ÖLÜM ADASI TRİKERİ: UNUTMA, UNUTTURMA!

İbrahim SOYTÜRK

1913’ten bugüne Balkanlara kalan en büyük ders: Hafızasını kaybeden millet, geleceğini başkalarının kalemine bırakır

Ege Denizi’nin ortasında küçük bir ada…

Bugün kıyılarına dalgalar vuruyor, tekneler geçiyor, hayat kendi sessizliği içinde devam ediyor.

Fakat Trikeri’nin sessizliği aldatmasın.

Çünkü 1913 yılında bu ada, Bulgar askerleri ve siviller için bir esaret ve ölüm mekânına dönüştü. Bulgar tarih hafızasında bu nedenle Trikeri’ye “Ölüm Adası” deniliyor; bazı Bulgar yayınlarında ise çok daha çarpıcı bir ifadeyle “Avrupa’daki ilk toplama kampı Bulgarlar için kuruldu” deniliyor.

İkinci ifade tarih bilimi açısından tartışmalıdır. Avrupa’da 1913’ten önce de “concentration camp” olarak tanımlanan uygulamalar vardı. Bu nedenle tarihî açıdan daha doğru ifade, “Bulgar tarih yazımında Avrupa’nın ilk toplama kamplarından biri, hatta ilki olarak nitelendirilen Trikeri” demektir.

Fakat kelimeler üzerinde tartışırken gerçeği kaybetmeyelim:

Trikeri’de insanlar esir tutuldu.
Ağır şartlar yaşandı.
Hastalıklar görüldü.
Ölümler oldu.
Ve geride büyük bir Balkan yarası kaldı.

Asıl konuşmamız gereken budur.

DÜN MÜTTEFİKTİLER, BİRKAÇ AY SONRA DÜŞMAN OLDULAR

Trikeri’nin bugüne verdiği ilk büyük ders aslında burada başlıyor.

1912’de Bulgaristan ve Yunanistan aynı Balkan ittifakının üyeleriydi.

Osmanlı Devleti’ne karşı aynı cephede savaştılar.

Fakat daha savaşın dumanı dağılmadan Makedonya’nın paylaşımı üzerinde anlaşmazlık çıktı.

Dünün müttefikleri silahlarını birbirlerine çevirdi.

1913’te İkinci Balkan Savaşı başladı.

Yunan ordusunun eline çok sayıda Bulgar asker ve subayı geçti. Bulgar kaynakları, askerlerin yanı sıra bazı sivillerin de Trikeri’ye gönderildiğini anlatıyor.

Yunan arşivleri de Bulgar askerlerinin kitlesel biçimde esir alındığını doğrulayan kayıt ve fotoğraflar barındırıyor.

Burada bugünün devlet adamlarının da okuması gereken büyük bir tarih dersi vardır:

Devletler arasında ebedî ittifaklar yoktur.
Şartlar değişir.
Çıkarlar değişir.
Dengeler değişir.

1912’de omuz omuza savaşan iki devletin 1913’te birbirinin askerlerini esir aldığı unutulmamalıdır.

Tarih bazen yüz yılda değil, birkaç ay içinde yön değiştirebilir.

DENİZ BİR HAPİSHANE DUVARINA DÖNÜŞTÜ

Trikeri’nin etrafında yüksek beton duvarlar yoktu.

Gerek de yoktu.

Duvar denizdi.

İnsanları küçük bir adaya götürdüğünüz zaman kilometrelerce su zaten doğal hapishaneye dönüşüyordu.

Bulgar kaynakları ve döneme ilişkin tanıklıklar; su, beslenme, sağlık ve barınma sorunlarından söz ediyor.

Yunan kaynaklarında ise özellikle esirler arasındaki kolera vakaları dikkat çekiyor.

Bu ayrıntı önemlidir.

Çünkü Trikeri’nin tarihini yazarken hastalıktan ölenlerle kötü şartlar veya kötü muamele sonucu hayatını kaybedenleri birbirinden ayırmak gerekir.

Bizim amacımız acıyı büyütmek değildir.

Gerçeği ortaya çıkarmaktır.

TRİKERİ’NİN SESİNİ BİR ÇEK GAZETECİ DUYURDU

Bu hikâyenin en düşündürücü taraflarından biri de budur.

Trikeri’deki Bulgarların yaşadıklarını dünyaya anlatmaya çalışan en önemli isimlerden biri Bulgar değil, Çek gazeteci Vladimír Sís oldu.

Sis’in daha sonra yayımlanan “Trikeri Mezarları” adlı eseri Bulgar tarih hafızasının önemli kaynaklarından birine dönüştü.

Bu bize başka bir ders veriyor:

Bir milletin acısının dünyaya ulaşabilmesi için yalnız yaşanması yetmez; yazılması gerekir.

Belge gerekir.

Fotoğraf gerekir.

Tanık gerekir.

Arşiv gerekir.

Çünkü yazılmayan tarih unutulur.

Unutulan tarih zamanla tartışılır.

Yeterince zaman geçtiğinde ise birileri çıkar:

“Böyle bir şey olmadı.”

der.

İşte hafıza bunun için önemlidir.

ÜÇ ARŞİV AYNI NOKTADA BULUŞUYOR

Trikeri meselesini yalnız Bulgar kaynaklarından okursak eksik kalırız.

Yunan belgelerine de bakmalıyız.

Türk belgelerine de.

Uluslararası raporlara da.

Araştırmanın en önemli sonucu şudur:

Bulgarların esir alınması ve bir bölümünün Trikeri’ye gönderilmesi yalnız Bulgar anlatısına dayanan bir iddia değildir.

Yunan arşivlerinde 1913’te esir alınmış Bulgar asker ve subayların fotoğrafları bulunuyor.

Bulgar arşivlerinde Trikeri’ye gönderilen ve daha sonra tahliye edilen insanlara ilişkin listeler mevcut.

Uluslararası Carnegie Komisyonu raporlarında Bulgar tutuklu ve savaş esirlerinin karşılaştığı kötü şartlara ilişkin tanıklıklar yer alıyor.

Türk kaynakları ise meseleyi daha geniş bir çerçeveye oturtuyor:

Yunanistan’ın elinde aynı savaşlar sırasında on binlerce Osmanlı/Türk savaş esiri de bulunuyordu.

Demek ki Trikeri tek başına bir ada hikâyesi değildir.

Balkan Savaşlarının devasa insanlık trajedisinin küçük bir fotoğrafıdır.

TÜRK DE ACIDI, BULGAR DA, YUNAN DA

İşte burada tarih anlatımızı değiştirmemiz gerekiyor.

Balkan tarihini:

“Biz iyiydik, onlar kötüydü.”

kolaycılığıyla okuyamayız.

Balkan Savaşlarında Türkler öldü.

Bulgarlar öldü.

Yunanlar öldü.

Müslümanlar sürüldü.

Hristiyanlar sürüldü.

Köyler boşaldı.

Evler yakıldı.

Çocuklar yetim kaldı.

On binlerce insan doğduğu toprağı bir daha göremedi.

Bir yerde Bulgar esirdi.

Başka yerde Türk.

Bir yerde Müslüman sürgündü.

Başka yerde Hristiyan.

Acıları yarıştırırsak tarih bizi yeniden böler.

Acılardan ders çıkarırsak tarih bizi olgunlaştırır.

Kendi şehidini hatırlarken başkasının mezarına saygı gösterebilmek medeniyettir.

RAKAMLARLA DEĞİL İSİMLERLE KONUŞALIM

Trikeri konusunda bugün en büyük tartışmalardan biri kaç kişinin orada tutulduğu ve kaç kişinin öldüğüdür.

7 bin deniliyor.

8 bin deniliyor.

Bazı anlatılarda 14 bine kadar çıkan rakamlar kullanılıyor.

Fakat bu rakamların aynı şeyi ifade etmediği görülüyor.

Esir sayısı başka şeydir.

Adaya sevk edilenlerin toplamı başka.

Ölenlerin sayısı başka.

Askerlerle sivillerin toplamı başka.

Bu nedenle tarihî hafızayı savunmanın yolu rakamları büyütmek değildir.

Belgeleri çoğaltmaktır.

Ben bunun için başka bir yol öneriyorum:

Rakamların peşinden önce isimlerin peşine düşelim.

Kimdi?

Nereliydi?

Kaç yaşındaydı?

Asker miydi?

Sivil miydi?

Hangi tarihte Trikeri’ye götürüldü?

Oradan dönebildi mi?

Dönemediyse mezarı nerede?

Çünkü devletler sayı tutar.

Anneler isim hatırlar.

UNUTTURMAK DA BİR SİYASETTİR

Bir milleti tarihinden koparmak için her zaman silaha ihtiyaç yoktur.

Bazen mezar taşlarını yok edersiniz.

Bazen arşivleri kapatırsınız.

Bazen ders kitaplarından birkaç sayfayı çıkarırsınız.

Bazen de:

“Geçmişi artık kurcalamayalım.”

dersiniz.

Bir nesil geçer.

Sonra bir nesil daha…

Ve sonunda torunlar dedelerinin başına ne geldiğini bilmez.

İşte o noktada milletin tarihini artık başkaları yazmaya başlar.

Bu nedenle hafıza romantik bir kavram değildir.

HAFIZA MİLLÎ GÜVENLİĞİN BİR PARÇASIDIR.

Kendi tarihini bilmeyen toplum, karşısına çıkan olayları doğru okuyamaz.

Çünkü bugünün birçok krizinin kökü dünün unutulmuş hesaplarında saklıdır.

AMA HAFIZA İNTİKAM DEMEK DEĞİLDİR

Burada çok önemli bir çizgiyi korumalıyız.

1913’te yaşanan bir olaydan dolayı 2026’da yaşayan bir Yunan gencini suçlamak tarih değildir.

Ama bugünkü dostluklarımız zarar görmesin diye 1913’te yaşananları saklamak da tarih değildir.

Doğru olan şudur:

Unutma ama kin tutma.
Hatırla ama nefret üretme.
Belgele ama propaganda yapma.
Geçmişi öğren ama geleceği geçmişe hapsetme.

İşte olgun milletlerin tarih anlayışı budur.

TRİKERİ’Yİ “ÖLÜM ADASI”NDAN “HAFIZA ADASI”NA DÖNÜŞTÜRELİM

Bugün Bulgaristan, Yunanistan ve Türkiye aynı Balkan coğrafyasını paylaşmaya devam ediyor.

İnsanlar ticaret yapıyor.

Sınırlar geçiliyor.

Turistler birbirlerinin ülkelerine gidiyor.

Üç ülke de NATO çatısı altında bulunuyor.

Öyleyse artık Trikeri üzerinden yeni bir düşmanlık üretmenin değil, yeni bir tarih bilinci oluşturmanın zamanı gelmiştir.

Bulgaristan, Türkiye ve Yunanistan tarihçileri ortak bir araştırma başlatmalıdır.

Çekya da Vladimír Sís arşivi nedeniyle bu çalışmaya katılabilir.

Hedef çok açık olmalıdır:

TRİKERİ HAFIZA ENVANTERİ

İsimler çıkarılsın.

Belgeler dijitalleştirilsin.

Yunan askerî kayıtları açılsın.

Bulgar esir listeleri karşılaştırılsın.

Osmanlı diplomatik raporları incelensin.

Carnegie belgeleri yeniden taransın.

Mezar alanları araştırılsın.

Ve elde edilen bütün bilgiler Bulgarca, Yunanca, Türkçe ve İngilizce yayımlansın.

Bunu yapabilirsek geçmişi silah olmaktan çıkarıp ortak insanlık dersine dönüştürebiliriz.

BUGÜNÜN VE YARININ NESİLLERİNE

Trikeri’nin asıl mesajı 1913’te kalmamalıdır.

Bugünün dünyasına bakın.

Savaşlar yeniden Avrupa’nın çevresinde.

Büyük güçler yeniden karşı karşıya.

Milliyetçilik yükseliyor.

Toplumlar kutuplaşıyor.

İnsanlar yeniden “biz” ve “onlar” diye ayrılıyor.

İşte tarih tam böyle zamanlarda hatırlanmalıdır.

Çünkü büyük felaketler bir sabah aniden başlamaz.

Önce kelimeler sertleşir.

Sonra insanlar birbirinden uzaklaştırılır.

Sonra komşu düşmana dönüştürülür.

Sonra karşı tarafın acısı önemsizleştirilir.

Ardından sürgün gelir.

Esaret gelir.

Kamp gelir.

Ve en sonunda mezarlar gelir.

Trikeri’nin bugüne verdiği en büyük ders budur.

UNUTMA, UNUTTURMA!

Bir millet gençlerine yalnız toprak bırakmaz.

Hafıza da bırakır.

Çünkü toprak sınırdır.

Hafıza vatandır.

Arşivler milletlerin sessiz hafızasıdır.

Mezar taşları tarihin imzasıdır.

İsimler ise geçmişle gelecek arasındaki köprüdür.

Bu nedenle Trikeri’yi hatırlamak Yunanlara düşman olmak değildir.

Bulgarların acısını anlamak Türk tarihini küçültmez.

Türklerin Balkan Savaşlarında yaşadığı felaketi hatırlamak da başka milletlerin acısını yok saymayı gerektirmez.

Tam tersine:

Başkasının acısını anlayabilen millet, kendi acısının değerini daha iyi bilir.

Trikeri bugün sessiz olabilir.

Ama tarih bize sesleniyor:

Unutma.
Unutturma.
Abartma.
İnkâr etme.
Belgele.
İsimleri yaşat.
Gençlere anlat.
Ve aynı hataların tekrar edilmesine izin verme.

Çünkü tarih yalnız geçmişi anlatmaz.

Geleceği nasıl koruyacağımızı da öğretir.

Ve milletlerin geleceğe bırakabileceği en güçlü vasiyet belki de yalnız iki kelimedir:

UNUTMA, UNUTTURMA.

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

13 − 10 =