1014’ün Unutulmayan Faciası ve II. Basileios
Bir millet tarihini yalnızca kazandığı savaşlardan öğrenmez.
Bazen tarih, yenilmiş askerlerin sessiz yürüyüşünde saklıdır.
Bazen bir hükümdarın tacında değil, savaş meydanından evine dönemeyen insanların acısında okunur.
Bulgar tarihinin en sarsıcı anlatılarından biri de 1014 yılında yaşanan Kleidion/Belasitsa Savaşı’nın ardından Bulgar esirlerin kör edilmesidir.
Peki bunu kim yaptı?
Tarihsel kaynakların işaret ettiği isim açıktır:
Bizans İmparatoru II. Basileios.
Daha sonraki tarih geleneğinde onun adı Bulgarlarla yaptığı savaşlarla öylesine özdeşleşecekti ki, kendisine Yunanca Boulgaroktonos, yani “Bulgar Öldüren/Bulgar Kıran” anlamına gelen unvan yakıştırılacaktı.
Fakat bin yıl sonra bizim görevimiz yalnızca öfke üretmek değildir.
Asıl görevimiz şu soruyu sormaktır:
1014 yılında gerçekte ne oldu?
29 TEMMUZ 1014: KLEIDION/BELASITSA
XI. yüzyılın başında Balkanlar, Bulgar Devleti ile Bizans İmparatorluğu arasındaki uzun mücadelenin sahnesiydi.
Bir tarafta Bulgar hükümdarı Samuil vardı.
Diğer tarafta Bizans’ın en güçlü hükümdarlarından II. Basileios.
Mücadele bir günlük değildi.
Basileios yıllar boyunca Bulgar siyasi gücünü aşındırmaya çalışan seferler düzenledi.
Sonunda 29 Temmuz 1014’te, Belasitsa Dağları çevresindeki Kleidion geçidinde iki taraf karşı karşıya geldi.
Bulgar kuvvetleri geçidi savunma hatlarıyla kapatmıştı.
Fakat Bizans komutanı Nikephoros Xiphias’ın birlikleri Bulgar mevzilerinin gerisine ulaşmayı başardı.
Savunma çöktü.
Çok sayıda Bulgar askeri öldürüldü veya esir düştü.
Ve tarihin hafızasına kazınan korkunç olay bundan sonra meydana geldi.
EMRİ VEREN II. BASILEIOS’TU
Bizans tarihçisi İoannes Skylitzes’in daha sonra kaleme aldığı anlatıya göre II. Basileios, ele geçirilen Bulgar askerlerinin kör edilmesini emretti.
Geleneksel anlatı yaklaşık 15.000 esirden söz eder.
Esirlerin yüz kişilik gruplara ayrıldığı, her gruptaki 99 kişinin iki gözünün kör edildiği, yüzüncü kişinin ise diğerlerini Bulgar hükümdarı Samuil’e götürebilmesi için bir gözünün bırakıldığı aktarılır.
Bu görüntüyü düşünün:
Dağlardan aşağı doğru yürümeye çalışan binlerce yaralı insan…
Birbirlerinin omuzlarından tutuyorlar.
Önlerindeki tek gözü gören arkadaşlarını takip ediyorlar.
Evlerine dönmeye çalışıyorlar.
Bu yalnızca askerî bir ceza değildir.
Eğer anlatı esas itibarıyla doğruysa, bunun amacı düşman ordusunun bedenini yaralamaktan daha fazlasıdır:
Bir toplumun moralini kırmaktır.
PEKİ GÖZLERİ “SICAK DEMİRLE” Mİ DAĞLANDI?
Burada tarih ile halk anlatısını birbirinden ayırmak zorundayız.
Bulgar tarih hafızasında olay zaman zaman “gözleri kızgın/sıcak demirle dağlanan askerler” şeklinde anlatılır.
Fakat elimizdeki temel anlatının kesin biçimde kanıtladığı husus, esirlerin kör edildiğinin aktarılmasıdır.
Kör etmenin tam olarak hangi aletle ve hangi teknikle gerçekleştirildiği konusunda aynı kesinlik yoktur.
Bu yüzden bilimsel olarak en doğru cümle şudur:
“II. Basileios’un emriyle Bulgar esirlerin kitlesel biçimde kör edildiği aktarılmaktadır.”
15.000 KİŞİ MİYDİ?
Rakamın tartışmalı olması olayın kendisinin bütünüyle uydurma olduğu anlamına gelmez.
Modern akademik çalışmaların bir bölümü, kitlesel bir kör etme olayının gerçekleştiğini kabul etmekte; esas tartışmayı mağdurların sayısı ve daha sonraki anlatının ne ölçüde büyütüldüğü üzerinde yürütmektedir.
NEDEN KÖR ETME?
Bugünün insanı için şu soru kaçınılmazdır:
Bir imparator neden binlerce savaş esirini öldürmek yerine kör ettirsin?
Orta Çağ Bizans dünyasında kör etme yalnızca fiziksel bir ceza değildi.
Aynı zamanda siyasi bir cezalandırma yöntemiydi.
Özellikle iktidara karşı tehdit oluşturan kişilerin bedeninin sakatlanması, onların siyasi güçlerini ortadan kaldırmanın yollarından biri olarak kullanılabiliyordu.
Bulgar esirlerin topluca kör edilmesi anlatısı bu nedenle yalnızca savaş meydanındaki öfkeyle açıklanamaz.
Eğer anlatıldığı ölçekte gerçekleşmişse bunun açık bir psikolojik savaş boyutu vardır:
“Direnmeye devam ederseniz başınıza gelecek budur.”
Bu, düşmanın yalnızca ordusuna değil, hafızasına yöneltilmiş bir mesajdır.
SAMUİL’İN ÖNÜNE GELEN ORDU
Tarihsel anlatının en dramatik bölümü bundan sonra gelir.
Kör edilen askerlerin Bulgar hükümdarı Samuil’e gönderildiği aktarılır.
Samuil yıllarca beraber savaştığı askerlerini bu halde görünce büyük bir sarsıntı geçirir.
Skylitzes’in anlatısında Samuil manzara karşısında fenalaşır.
Samuil 6 Ekim 1014’te hayatını kaybetmiştir.
Geleneksel Bulgar tarih anlatısı hükümdarın ölümünü kör edilmiş askerlerini görmesinin yarattığı şokla ilişkilendirir.
Bunun tıbbi anlamda kesin ölüm nedeni olduğunu bin yıl sonra kanıtlamamız elbette mümkün değildir. Fakat anlatının Bulgar tarih hafızasında neden böylesine güçlü olduğunu anlamak zor değildir. Çünkü burada mesele yalnızca bir hükümdarın ölümü değildir.
Bir devletin kırılmaya başlayan direncinin sembolüdür.
BULGAR DEVLETİ O GÜN YIKILMADI
Burada sık yapılan başka bir hatayı da düzeltelim.
1014’teki yenilgiden sonra Bulgar Devleti hemen ortadan kalkmadı.
Direniş devam etti.
Samuil’in ardından Bulgar siyasi mücadelesi yaklaşık dört yıl daha sürdü.
Ancak II. Basileios askerî baskıyı ve siyasi-diplomatik yöntemleri birlikte kullanarak Bulgar direncini giderek zayıflattı.
Sonunda 1018 yılında Birinci Bulgar Devleti Bizans hâkimiyetine girdi.
Bu ayrıntı son derece önemlidir. Çünkü kör edilen askerler hikâyesini yalnızca vahşet hikâyesi olarak değil, Bizans’ın Bulgar devletini ortadan kaldırmaya yönelik uzun savaşının bir parçası olarak okumamız gerekir.
“BULGAR ÖLDÜREN” UNVANI
II. Basileios tarihte çoğu zaman Boulgaroktonos — Bulgar Öldüren adıyla anılır.
Fakat bu unvanın da tarihini dikkatli okumak gerekir.
Bugün bazen sanki Basileios yaşarken herkes onu sürekli bu isimle çağırıyormuş gibi anlatılıyor.
Oysa unvanın yaygınlaşması ve tarihsel hafızada Basileios’la özdeşleşmesi sonraki dönemlerin ürünüdür. Bu bize çok önemli bir şey öğretir:
Tarih yalnızca olayların değil, olayların daha sonra nasıl hatırlandığının da tarihidir.
1014’te bir savaş yaşandı. Sonra bu savaş bir hafızaya dönüştü.
O hafıza bir hükümdara lakap verdi. Ve yaklaşık bin yıl sonra bile insanlar aynı olayı konuşuyor.
BİR İMPARATORLUK ZAFERİ Mİ, İNSANLIK TRAJEDİSİ Mİ?
Bizans açısından Kleidion büyük bir askerî başarıydı.
Fakat insanlık açısından baktığımızda başka bir tablo görüyoruz.
Esir düşmüş askerlerin sistematik biçimde sakatlanması bugün savaş suçu olarak değerlendireceğimiz türden bir davranıştır.
Elbette XI. yüzyıl dünyasını XXI. yüzyıl hukukuyla doğrudan yargılayamayız.
Ama insan acısını da “O zamanlar normaldi” diyerek küçümseyemeyiz.
Çünkü savaşın değişmeyen bir tarafı vardır:
Saraylarda savaş kararı verilir; bedelini çoğu zaman sıradan insanlar öder.
1014’te de öyle oldu.
İmparatorlar savaştı.
Komutanlar emir verdi.
Fakat gözlerini kaybedenler sıradan askerlerdi.
Evlerine dönemeyenler onlardı.
Ailelerinin kapısını yaralı halde çalanlar onlardı.
BUGÜN BULGAR GENÇLERİ BUNU BİLMELİDİR
Bulgar gençleri II. Basileios’u bilmelidir.
Samuil’i bilmelidir.
Kleidion’u bilmelidir.
Kör edilen askerlerin hikâyesini de bilmelidir. Ama bunu bugünün Yunanlarına, Türklerine veya başka bir halka nefret üretmek için öğrenmemelidir. Çünkü XI. yüzyıldaki Bizans İmparatorluğu’nu bugünkü milletlerle birebir özdeşleştirmek tarihsel olarak yanlıştır.
Geçmişin imparatorluklarını bugünün halklarına suç olarak yüklemek de yeni düşmanlıklar üretmekten başka işe yaramaz. Asıl ders başka yerde bulunmaktadır.
Devletler güçlerini kaybedebilir.
Ordular yenilebilir.
Sınırlar değişebilir.
İmparatorluklar yıkılabilir.
Ama toplumların hafızası yüzyıllarca yaşayabilir.
1014 bunun en güçlü örneklerinden biridir.
TARİHİ SAKLAMAYIN, AMA TARİHLE DE ZEHİRLENMEYİN
Ben gençlere şunu söylüyorum: Tarihinizi okuyun.
Fakat yalnızca size hoş gelen bölümlerini değil.
Zaferlerinizi okuyun. Yenilgilerinizi de.
Krum’u okuyun. Simeon’u okuyun. Samuil’i okuyun.
Basileios’u da okuyun. Bizans kaynaklarını okuyun. Bulgar tarihçilerini okuyun.
Arkeolojiyi, kronikleri ve modern akademik araştırmaları karşılaştırın.
Çünkü gerçek tarihçilik, önce sonucu belirleyip ona uygun belge aramak değildir.
Belgenin bizi götürdüğü yere gidebilmektir.
15.000 ise 15.000 deyin.
Bir ayrıntı kanıtlanamıyorsa “bilmiyoruz” diyebilme cesaretini gösterin.
Çünkü milletlerin tarihini büyüten abartı değil, hakikattir.
BİN YIL SONRA BİZE KALAN SORU
1014’ten bugüne bin yıldan fazla zaman geçti.
Basileios öldü. Samuil öldü.
Bizans İmparatorluğu tarihe karıştı.
Birinci Bulgar Devleti tarihe karıştı.
Fakat kör edilen askerlerin hikâyesi kaldı.
İşte tarih budur.
Bazen büyük saraylardan geriye birkaç taş kalır.
Ama insanların çektiği acı bin yıl yaşayabilir.
Bu nedenle Bulgar gençleri Kleidion’u öğrenmelidir.
Fakat yalnızca “Bize ne yaptılar?” diye değil. Şunu sorarak öğrenmelidir:
“İnsanlık neden bunu yaptı ve bir daha yapmamak için biz ne öğrenmeliyiz?”
Çünkü geçmişin acısını geleceğin nefretine dönüştürürsek tarihten hiçbir şey öğrenmemiş oluruz.
Ama geçmişin acısını adalet, insanlık ve birlikte yaşama bilincine dönüştürebilirsek tarih gerçek görevini yerine getirir.
Bulgar askerlerini kör ettiren hükümdar II. Basileios’tu.
Fakat bugün asıl mesele onun adını bilmekten daha büyüktür.
Asıl mesele, iktidar uğruna insanların nasıl birer araca dönüştürülebildiğini anlamaktır.
Ve bundan çıkarılacak en büyük ders şudur:
Geçmişi unutma. Gerçeği çarpıtma. Acıyı küçümseme.
Ama acıdan yeni düşmanlık da üretme.
Çünkü tarihin en büyük zaferi başka insanların gözlerini kör etmek değil;
gelecek nesillerin gözlerini açabilmektir.
Rafet ULUTÜRK
BULTÜRK Genel Başkanı