Rafet ULUTÜRK
Radev’in hamleleri, Peevski’nin siyasi nüfuzu, belediyelere uzanan soruşturmalar ve 25 Ekim seçimleri öncesinde Bulgaristan’ın geleceğini belirleyecek büyük mücadele.
Bulgaristan’da son günlerde yaşanan gelişmeleri yalnızca birkaç belediye başkanının sorgulanması, bazı siyasi isimlerin hedef alınması veya seçim öncesinde yaşanan sıradan bir iktidar mücadelesi olarak değerlendirenler, büyük resmi göremiyor.
Çünkü Bulgaristan’da bugün yaşananlar, yalnızca siyasetin değil, devletin geleceğinin de tartışıldığı bir döneme işaret ediyor.
Sungurlare’den Belitsa’ya, Kırcaali’den Sofya’ya uzanan gelişmeler; siyasi nüfuz, kamu kaynakları, yerel yönetimler ve devlet kurumlarının bağımsızlığı konusunda yıllardır biriken sorunları yeniden gündeme taşıdı.
Rumen Radev’in soruşturmaların henüz başlangıç aşamasında olduğu yönündeki açıklamaları, Bulgaristan siyasetinde geniş yankı uyandırdı.
Ancak burada cevaplanması gereken çok daha önemli bir soru bulunmaktadır:
Bulgaristan’da gerçekten devletin kurumlarını güçlendirecek bir değişim mi başlıyor, yoksa eski siyasi güç merkezlerinin yerini yeni güç merkezleri mi almaya hazırlanıyor?
İşte bugün bütün Bulgaristan vatandaşlarının üzerinde düşünmesi gereken temel mesele budur.
Çünkü bir devletin geleceğini yalnızca seçim sonuçları belirlemez.
Devletin geleceğini; adaletin gücü, kurumların bağımsızlığı, vatandaşların güveni ve yöneticilerin devlet sorumluluğu belirler.
DEVLETİN EN BÜYÜK TEHLİKESİ DIŞARIDA DEĞİL, BAZEN KENDİ İÇİNDEDİR
Devletler yalnızca savaşlarla, ekonomik krizlerle veya dış müdahalelerle zayıflamaz.
Bazen devletleri içeriden zayıflatan en büyük tehlike, kurumların belirli siyasi ve ekonomik çıkar çevrelerinin etkisi altına girmesidir.
Bir ülkede kamu kaynaklarının dağıtımı, devlet kadrolarına atamalar, belediye yatırımları ve ekonomik fırsatlar liyakat yerine siyasi sadakate göre şekillenmeye başlarsa, devletin kurumsal yapısı zarar görür.
Böyle bir ortamda vatandaşın devlete duyduğu güven zamanla azalır.
Çünkü vatandaş şu soruyu sormaya başlar:
Benim devletimde hukuk mu güçlü, yoksa güçlü insanların hukuku mu var?
Bu soru, Bulgaristan’ın uzun yıllardır karşı karşıya bulunduğu kurumsal güven tartışmasının merkezindedir.
Siyasetin görevi devleti ele geçirmek değildir.
Siyasetin görevi, milletin verdiği yetkiyle devleti yönetmek ve kamu yararını korumaktır.
Devletin kurumları bir siyasi partinin, ekonomik grubun veya şahsın özel mülkü haline gelemez.
Devlet, kişilerin gücüne teslim edildiği gün zayıflamaya başlar. Kurumların gücüyle yönetildiği gün ise gerçek anlamda devlet olur.
RADEV’İN MESAJI: BU YALNIZCA BİR OPERASYON DEĞİL, SİYASİ DENGELERİN SINAVIDIR
Rumen Radev’in Sungurlare’deki gelişmelerin yalnızca başlangıç olduğunu belirtmesi, siyasi açıdan dikkat çekici bir mesajdır.
Bu açıklama, soruşturmaların daha geniş bir alana yayılabileceği beklentisini doğurmuştur.
Ancak olayların iki farklı yönü bulunmaktadır.
Birinci yön, hukuki boyuttur.
Eğer kamu kaynaklarının kötüye kullanıldığına, nüfuz ticaretine veya yolsuzluğa ilişkin somut deliller bulunuyorsa, devletin yetkili kurumlarının harekete geçmesi gerekir.
Hiçbir belediye başkanı, milletvekili, bakan veya parti lideri hukukun üzerinde değildir.
İkinci yön ise siyasi boyuttur.
Soruşturmaların seçimlere çok kısa süre kala gerçekleşmesi, siyasi amaç taşıyıp taşımadıkları konusunda tartışmalar doğurabilir.
Bu nedenle soruşturmaların bağımsız, şeffaf ve hukuka uygun yürütülmesi son derece önemlidir.
Bir siyasi liderin yolsuzlukla mücadele ettiğini açıklaması tek başına yeterli değildir.
Asıl önemli olan, aynı hukuk kurallarının dostlara da rakiplere de uygulanmasıdır.
Adalet yalnızca siyasi rakiplere uygulanıyorsa, orada adaletin tarafsızlığı tartışılır. Adalet herkese eşit uygulanıyorsa, orada devlet güçlenir.
PEEVSKİ MESELESİ: BİR KİŞİNİN GÜCÜNDEN DAHA BÜYÜK BİR SİSTEM SORUNU
Bulgaristan siyasetinde Delyan Peevski’nin adı uzun yıllardır siyasi nüfuz, ekonomik ilişkiler ve devlet kurumları üzerindeki etki tartışmalarıyla birlikte anılmaktadır.
Bugün Peevski’ye yakın siyasi çevreleri ilgilendiren gelişmelerin geniş yankı uyandırmasının nedeni de budur.
Ancak burada kişilere odaklanarak çok daha önemli bir gerçeği gözden kaçırmamalıyız.
Diyelim ki bir siyasi liderin gücü azaldı.
Diyelim ki yıllardır etkili olan bir siyasi yapı parçalandı.
Peki sonra ne olacak?
Aynı yöntemlerle başka bir siyasi lider güç kazanırsa, Bulgaristan gerçekten değişmiş olacak mı?
Hayır.
Yalnızca siyasi aktörler değişmiş olacaktır.
Bir ülkede gerçek reform, eski güç merkezlerini dağıtıp yenilerini kurmak değildir.
Gerçek reform, hiçbir güç merkezinin devlet kurumlarını kendi çıkarları doğrultusunda kullanamamasını sağlamaktır.
Bunun yolu bağımsız yargıdan, şeffaf kamu ihalelerinden, liyakatli bürokrasiden, denetlenebilir siyasi finansmandan ve özgür basından geçer.
Bulgaristan’ın ihtiyacı yeni bir güçlü adam değil, güçlü bir hukuk düzenidir.
BELEDİYELER NEDEN BU KADAR ÖNEMLİ? ÇÜNKÜ SİYASİ GÜÇ YERELDE KÖK SALAR
Sungurlare, Belitsa ve Kırcaali etrafında yaşanan gelişmelerin stratejik açıdan önemli bir yönü daha bulunmaktadır.
Belediyeler, siyasetin vatandaşla en doğrudan temas kurduğu kurumlardır.
Yollar, altyapı, sosyal hizmetler, yerel yatırımlar, kamu ihaleleri ve istihdam imkânları büyük ölçüde yerel yönetimlerin faaliyetleriyle bağlantılıdır.
Bu nedenle belediyeler yalnızca hizmet kurumları değil, aynı zamanda önemli ekonomik ve siyasi güç merkezleridir.
Yerel yönetimlerin şeffaf ve hesap verebilir olması, demokratik sistemin sağlığı açısından hayati önem taşır.
Ancak belediyelerin merkezi siyasi mücadelelerin aracı haline getirilmesi de ciddi riskler doğurur.
Bir belediye başkanı hakkında suç şüphesi bulunması halinde hukuki süreç işletilmelidir.
Fakat soruşturma açılması, kişinin suçlu olduğu anlamına gelmez.
Suçun varlığına bağımsız mahkemeler karar verir.
Bulgaristan’ın geleceği açısından önemli olan, yerel yönetimlerin ne siyasi dokunulmazlık alanlarına ne de siyasi baskı araçlarına dönüşmesidir.
Belediyeler siyasi liderlerin kaleleri değil, vatandaşların hizmet kapıları olmalıdır.
KIRCAALİ: TÜRK TOPLUMUNUN KADERİ SİYASİ LİDERLERİN KADERİNE BAĞLANAMAZ
Kırcaali’nin bu gelişmeler içinde anılması, Bulgaristan Türkleri açısından ayrıca değerlendirilmelidir.
Çünkü Kırcaali sıradan bir şehir değildir.
Kırcaali, Bulgaristan Türklerinin tarihî hafızasının, kültürel kimliğinin ve toplumsal mücadelesinin önemli merkezlerinden biridir.
Bu topraklarda yaşayan Türkler, geçmişte çok ağır dönemlerden geçmiştir.
İsimleri zorla değiştirilmiştir.
Ana dillerinin kamusal alanda kullanımına baskılar uygulanmıştır.
İnançları ve kültürel kimlikleri hedef alınmıştır.
1989 yılında yüz binlerce insan, doğup büyüdüğü topraklardan ayrılmak zorunda kalmıştır.
Bütün bu acılara rağmen Bulgaristan Türkleri kimliklerini korumayı ve demokratik hayatta varlık göstermeyi başarmıştır.
Fakat bugün kendimize cesaretle sormamız gereken bir soru vardır:
Bulgaristan Türklerinin yıllardır verdiği oylar, Türk toplumunun hayatında ne kadar somut iyileşme sağlamıştır?
Köylerimiz neden boşalıyor?
Gençlerimiz neden Almanya’ya, İngiltere’ye, Türkiye’ye ve başka ülkelere göç ediyor?
Ana dilde eğitim neden hâlâ yeterince güçlü ve sürdürülebilir bir yapıya kavuşamadı?
Türklerin yoğun yaşadığı bölgelerde ekonomik kalkınma neden arzu edilen seviyeye ulaşamadı?
Neden birçok genç doğduğu topraklarda gelecek kurmakta zorlanıyor?
Bu soruların cevabı yalnızca bir partide veya bir liderde aranamaz.
Ancak yıllarca Türk toplumunu temsil etme iddiasında bulunan bütün siyasi kadrolar, bu sorular karşısında kendi sorumluluklarını değerlendirmelidir.
Çünkü siyasi temsilin gerçek ölçüsü kazanılan seçimler değil, toplumun elde ettiği kazanımlardır.
Bulgaristan Türkleri hiçbir siyasi partinin tapulu malı değildir. Hiçbir liderin kişisel siyasi sermayesi de değildir.
Bulgaristan Türkleri bu ülkenin eşit, onurlu ve özgür vatandaşlarıdır.
TÜRKLERİN HAKLARINI SAVUNMAK, SİYASİ LİDERLERİ KORUMAK DEMEK DEĞİLDİR
Bugün özellikle üzerinde durulması gereken meselelerden biri budur.
Bulgaristan Türklerinin tarihî acıları ve kimlik mücadelesi, herhangi bir siyasi liderin hukuki sorumluluğuna karşı kalkan olarak kullanılmamalıdır.
Bir Türk belediye başkanı hakkında yolsuzluk iddiası varsa soruşturulmalıdır.
Bir Bulgar belediye başkanı hakkında aynı iddia varsa o da soruşturulmalıdır.
Bir Roman siyasetçi hakkında suç şüphesi varsa aynı hukuk kuralları uygulanmalıdır.
Hukuk etnik kimliğe göre değişemez.
Fakat bunun tersi de aynı derecede önemlidir.
Herhangi bir siyasetçinin hatası veya suçu, temsil ettiği toplumun tamamına mal edilemez.
Bir kişinin davranışından dolayı bütün bir etnik topluluğu suçlamak demokratik hukuk devletiyle bağdaşmaz.
Bulgaristan Türklerinin ihtiyacı siyasi korumacılık değil, anayasal güvencedir.
İhtiyacı kişilere bağlı ayrıcalık değil, eşit vatandaşlıktır.
İhtiyacı seçim dönemlerinde verilen geçici sözler değil, kalıcı haklardır.
Bizim savunmamız gereken siyasi koltuklar değil; Türk toplumunun geleceği, çocuklarımızın hakları ve ortak vatanımızın demokratik düzenidir.
BULGARİSTAN’DA DEVLETİN İKİ KÜREĞİ AYNI HEDEFE ÇEKMELİDİR
Bugün Bulgaristan’ın karşı karşıya olduğu en önemli sorunlardan biri, devlet kurumları arasındaki siyasi uyum ile demokratik denetim arasındaki dengenin kurulmasıdır.
Bir gemi düşünün.
Geminin bir tarafındaki kürekçiler ileriye, diğer tarafındaki kürekçiler geriye doğru kürek çekiyor.
Bu gemi ne kadar güçlü olursa olsun ilerleyemez.
Hatta kendi etrafında dönmeye başlar.
Devlet yönetimi de böyledir.
Cumhurbaşkanlığı başka bir yöne, hükümet başka bir yöne, parlamento başka bir yöne hareket ederse ülkenin uzun vadeli stratejiler geliştirmesi zorlaşır.
Ancak burada önemli bir ayrıntı vardır.
Devlet kurumlarının uyum içinde çalışması, bütün kurumların aynı siyasi görüşe sahip olması anlamına gelmez.
Demokraside farklı görüşler olacaktır.
Muhalefet olacaktır.
Denetim olacaktır.
Eleştiri olacaktır.
Önemli olan bütün bu farklılıkların anayasal düzen içerisinde ve ortak kamu yararı doğrultusunda yönetilmesidir.
Devletin kurumları birbirini denetlemeli, fakat birbirini felç etmemelidir.
Bulgaristan’ın ihtiyacı siyasi teslimiyet değil, devlet sorumluluğudur.
AVRUPA KENDİ SORUNLARIYLA UĞRAŞIRKEN BULGARİSTAN NE YAPACAK?
Dünya büyük bir değişim döneminden geçiyor.
Ukrayna savaşı devam ediyor.
Karadeniz’deki güvenlik dengeleri hassasiyetini koruyor.
Avrupa ekonomisi enerji, rekabet gücü ve güvenlik harcamaları gibi alanlarda önemli sınamalarla karşı karşıya.
Balkanlar ise tarihî, ekonomik ve jeopolitik bakımdan hassas bir coğrafya olmayı sürdürüyor.
Bulgaristan bu gelişmelerin tam ortasında bulunuyor.
Bir tarafta Avrupa Birliği üyeliği, diğer tarafta NATO sorumlulukları, Karadeniz güvenliği ve Türkiye ile komşuluk ilişkileri var.
Bu şartlarda Bulgaristan’ın iç siyasi krizlere sürekli enerji harcaması, uzun vadeli kalkınma ve güvenlik politikalarını zayıflatabilir.
Avrupa Birliği elbette Bulgaristan için önemli bir siyasi ve ekonomik dayanaktır.
Ancak hiçbir uluslararası kuruluş, bir ülkenin kendi kurumlarının yerine geçemez.
Brüksel destek verebilir.
Avrupa fon sağlayabilir.
NATO güvenlik iş birliği sunabilir.
Fakat Bulgaristan’ın kendi iç siyasi sorunlarını çözmek, öncelikle Bulgaristan’ın sorumluluğudur.
Bir devlet kendi ayakları üzerinde duramıyorsa, dışarıdan gelen destek onun bütün sorunlarını çözemez.
TÜRKİYE-BULGARİSTAN İLİŞKİLERİ: KRİZ DEĞİL, STRATEJİK İŞ BİRLİĞİ
Bulgaristan’ın geleceği yalnızca Bulgaristan vatandaşlarını ilgilendirmiyor.
Komşu ülkeleri de yakından ilgilendiriyor.
Özellikle Türkiye açısından Bulgaristan’ın siyasi istikrarı, ekonomik kalkınması ve demokratik kurumlarının güçlenmesi büyük önem taşımaktadır.
Türkiye ile Bulgaristan arasında ticaret, ulaşım, enerji, turizm, güvenlik ve kültürel ilişkiler bulunmaktadır.
Ayrıca Türkiye’de yaşayan Bulgaristan kökenli vatandaşlar, iki ülke arasında önemli bir insani ve kültürel bağ oluşturmaktadır.
Bu nedenle Bulgaristan’da yaşanabilecek uzun süreli siyasi istikrarsızlık, iki ülke arasındaki ilişkileri de olumsuz etkileyebilir.
Türkiye’nin çıkarı, zayıf ve sürekli kriz yaşayan bir Bulgaristan değil; güçlü, istikrarlı, demokratik ve dostane ilişkiler geliştiren bir Bulgaristan’dır.
Aynı şekilde Bulgaristan’ın da Türkiye ile ilişkilerini karşılıklı saygı, ekonomik iş birliği ve ortak güvenlik anlayışı içerisinde geliştirmesi kendi yararınadır.
Bulgaristan Türkleri bu ilişkilerde sorun olarak değil, iki ülke arasında güçlü bir köprü olarak görülmelidir.
25 EKİM SEÇİMLERİ: ASIL SINAV SANDIKTAN SONRA BAŞLAYACAK
Bulgaristan, 25 Ekim 2026 tarihinde cumhurbaşkanlığı seçimlerine hazırlanıyor.
Bu seçimler, ülkedeki siyasi gerilimler ve devlet kurumlarına yönelik güven tartışmaları nedeniyle büyük önem taşıyor.
Ancak unutulmamalıdır ki bir cumhurbaşkanlığı seçimi, bütün sorunları tek başına çözemez.
Cumhurbaşkanının anayasal yetkileri bellidir.
Hükümetin, parlamentonun ve yargının ayrı sorumlulukları bulunmaktadır.
Bu nedenle asıl mesele yalnızca kimin cumhurbaşkanı seçileceği değildir.
Asıl mesele, seçimlerden sonra kurumların nasıl çalışacağıdır.
Yeni dönemde yolsuzlukla mücadele gerçekten güçlenecek mi?
Devlet kurumlarına güven artacak mı?
Kamu kaynakları daha şeffaf kullanılacak mı?
Azınlık hakları daha güçlü korunacak mı?
Ekonomik kalkınma bütün bölgelere yayılacak mı?
Gençlerin ülkeye güveni yeniden kazanılabilecek mi?
Bu soruların cevapları, Bulgaristan’ın gerçek geleceğini belirleyecektir.
Seçim kazanmak siyasi başarıdır.
Ancak ülkeyi hukuk, adalet ve istikrar içerisinde yönetmek devlet başarısıdır.
Bulgaristan’ın ihtiyacı yalnızca seçim kazanan liderler değil, ülkenin tamamını düşünen devlet insanlarıdır.
BULGARİSTAN’IN ÖNÜNDE ÜÇ STRATEJİK YOL BULUNUYOR
Bugün yaşanan gelişmelerin ardından Bulgaristan’ın önünde üç temel ihtimal bulunmaktadır.
Birinci yol: Hukuk devletinin güçlenmesi
Soruşturmalar bağımsız biçimde yürütülür, yolsuzluk iddiaları delillere dayalı olarak aydınlatılır ve kamu yönetiminde gerçek reformlar yapılırsa Bulgaristan önemli bir demokratik kazanım elde edebilir.
Bu senaryoda kazanan herhangi bir siyasi parti değil, Bulgaristan halkı olur.
İkinci yol: Eski güçlerin yerine yeni güçlerin geçmesi
Mevcut siyasi nüfuz ağları zayıflar fakat aynı yöntemlerle yeni güç merkezleri kurulursa, ülkede yalnızca siyasi aktörler değişmiş olur.
Böyle bir durumda toplumun devlete duyduğu güvenin kalıcı biçimde artması zorlaşır.
Üçüncü yol: Siyasi çatışmanın derinleşmesi
Siyasi rekabet devlet kurumlarının işleyişini engelleyecek düzeye ulaşırsa, ekonomik güven ve toplumsal istikrar zarar görebilir.
Bunun sonuçlarını en ağır şekilde sıradan vatandaşlar, küçük işletmeler, gençler ve ekonomik bakımdan kırılgan bölgeler hissedebilir.
Bu nedenle Bulgaristan’ın tercih etmesi gereken yol açıktır:
Kişilere bağlı iktidar yerine kurallara bağlı devlet düzeni.
BULGARİSTAN TÜRKLERİ ARTIK SEYİRCİ DEĞİL, GELECEĞİN SÖZ SAHİBİ OLMALIDIR
Bulgaristan Türkleri, ülkenin demokratik geleceğinde önemli bir toplumsal unsurdur.
Ancak bu önem yalnızca seçimlerde kullanılan oy sayısıyla değerlendirilmemelidir.
Türk toplumunun eğitimde, ekonomide, akademide, yerel yönetimlerde, kamu hizmetlerinde ve sivil toplumda daha güçlü biçimde yer alması gerekmektedir.
Bizler yıllardır aynı gerçeği dile getiriyoruz:
Türklerin geleceği, yalnızca bir siyasi partinin geleceğine bağlanamaz.
Toplumun kendi düşünce kuruluşları, araştırma merkezleri, eğitim kurumları, kültürel çalışmaları ve bağımsız sivil toplum yapıları güçlenmelidir.
Gençlerimiz yalnızca seçim dönemlerinde hatırlanan seçmenler değil, ülkenin geleceğini şekillendiren bilim insanları, girişimciler, hukukçular, öğretmenler ve kamu yöneticileri olmalıdır.
Bulgaristan Türklerinin en büyük gücü, herhangi bir siyasi liderin yakınında bulunmak değil; kendi eğitimli, bilinçli ve örgütlü toplumsal kapasitesini geliştirmektir.
Bu nedenle BULTÜRK ve Bulgaristan Stratejik Araştırmalar Merkezi olarak savunduğumuz temel anlayış, tarihî hafızanın korunmasıyla geleceğe yönelik stratejik düşüncenin birleştirilmesidir.
Çünkü tarihini bilen ama geleceğe hazırlanmayan toplumlar da zorlanır.
Geleceği düşünen ama tarihini unutan toplumlar da kimliklerini kaybetme riskiyle karşılaşır.
Bizim hedefimiz geçmişini bilen, bugününü doğru değerlendiren ve geleceğini kendi iradesiyle kurabilen güçlü bir Türk toplumudur.
DEVLETİN GERÇEK GÜCÜ KORKUTMAK DEĞİL, GÜVEN VERMEKTİR
Bir devletin güçlü olduğunu göstermek için sürekli sert açıklamalar yapmasına gerek yoktur.
Güçlü devlet, vatandaşın hakkını arayabildiği devlettir.
Güçlü devlet, mahkemelerin siyasi baskı olmadan karar verebildiği devlettir.
Güçlü devlet, kamu kaynaklarının hesabının sorulabildiği devlettir.
Güçlü devlet, farklı etnik kökenlerden vatandaşların kendilerini eşit ve güvende hissettiği devlettir.
Ve güçlü devlet, iktidarlar değişse bile kurumların görevlerini aynı ciddiyetle sürdürebildiği devlettir.
Bugün Bulgaristan’da yaşanan gelişmelerin gerçek anlamı da burada ortaya çıkacaktır.
Soruşturmalar sonunda suç işleyenler hukuka uygun şekilde cezalandırılır, suçsuz olanlar aklanır ve devlet kurumları güçlenirse bu süreç olumlu bir dönüşüme katkı sağlayabilir.
Ancak hukuki süreçler siyasi hesaplaşmaların aracı haline gelirse ülkenin demokratik kurumları zarar görür.
Dolayısıyla mesele yalnızca kimin sorgulandığı veya hangi siyasi liderin güç kaybettiği değildir.
Mesele, Bulgaristan vatandaşlarının yarın devletlerine daha fazla güvenip güvenemeyeceğidir.
BULGARİSTAN’IN KADERİ BİR LİDERİN DEĞİL, BİR DEVLET ANLAYIŞININ ELİNDEDİR
Bugün Bulgaristan tarihî önemde bir siyasi ve kurumsal sınavdan geçiyor.
Sungurlare’de başlayan tartışmalar, Belitsa ve Kırcaali etrafındaki gelişmeler, Radev’in açıklamaları ve Peevski’nin siyasi nüfuzuna ilişkin tartışmalar, ülkenin geleceği hakkında önemli sorular ortaya çıkarmaktadır.
Ancak Bulgaristan’ın kaderi yalnızca Radev’in, Peevski’nin veya başka bir siyasi liderin elinde değildir.
Bulgaristan’ın kaderi, devlet kurumlarının gücünde ve vatandaşlarının demokratik iradesindedir.
Biz Bulgaristan Türkleri olarak bu toprakların tarihini çok iyi biliyoruz.
Acıları gördük.
Baskıları yaşadık.
Göç yollarına düştük.
Ailelerimiz parçalandı.
Ana dilimizi ve kültürümüzü korumak için mücadele ettik.
Fakat bütün bu yaşananlara rağmen Bulgaristan’ın geleceğinden vazgeçmedik.
Çünkü biz bu ülkenin yabancısı değiliz.
Biz bu toprakların tarihinin, kültürünün ve geleceğinin bir parçasıyız.
Bugün istediğimiz şey son derece açıktır:
Herkes için adalet.
Herkes için eşit vatandaşlık.
Herkes için ekonomik fırsat.
Herkes için demokratik güvence.
Ve bütün vatandaşların kendilerini ait hissettiği güçlü bir Bulgaristan.
Artık siyasi liderlerin birbirleriyle mücadele ederken ülkenin geleceğini ikinci plana atma lüksü yoktur.
Dünya hızla değişiyor.
Avrupa yeni sorunlarla karşılaşıyor.
Karadeniz’deki güvenlik dengeleri hassasiyetini koruyor.
Balkanlar’ın istikrara ihtiyacı var.
Bulgaristan ise zaman kaybetmeden kurumlarını güçlendirmek zorunda.
Çünkü bir devletin geleceğini yalnızca dış tehditler tehlikeye atmaz.
İçerideki adaletsizlik, güvensizlik, siyasi kutuplaşma ve kurumsal zayıflık da devletin dayanıklılığını aşındırabilir.
Bugün Bulgaristan’a yapılabilecek en büyük hizmet, bir siyasi lideri diğerine karşı güçlendirmek değildir.
En büyük hizmet, devletin bütün vatandaşlara eşit hizmet verecek şekilde güçlendirilmesidir.
Ve son sözümüz şudur:
Bulgaristan’da gerçek değişim, bir siyasi liderin diğerini yenmesiyle başlamayacaktır.
Gerçek değişim, hiçbir siyasi liderin kendisini devletten büyük göremediği gün başlayacaktır.
Devlet gerçekten uyanacaksa, yalnızca güçlülerin karşısında değil, bütün vatandaşlarının yanında uyanmalıdır.
Çünkü devletin gerçek büyüklüğü, vatandaşlarını korkutmasında değil, onlara güven vermesindedir.
Bulgaristan’ın geleceği siyasi hesaplaşmalarda değil; adalette, ortak akılda, demokratik kurumlarda ve birlikte yaşama iradesindedir.
Unutmayalım:
Bir geminin kürekleri zıt yönlere çekilirse o gemi ilerleyemez.
Bir devletin kurumları birbirini yıpratmakla meşgul olursa o devlet geleceğini inşa edemez.
Ama devlet aklı, hukuk, adalet ve milletin ortak iradesi aynı hedefte birleşirse, en zor dönemlerden bile güçlü bir gelecek doğabilir.
Bulgaristan’ın ihtiyacı yeni bir siyasi kavga değil, yeni bir devlet anlayışıdır.
24 Ekim 2026