Rafet ULUTÜRK
Hollanda’nın Lahey şehrinde bulunan Barış Sarayı mimarisiyle büyülüyor, sanatıyla gururlandırıyor, sembolleriyle umut veriyor. Ama siyasetin gölgesinde, adaletin sesi günden güne kısılıyor.
Taşlarda ve Halılarda Saklı Bir Tarih
Barış Sarayı’nın kapısından içeri adım attığınızda sizi yalnızca görkemli bir yapı değil, insanlığın ortak hafızası karşılıyor. Girişte ülkelerin bağışladığı taşların arasında Ankara’dan gönderilen Kapadokya taşı var. Bu taş, Anadolu’nun kadim kültürünü ve barışa katkı idealini simgeliyor. Hemen yanında yanan “sönmeyen barış meşalesi” ise insanlığa dair umutları temsil ediyor.
Fatma Aktaş Hanımefendi’nin rehberliğinde gezdiğimiz bu mekânda, bir halının bile diplomasi diliyle konuşabileceğini gördük. Sultan II. Abdülhamid’in emriyle Hereke’de dokunup tam 10 yılda tamamlanan 160 metrekarelik yün halı, 106 yıl boyunca bu salona eşlik etmiş. Ardından aynı desenlerle altı yıl boyunca emek verilerek dokunan 20 metrekarelik ipek halıyla değiştirilmiş. Bu hikâye, bir milletin sabrının, sanatının ve emeğinin dünyaya armağanıydı.
Mimari Bir Mücevher, Diplomasi Sahnesi
Fransız mimar Louis M. Cordonnier’in Gotik ve Rönesans esintileriyle inşa ettiği bu saray, ihtişam ve zarafetin dengeli bir bileşimi. Heybetli saat kulesi, bronz kapıları, vitray pencereleri ve freskleriyle adaletin ebedi bir sembolü gibi duruyor. Büyük Adalet Salonu ise yalnızca görkemiyle değil, duvarlarındaki hukuk tarihiyle de etkiliyor.
Ama bu mekân yalnızca sanat ve mimari değil; aynı zamanda diplomasinin soğuk gerçeklerinin sahnesi.
Sembol ile Gerçek Arasında Çelişki
Barış Sarayı, adı gibi barışı simgelese de, kararların uygulanmadığı, güçlü devletlerin işine gelmediğinde görmezden geldiği bir adalet anlayışının mekânına dönüşmüş durumda. Semboller ihtişamlı; ama içleri boşaldığında, geriye yalnızca süs kalıyor.
Bugün Gazze’de yaşanan insanlık trajedisine karşı sessizlik, bu çelişkinin en somut örneği. Sönmeyen meşale yanıyor; ama adaletin sesi çıkmıyor. Uluslararası Adalet Divanı, bir zamanlar “dünya vicdanı” olma iddiasındaydı. Şimdi ise siyasi hesapların gölgesinde kalan, etkisiz bir kuruma dönüşmüş görünüyor.
“Hasta” Bir Düzenin Aynası
Tarihte Osmanlı’ya yakıştırılan “hasta adam” benzetmesi, bugün ne yazık ki uluslararası adalet düzenine uyuyor. Görkemli yapılar, sembolik güçler, ihtişamlı anlatılar var; fakat yaptırım gücü, caydırıcılığı ve bağımsızlığı yok. Bu yüzden Barış Sarayı da, hasta bir düzenin sembolü hâline gelmiş durumda.
Umut, Soru ve Teşekkür
Yine de sorulması gereken temel soru şu: Devletler mi adaleti şekillendirecek, yoksa adalet mi devletlerin davranışlarını yönlendirecek? Eğer cevap birincisiyse, bu meşale sonsuza dek sembolik kalacak. Ama eğer ikinci ihtimal gerçekleşirse, Barış Sarayı yeniden işlevine kavuşacak.
Bu anlamlı deneyimi bize yaşatan Saygıdeğer Fatma Aktaş Hanımefendi’ye ayrıca teşekkür etmek gerek. İşini bırakıp bizlere zaman ayırdı, taşların ardındaki tarihi, halıların sabrını, kapıların sembollerini anlattı. Onun emeği sayesinde, bir binayı değil, bir medeniyetler panoramasını görmüş olduk.