Türk toplumu kontrol altına alındı,
  • Gerçek liderlik yerine devletin onayladığı figürler getirildi,
  • Tepkiler törpülendi, umutlar bastırıldı, Türk – İslam davası olanlar yönetimlerden uzaklaştırıldı ve devletten kovuldu göç ettirildi.
  • Hak mücadeleleri siyasetin dar koridorlarına hapsedildi.

Ve bugün… HÖH’ün liderliğinde, Türk kimliğine sahip olmayan Bulgar oligark Delyan Peevski yer almaktadır. Bu, Türklerin siyasi iradesinin gaspının kurumsallaştırılmasıdır. Ve ne yazık ki buna karşı ne bir güçlü kurum, ne de bir cesur Türk aydını ne Türkiye’den nede Bulgaristan’dan sesini yükseltmiştir.

Sessiz Aydınlar, Körleşmiş Vicdanlar Bu hikâyenin en acı yanı zulüm değil;
O zulme susanların sessizliğidir.

2011 yılında, ilk Türk Cumhurbaşkanı adayı sahneye çıktığında, Türkiye’deki tüm STK’lar, dernekler ve vakıflar — ne yazık ki — bu adaya destek olmak yerine, Bulgaristan’da asimilasyon politikalarının mimarı olan eski komünist BKP’nin (bugünkü BSP) arkasında hizalandılar.

O gün bir tek aydın çıkıp da, “Siz ne yapıyorsunuz?” diyemedi. Bir tek kalem, bu sessizliği bozacak bir satır bile yazmadı.

Ve daha da acısı… Bugün aynı çevreler, hiçbir yüzleşme yapmadan, hiçbir özeleştiri vermeden, büyük bir rahatlıkla “milliyetçi” ve “Türkçü” olduklarını söyleyebiliyorlar.

Bu sadece bir siyasi zafiyet değil; Ahlaki bir çöküştür. Bir milletin aydınları sustuğunda karanlık büyür. Bugün artık aydınların değil, halkın uyanışının zamanıdır.

Bulgaristan’da Dil, İnanç, Kimlik: Göz Göre Göre Siliniyor

Ve şimdi soruyoruz: Peevski yönetiyorsa Bulgaristan’ı, neden hâlâ vakıflar, camiler, medreseler iade edilmiyor?
Peki, neden hâlâ Türk kimliği sistematik biçimde bastırılıyor?
Yüzyıl geçmiş olmasına rağmen, Bulgaristan’daki Türk varlığına yönelik adaletsizlikler hâlâ devam ediyor. Somut örnekler ortada:

  • Kırcaali Medresesi, Sofya Cumhurbaşkanlığı önündeki cami, Karlovo Camisi ve Eski Zara Camisi hâlâ iade edilmedi. Bu yapılar, bir halkın hafızası ve inancının simgeleridir.
  • Türk vakıf malları, hukukun gözü önünde yıllardır gaspedilmiş durumda. Mülkiyet hakkı, en temel insan hakkı olmasına rağmen görmezden geliniyor.
  • Türkçe eğitim hakkı hâlâ kısıtlı. Anadilde eğitim bir hak olmasına rağmen, sanki bir lütufmuş gibi muamele ediliyor.
  • Kırcaali’de Türk bir belediye başkanı olmasına rağmen, Saat Kulesi’nden Türk halkına hakaret içeren yayınlar yapılmaya devam ediyor; Türk mezarlıkları dikenlikler içinde unutulmuş durumda.
  • Kırcaali Türbesi gibi kutsal mekânlarda bugüne kadar ne bir mevlit ne de bir anma programı düzenlendi. Manevi değerler bilinçli bir şekilde yok sayılıyor.
  • Belediyelerde Türklerin varlığı, eğer halka hizmet etmiyorlarsa, bir anlam taşımıyor. Kimliğe sahip çıkmayan temsil, sadece bir vitrindir.
  • Yerel yöneticiler sessiz… Aydınlar sessiz… Dünya sessiz…

Bunların hiçbiri tesadüf değildir; hepsi kimliği yok etmeye yönelik, planlı ve sistematik bir politikanın parçalarıdır. Fakat bu halk susmayacak, boyun eğmeyecek ve kimliğinden asla vazgeçmeyecektir.

Artık siyasetçilerin pasifliğine teslim olmayıp, halk olarak yeniden ayağa kalkma; inisiyatifi ele almak ve kendi kaderini sahiplenmektir. haklarımızı, onurumuzu ve geleceğimizi savunma zamanıdır.

“Kırcaali Efsanesi”, yıllardır süren derin sessizliği cesurca yırtan, hakikatin üzerindeki örtüyü kaldıran bir belgeseldir. Ancak ne yazık ki, bu kadar anlamlı bir eserin Kırcaali’deki gala gösterimine tek bir siyasi temsilci dahi katılmamıştır.

Kendini “Türk partisi” olarak tanıtan partinin yöneticileri, milletvekilleri, üyeleri bile bu galada yer almamıştır. Bu durum, üzerlerindeki baskının boyutunu da, samimiyetsizliğin derinliğini de açıkça göstermektedir. Görünüşte komünist dönem geride kalmış gibi gösterilse de, söz konusu Türk kimliği olduğunda, tüm siyasi yapılar aynı refleksle harekete geçmektedir.

Bulgar partilerinden de hiçbir temsilcinin gelmemiş olması tesadüf değildir. Bu sessizlik, aslında çok şey anlatmaktadır.
Peki nerede bu sözde Türk partisinin yöneticileri, başkanları, milletvekilleri? Nerede bu halkın temsilcisi olduğunu iddia edenler?

Bu durum yalnızca Bulgaristan’daki siyasetin çarpıklığını değil, Türkiye’deki duyarsızlığın da acı bir göstergesidir. Türkiye’den tek bir STK, tek bir dernek, tek bir temsilci bile bu galada yer almamıştır.

Oysa bu film, yalnızca bir belgesel değil; unutmaya karşı bir hafıza direnişidir. Bu direniş, yalnızca bir halkın değil, bir kimliğin, bir tarihin sesidir.

Ankara Anlaşması’nın Gerçek Değeri: Diplomasi Değil, Ankara’nın Gücündedir

Bulgaristan Türklerinin güvenliği ve hakları, kağıt üzerindeki vaatlerde değil, Ankara’nın sarsılmaz gücünde saklıdır.” Bunu herkes çok iyi bilmelidir.

Yıllar boyunca komisyonlar kuruldu, protokoller imzalandı, diplomatik notalar verildi… Ancak bunların hiçbiri, Bulgaristan Türklerine gerçek bir güvence sağlayamadı. Çünkü hiçbir diplomatik metin, güçlü bir iradenin yerini tutamaz.

Tarihin bize öğrettiği açıktır: Asıl caydırıcı güç, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin siyasi kararlılığı, stratejik ağırlığı ve milletinin birliğidir.

Gerçek koruma, masada imzalanan kâğıtlarda değil, devletin kararlılığında ve milletin gücündedir.

Bu Mesele Diplomasi Değil; Onur Meselesidir

Bu mesele, bir diplomasi meselesi değildir; bu mesele Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kudreti, milletin birliği ve kimliğin onurudur.

Artık Uyanmanın Zamanı Geldi

Bir asır sonra artık fısıldama zamanı değil; yüksek sesle konuşma, hakikati haykırma zamanıdır.

  • Kurtuluş, HÖH’te ya da sözde temsilcilerde değildir.
  • Türk aydınlarının sessizliği, tarih sayfalarına kara bir leke olarak kazınmıştır.
  • Artık gerçeğe dönmeli; insan yetiştirmeye, kendi içimizden lider çıkarmaya, geleceğimizi kendi ellerimizle kurmaya başlamalıyız. Unutmayalım: İnsan yetiştiren, geleceğini kurtarır.

İnsan Yetiştirmeliyiz

Bize; bilinçli, kimliğine sahip çıkan, sorumluluk taşıyan insanlar gerekiyor.
Bu davayı, bu derdi genç nesillerin yüreğine işlemezsek, hiçbir siyasi yapı bize kalıcı bir gelecek sunamaz. Onlara bu bilinci, bu sorumluluğu verebildiğimizde ise artık geriye sadece durmadan çalışmak kalacaktır. Çünkü biz, örnek olmak zorundayız.

Güçlü Türkiye = Güçlü Kimlik

Güçlü bir Türkiye, yalnızca bir ülkenin değil; bir milletin onurunun ve bir medeniyetin yeniden doğuşunun teminatıdır.

Kimliğine sahip çıkan, tarihine yaslanan, birliğini koruyan bir millet, ne unutturulur ne susturulur.

Kapanış;

Saygıdeğer konuklar, kıymetli dostlarım,

Bizim geleceğimizi belirleyecek olan şey, bir asır önce atılan imzalar değil…
Bugün yükselen Ankara’nın kararlı ve gür sesidir.

Bu sesin daha da güçlenmesi yalnızca devlete bağlı değildir; bu, bizlerin, yani sivil toplumun iradesine, derneklerin, vakıfların ve toplumsal yapıların kararlılığına bağlıdır.

  • Biz, kendi içimizden insan yetiştirmeliyiz; davası olan, derdi olan, inancı olan insanlar…
  • Gençlerimize davamızı anlatmalı, sorumluluk bilinci aşılamalıyız.

Çünkü bir toplum kendi davasının takipçisi olmazsa, başkaları onun kaderini belirler.

Biz, bir halkın sesi olarak, insanlarımızı ve gençlerimizi yetiştirip, devlet içinde söz sahibi olmalarını sağlamalıyız. Gerisi gelir…

Biz sürekli Ankara’dan çözüm bekliyoruz ama bizim derdimizi bizden iyi kimse bilemez.

İşte bu yüzden çözüm biziz.

Aramızdan ehil, kararlı, güçlü temsilcileri çıkarıp Ankara’ya göndermeliyiz. Çünkü ancak temsil gücü olan bir toplum, kaderini değiştirebilir.

Unutmayalım:
Adalet, ancak güçlü bir Ankara ile tecelli eder.

Gücümüz tarihimizden, birliğimizden ve inancımızdan gelir.

Bu inançla, bu kararlılıkla;

Daha özgür, daha onurlu, daha güçlü yarınlara birlikte yürüyeceğiz.

Hepinize yürekten teşekkür ederim.

Sağ olun, var olun.

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

14 − 13 =