Rafet ULUTÜRK
Bulgaristan’da siyaset uzun zamandır çözüm üreten bir alan olmaktan çıktı; daha çok tıkanıklık, geçici uzlaşmalar, günü kurtarma hesapları ve sorumluluktan kaçış mekanizmasına dönüştü.
Son yılların tablosu ortada: bitmeyen seçimler, ömrü kısa koalisyonlar, parçalı iktidarlar, sürekli krizler ve en önemlisi, halkın gözünün içine baka baka sürdürülen bir hesap vermeme düzeni. Bu yapının artık taşınamaz hale geldiğini görmek için siyaset bilimci olmaya gerek yok. Bulgaristan’da mesele artık sadece kimlerin iktidarda olduğu değil, mevcut parlamenter düzenin ülkeyi yönetemez hale gelmiş olmasıdır.
Tam da bu yüzden bugün cesurca konuşulması gereken konu şudur: Bulgaristan, mevcut sistemle yoluna devam edemez. Cumhurbaşkanı Rumen Radev, eğer gerçekten ülkenin geleceğini düşünüyorsa, başkanlık sistemine geçiş tartışmasını açık biçimde başlatma cesareti göstermelidir.
Çünkü bu haliyle devlet yönetilemiyor; daha doğrusu yönetiliyormuş gibi yapılıyor.
Koalisyonlar teoride uzlaşma kültürünü temsil eder.
Ancak Bulgaristan örneğinde bu model, uzlaşının değil, sorumluluğun buharlaştırılmasının aracı haline geldi. Dört yıldır neredeyse her siyasi başarısızlığın ardından aynı sahne yaşandı: hiç kimse tam sorumlu değil, herkes bir başkasını işaret ediyor, yanlışlar ortaklaşıyor ama bedel kimseye çıkmıyor. Halk ise sürekli aynı cümleyi duyuyor: “Şartlar zordu, denge gerekiyordu, ortaklar engel oldu.” Oysa devlet yönetimi, mazeret üretme sanatı değildir. Devlet yönetimi, karar alma ve o kararların sonuçlarını üstlenme meselesidir.
Tek merkezli, açık sorumluluk üreten bir yönetim modeli işte bu nedenle artık bir tercih değil, giderek zorunluluk haline geliyor.
Başkanlık sistemi savunulduğunda bazı çevreler bunu hemen “otoriterlik” ya da “tek adam arzusu” diye damgalamaya çalışıyor.
Oysa mesele burada otoriterlik değil; dağılmış yetki ile kaybolmuş sorumluluk arasındaki hastalıklı ilişkinin sona erdirilmesidir. Başkanlık sistemi, doğru anayasal fren ve denetim mekanizmalarıyla kurulduğunda, en azından halka şu netliği sunar:
Ülkeyi kim yönetiyor belli olur, başarının da başarısızlığın da siyasi sahibi açıkça ortada olur.
Artık kimse topu ortağına, meclise, komisyona ya da geçici uzlaşıya atamaz.
Bugün Bulgaristan’ın en büyük hastalıklarından biri tam da budur: yetki parçalı, çıkar ağları güçlü, ama sorumluluk buharlaşmış durumda.
Böyle bir düzende yalnızca hükümetler değil, hesap sorma iradesi de etkisizleşiyor.
Çünkü sistem, kimin gerçekten karar verici olduğunu bulanıklaştırdıkça, halkın sandıkta ceza verme gücü de zayıflıyor. Seçmen öfkesini ifade ediyor ama düzen değişmiyor. İsimler değişiyor, ilişkiler değişmiyor. Kabineler düşüyor, mekanizma ayakta kalıyor.
Bunun adı demokrasi yorgunluğu değil; bunun adı sistemsel çürümedir.
Bu çürümenin en görünür boyutlarından biri de yıllardır Bulgaristan siyasetinin üzerine çöken oligarşik yapı, perde arkasından işleyen güç ilişkileri ve devletin belirli çevreler tarafından kendi mülkü gibi kullanıldığı yönündeki yaygın kanaattir. Toplumda yükselen öfke tesadüf değildir. İnsanlar sadece yoksulluktan, istikrarsızlıktan ya da erken seçimlerden bıkmış değil; aynı zamanda cezasızlıktan bıkmış durumdadır.
Devleti zayıflatan, kurumları araçsallaştıran, toplumu bölen, hukuku eğip büken isimlerin sürekli siyaset sahnesinde kalabilmesi, halkta doğal olarak şu duyguyu büyütüyor: Bu ülkede güçlü olanın yanına her şey kâr kalıyor.
İşte bu duygu en tehlikeli duygudur. Çünkü vatandaş, devletin kendisini değil yalnızca güçlüleri koruduğuna inanmaya başladığında, demokratik rejimin meşruiyeti içeriden çürümeye başlar.
Bir devletin büyüklüğü, sıradan insanlara karşı ne kadar sert olduğu ile değil; en büyük, en etkili, en bağlantılı aktörlere karşı da hukuku işletip işletemediğiyle ölçülür. Eğer sistem yalnızca zayıfı cezalandırıp güçlüyü koruyorsa, orada hukuk devleti değil, ayrıcalık rejimi vardır.
Tam da bu yüzden Bulgaristan’da gerçek değişim, yalnızca seçim kazanmakla ya da yeni parti sloganları üretmekle mümkün olmayacaktır.
“Arka odasız yönetim”, “oligarşik modelsiz siyaset”, “eski düzenin tasfiyesi” gibi sözler toplumda karşılık buluyor, çünkü halkın aradığı şey budur. Fakat bu sözler, ancak devlet yapısı buna elverişli hale getirilirse anlam taşır. Mevcut sistem içinde herkesin birbirini frenlediği ama kimsenin ülkeyi toparlayamadığı bir denklem sürdükçe, halkın değişim beklentisi bir kez daha hayal kırıklığına dönüşebilir.
Burada Radev’in tarihi rolü başlıyor. Cumhurbaşkanı, eğer gerçekten bu dönemin yalnızca bir yöneticisi değil, bir dönüştürücüsü olmak istiyorsa, Bulgaristan’da sistem reformunu gündeme taşımalıdır.
Başkanlık sistemine geçiş elbette bir sihirli değnek değildir.
Tek başına bütün sorunları çözmez. Yolsuzluğu bir günde bitirmez, yargıyı otomatik olarak bağımsızlaştırmaz, siyasi ahlakı kendiliğinden üretmez.
Ancak bugün ihtiyaç duyulan şey mucize değil; açık yetki, açık sorumluluk ve daha az siyasi aldatmacadır. Başkanlık sistemi, özellikle Bulgaristan gibi parlamenter parçalanmanın kronikleştiği ülkelerde, bu netliği sağlama potansiyeline sahiptir.
Elbette böyle bir geçişin ciddi anayasal güvencelerle tasarlanması gerekir. Güçler ayrılığı korunmalı, yargı bağımsızlığı güçlendirilmeli, meclis denetim işlevini kaybetmemeli ve sistem kişilere göre değil, kurallara göre inşa edilmelidir. Başkanlık sistemi ancak bu şartlarda ülkeye fayda getirir. Aksi halde yalnızca başka türden bir merkezileşme yaratır. Ancak bu riskin varlığı, tartışmanın kendisinden kaçmayı gerektirmez.
Tam tersine, artık bu tartışmayı ertelemek daha büyük bir risktir.
Çünkü Bulgaristan’ın mevcut siyasi düzeni kendi krizini sürekli yeniden üretmektedir.
Asıl sorulması gereken soru şudur: Bulgaristan daha kaç seçim, daha kaç koalisyon pazarlığı, daha kaç geçici formül ve daha kaç siyasi kaçış cümlesi kaldırabilir?
Halk daha ne kadar “sorumlu belli olmayan iktidarlar” tarafından yönetilmeye razı olabilir?
Devletin omurgasını zayıflatan bu yapının sürmesi, yalnızca bugünün değil, gelecek nesillerin de kaybı olacaktır.
Radev bu noktada tarihi bir tercih ile karşı karşıyadır.
Ya mevcut sistemin sınırları içinde günü yöneten bir cumhurbaşkanı olarak kalacaktır ya da Bulgaristan’ın siyasi mimarisini değiştirmeye cesaret eden lider olarak anılacaktır. Bugün böyle bir cesaret gösterebilirse, Bulgaristan devletine gerçekten çok büyük bir hizmette bulunmuş olacaktır. Çünkü bazen bir ülkeye yapılacak en büyük iyilik, bozulmuş düzeni küçük tamirlerle ayakta tutmaya çalışmak değil, artık işlemediği açık olan sistemi kökten sorgulamaktır.
Bulgaristan’ın ihtiyacı daha fazla makyaj değil, daha derin bir siyasi yeniden kuruluştur.
Halkın ihtiyacı daha fazla slogan değil, hesap verebilir iktidardır.
Devletin ihtiyacı ise perde arkasına değil, açık sorumluluğa dayalı bir yönetim modelidir.
Bu nedenle bugün söylenmesi gereken söz nettir: Bulgaristan’da sistem tartışılmalıdır.
Ve Radev, başkanlık sistemine geçiş meselesinde cesaret göstermek zorundadır.
Çünkü bu böyle gitmez.