Bir Devlet Vatandaşına “Sen Kimsin?” Dediğinde

Rafet ULUTÜRK

1984–1989: “Soya Dönüş”ten Kültürel Soykırıma

Modern çağda şiddet her zaman silahla başlamaz. Bazen bir masa başında, bir formda, bir isim hanesinde başlar. 1984 yılında Bulgaristan’da Türklere ve Müslümanlara yönelik başlatılan “Soya Dönüş” programı, işte böyle bir şiddetin adıdır. Kulağa ideolojik, hatta tarihsel bir düzeltme gibi gelen bu ifade, gerçekte devletin vatandaşına söylediği tek bir cümleyi gizler:
“Sen, sen değilsin.”

1984–1989 arasında yaşananlar, sıradan bir asimilasyon politikası değildir. Bu, modern çağın en sistemli kültürel soykırım örneklerinden biridir. Faili bellidir. Yöntemi bellidir. Sonuçları ise hâlâ canlıdır.

“Soya Dönüş”: Tarih Değil, İtaat Projesi

Bulgaristan Devleti, ülkedeki yaklaşık 2 milyon Türk ve Müslüman’ın “sözde Bulgar kökenli” olduğunu ileri sürerek bir kimlik mühendisliği başlattı. Ama mesele tarih değildi. Mesele, kimin itaat edeceğini görmekti.

Devlet, kendini vatandaşın kimliğini tanımlama yetkisine sahip gördüğü anda, koruyucu olmaktan çıkar; dayatıcı olur. “Soya dönüş” tam olarak buydu: Bir topluluğu kendi hikâyesinden koparmak. İsimleri, dilleri, hafızayı hedef almak.

Bu yüzden ilk adım isimler oldu.

İsimler Gittiğinde, İnsan Ne Kadar Kalır?

1984’ten itibaren Türklerin isimleri zorla değiştirildi. İnsanlar karakollara çağrıldı, tehdit edildi, zorlandı. Bir gecede dedesinin adını taşıyamaz hâle gelenler oldu. Mezarlıklar bile susturuldu.

İsim, basit bir kelime değildir. İsim; anne-babanın duasıdır, geçmişle kurulan bağdır, “ben buradayım” deme biçimidir. Devlet, isimleri değiştirerek insanları entegre etmeye çalışmadı; hafızayı koparmaya çalıştı.

Ama hafıza kolay kopmaz.

İlk Çatlak: Mleçino

Sessizliğin ilk kez yüksek sesle bozulduğu yer, Mleçino oldu. Burada insanlar şunu söyledi:
“Bu benim adım.”

Bu bir slogan değildi. Bir varoluş beyanıydı. Devlet, bu itirazı “düzen bozma” olarak gördü. Oysa düzen, zaten adaletsizlik üzerine kurulmuştu. Mleçino, bu sürecin ilk açık çatlağıydı.

Ardından olanlar, bu çatlağın nasıl kapatılmak istendiğini gösterdi.

Mogilyane: Bir Bebeğin Ölümüyle Çöken Yalan

26 Aralık 1984’te Kırcaali’nin Kırkovo ilçesine bağlı Mogilyane köyünde 17 aylık Türkan Feyzullah öldürüldü.

Bir bebek…
Hangi ideolojiye tehdit olabilir bir bebek?

Türkan’ın ölümü, “Bu sadece kültürel” yalanının çöktüğü andır. Çünkü kültürel soykırımın da kanı vardır. Bazen çok küçük bir bedende akar. Türkan, bir çatışmanın değil; bir devlet politikasının kurbanıydı.

O günden sonra artık kimse bu süreci “barışçıl” diye adlandıramazdı.

Yablanovo: Tankların Gölgesinde Kimlik

Mleçino ve Mogilyane’den sonra Yablanovo geldi. Burada direniş daha örgütlüydü. Devletin cevabı da daha sert oldu: Tanklar.

Tank, sadece askeri bir araç değildir. Bir mesajdır. “Bu mesele tartışılmaz” demektir. Yablanovo’da yaşananlar, devletin kimliğin üzerine nasıl bir ağırlıkla yürüdüğünü gösterdi.

Bu sırada baskı sadece tek bir bölgede kalmadı.

Şumnu’dan Silistre’ye Yayılan Dalga

Kırcaali hattındaki direniş ve bastırma politikaları, kısa sürede Şumnu, Razgrad, Tırgovişte ve Silistre’ye yayıldı. Bu şehirlerde yaşananlar bazen “kalkışma”, bazen “olay”, bazen de “huzursuzluk” diye kayda geçti.

Ama gerçekte olan şuydu:
Bir topluluk, kendisi olarak kalmaya çalışıyordu.

Devlet ise bunu bölerek bastırmayı seçti.

Dil Yasağı: Toplumu İçerden Bölmek

Türkçe konuşmak yasaklandı. Okulda, sokakta, resmî alanlarda… İnsanlar ikiye bölünerek yaşamaya zorlandı: Evde başka biri, kamuda başka biri.

Bu bölünme, rejimin en büyük başarısıydı. Çünkü bölünmüş insan yalnızdır. Yalnız insan susar. Susan insan, düzenin en sessiz destekçisine dönüşür.

Baskı artık sadece polisle değil; alışkanlıklarla işledi.

Sinsi Olan Ne?

Bu dönemi “sinsi” yapan şey hız değil, yöntemdir. Her şey adım adım ilerledi. İnsanlara alışma payı bırakıldı. Böylece birçok kişi yıllar sonra şunu söyledi:
“Ne zaman bu noktaya geldik, anlamadık.”

İşte sinsi soykırım tam da budur. İnsan, başına geleni anlamaya çalışırken, çoktan başka bir hayata zorlanmış olur.

1989’dan Sonra Ne Kaldı?

1989’da rejim çöktü. İsimler geri alındı. Yasaklar kalktı. Ama her şey eski hâline dönmedi. Çünkü bazı yaralar takvimle kapanmaz.

Bu dönem, sadece Bulgaristan Türklerinin değil, devlet–vatandaş ilişkisinin de utanç sayfasıdır. Bir devlet vatandaşına “Sen kimsin?” deme hakkını kendinde gördüğünde, artık sınırı aşmış demektir.

1984–1989, tarihin tozlu raflarında kalacak bir “olaylar dizisi” değildir. Bu dönem, bugün için bir uyarıdır.

Bir bebeğin öldürüldüğü, isimlerin zorla değiştirildiği, dillerin yasaklandığı bir sürece hangi ad verilirse verilsin, gerçeği değişmez:

Bu bir yeniden doğuş değil, bir yok sayma girişimiydi.

Ve tarih şunu gösterir:
Yok sayılanlar unutulmaz.
Unutulmayanlar, bir gün mutlaka konuşur.

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

5 × one =