Tırnova Anayasasın’da İç İçe Örülmüş “Avro-Atlantik” Tarih

Çeviri: Av. Seniha Rasim SABRİ
Yazan: Prof. Stefan Deçev
Kaynak: Marginalıya.bg – Bulgaristan
Konu: Birinci Bulgar Anayasası’nın kabul edilmesinin 140. Yıldönümü.

15 Nisan 2019 tarihinde Veliko Tırnova kentinde ilk Bulgar Anayasası’nın 140. Yıldönümü kutlamaları düzenlendi.

Tarihçi Stefan Deçev, “Tarihten Notlar”  bölümünde güncel, aktüel ve devam eden konuları, onların kahramanlarını da konuya katarak işleyen bir yazarımızdır. Bu yazısında, o 140. Yıldönümünü andığımız Tırnova  Anayasası’nın bazı çok özel problemlerini ele alıyor. O, anayasayı uluslararası planda ve gerçek bir derinlikte irdelemeye çalışıyor. Anayasa’nın tarihi birçok konuyla iç içedir, kültürel transferlerle bağlıdır, birçok fikir, ideoloji ve kurum,  ev ortamında ahenk bulmasına uğraşılmış, biçimsel değişiklikler aranmış, bilinçli seçim yapılarak Bulgar ortamına uydurulmuştur. 

Bir süre önce, “Kültürde Reform” hareketinin davetlisi olarak bir yazı yazarak, sivil yurtseverliğe ve anayasaya dayanan, yeni tarih öyküsünün nasıl olması gerektiğini anlatmaya çalıştım. Bu yazımda, “ulusal tarihimiz” ile ilgili şimdiye kadar geçerli olan anlayışa son verilmesi; Orta Çağ devletlerinin Orta Çağda bırakılması; etnik sorunların ve millet oluşumun başka bir açıdan ele alınması; “ulusal tarihi” biçimlendirip onu çarpıtan bir ideoloji oluşturan, karmaşık kültürel keşmekeşe ışık tutulması; ülkemizdeki azınlıkların ve diğer etnik, din, dil, kültür v.b. topluluklarının hepsinin “tarihinin” dinlenmesi, değerlendirilmesi ve bunlara tarih eserlerinde yer verilmesi gerektiğine işaret etmiştim. Bulgar tarihi, yıllardan beri kendi enstitülerinde bu değerlere tamı tamına ters olan değerler topladığından dolayı, aslında “entelektüel bozuntusu sürgünden başka bir şey olmayan”, “utanç veren” kokuşmuş bir hicviyeden başka bir şey de olmayan “profesyonel çevreler” beklenen karalamalarını gecikmeden yarattıla…

Ben bu yazımda, fikirlerimin kötü niyetle kullanılması deneyimine ve aynı zamanda belirli bir zaman önce Mariya Todorova ve Diana Mişkova tarafından öne sürülen bazı fikirlere değinmek istiyorum. Doç. Valeri Kolev şunları yazmıştı:

Bundan 10 yıldan daha uzun bir zaman kesimi öncesi, Doktor Honaris Causa ile ödüllendirilmesi vesilesiyle düzenlenen akademik törende yaptığı konuşmasında Prof. Mariya Todorova esaslı kaynaklara dayanarak, Bulgaristan’ın “Avrupa”dan manevi açıdan ve Büyük Fransız Devrimi görüşlerini benimsemede geri kaldığı iddiasını “Payisiy Hilendarski bu devrimden önce vardı” sözleriyle tuzla buz etmişti.

Bu konuda yazıma nereden başlamam gerektiğini düşünüyorum. Bu konuşma yapılırken ben de orada bulundum. Ve bu, öyle konuşayım ve (Sofya Üniversitesi yıllığında yayınlansın) anlamında yapılmış)bir konuşma değildi. Bu, Prof. Mariya Todorova’nın “Slavic Review” dergisinde 2005’te çıkan uzunca bir yazısıdır. Bu yazının ilk şekli 2003 yılında Almanya’da Leipzig Üniversitesi’nde bir konferansta sunulmuştur. Yazarın itirafta bulunduğuna göre, el yazısı olarak birinci şekli, 2003 ve 2004 ders yılında Urbana Şampeyn’de İlenoys Üniversitesinde modernliğe adanana bir seminerde tartışmaya açılmıştır. Dergide bundan söz edilmese de,  M. Todorova Sofya Üniversitesi’nde düzenlenen ödül sunma töreninde bu el yazısının bir şeklini okumuştur. Yazı önce “Kultura” (Kültür) gazetesinde çıktı ve internet ortamında bulunabilir.

Bu yazdıkların küçük ayrıntılar değildir. Burada önemli olan bu yazının öncelikle bir Bulgaristan dışında ve Balkanlar dışında bir akademik toplulukta tartışılmış olmasıdır. Hem Bulgar hem de Batılı bir kitleye sunum yapıldığı zaten anlaşılıyor. Biz Bulgarca varyantında “bir Bulgar milli hareketi ve onun sert bir biçimde bastırılması” anlatımını okurken, İngiliz varyasyonunda “Bulgar milliyetçiliği ve kışkırttığı öç alma saldırısından” söz edildiğini okuyoruz.

Biz şimdi Paisiy Hilendarski’nin moderniz mini ve onun “tesirini” veya etkileyişini bir yana bırakalım. Bu konuda Todorova’nın tezi şudur: “Milliyetçilik, endüstrileşme ve madencilik v.b. bunlar gibi fenomenlerle ilgili benzeri oluşturulmuş veya dikkate alınmamış, cinsinden olan ve birçok Doğu Avrupalı tarih bilgini tarafından da kabul edilmiş bulunan, evrim paradigması tasavvurunu kabul edemeyiz.

Todorova, “Batı’nın taklit edilmesi gereken bir örnek” olduğu görüşüne katılmıyor. Modernizasyonla ilgili de “zamanın hızını arttırdığı bir kovalamaca” olduğunu da paylaşmıyor. Aynı zamanda, geri kalmışlıkla beliren ve bir Batı duyumsaması olmayan “eksiklik hissetme” paylaşımını da paylaşmıyor. Bu görüşleri aşmaya çalışan Todorova, insan toplumunun temelde aynı olduğu çıkartmasını öne sürerek, olayların sadece uzun bir zaman kesimi içinde (eşzamanlı olma) senkron geliştiğine işaret ediyor. Bunun dayanıklı bir evrim oluşuna vurgu yapıyor.

Bu konudaki araştırmalar, M. Verner ve B. Cimerman gibi yazarları daha 2006 yılında geçmişle ilgili araştırmalarda ulus ötesi (trans milli) gerçek derinlik aramaya sevk etti ve yazdıkları eserlerde “iç içe geçmiş tarihler” kavramına yer verdiler.. Balkanların, Ak Deniz bölgesi ve Osmanlı İmparatorluğu tarihi üstüne yapılan araştırmalarda bu bakış açısı çok değerli sonuçlar verdi.

Bu görüş alış verişinde Doç.  Kolev’in örnekleri Tırnova Anayasası’na ilişkindir. O, önce, Tırnova Anayasası hazırlanırken, örnek alınan Anayasa’nın bir Belçika Anayasası olmayıp Romanya Anayasası olduğunu iddia eden D. Mikova’nın 20 yıl önce yazdığı yazılara dönüyor. İlk önce 16 Nisan 1879’da kabul edilen Tırnova Anayasası’nın bir boş yerde bitmediğine işaret edelim. Fakat Bulgar Prensliği Anayasası’nın Romanya Anayasasının bir kopyası olduğuna kilitlenmek de yanlış olur.

Modern anayasacılığın temelleri 3 Eylül 1787’de Amerikan Anayasası’nın kabul edilmesi için Filadelfiya’da Toplanan Anayasa Konseyi ile 3 Eylül 1791’de Fransız Devriminden sonra toplanan kurucu Meclis kararlarına dayanır.
İktidarın yürütme, yasama ve yargı olarak üçe ayrılmasını Amerika Anayasası getirmiştir. Birinci değişiklikte, vatandaş hakları – din özgürlüğü, fikir, basın yayın, itirazda bulunma ve sivil toplum örgütlerinde teşkilatlanma, bağımsız yargıçların tarafsızlığı v.b. haklar sıralanmıştır. Kuşkusuz bu yasa ve değişiklikler boş yere konmamıştır. Bunların esasında olan, 1776 tarihli Virjinya eyalet meclisinde kabul edilen Bildiri; 1689’da kabul edilen İngiliz Haklar Yasası ve hatta daha geri bir tarih olan 1215’ten olan Özgürlüğün Yüce Bildirisidir.

Bunlara,  4 Temmuz 1776 tarihinde Konstinental Kurultay’da kabul edilen Bağımsızlık Bildirisini de eklemek zorundayız. Ayrıca, bu fikirsel gelişim sürecine, Puritan mültecilerle Büyük Britanya’dan gelen Con Lock’un (1632-1704) felsefesine giren BİREYSEL HAKLAR HUKUKU önemli rol oynamıştır.

Daha sonraki gelişmelerle 1791’de  Fransız Anayasası’nın Girişinde işlenen, İnsan ve Vatandaş Hakları Bildirisinin birinci varyasyonunu hazırlarken, Amerikalı General George Washington’un ordusunda bir gönüllü olan Fransız Markiz Gilber de Fayette bireysel haklar hukukunu temel alacaktır. Bu bildiriyle insanlık tarihinde ilk defa olmak üzere toplumun katmanlara bölünmesi, mutlak monarşi, din ve etnik nedenlerle ayrımcılık kaldırılırken, ilk defa olmak üzere din devletten ayrılmış ve insan hakları ilan edilmiştir.

Bu Anayasanın ömrü uzun sürmese de, onun içerdiği ideler, ilkeler, tespitler, somut hükümler daha sonraki yıllarda yaşamaya devam etmiştir. Görüldüğü üzere yukarıda işaret edilen hususlar daha sonraki yıllarda, 1814 ve 1930 Fransız Anayasasına, 1915 Hollanda Anayasası’na, 1831 Belçika Anayasası’na, birçok diğer Avrupa devleti, Balkan ülkeleri ve bu arada Tırnova Anayasasına alınmıştır. Modern Anayasaların oluşturucu unsurları olan halk egemenliği, erkin bölünmesi, monarşi yükümlülüklerinin kısıtlanması, bakanların sorumluluk taşıması, parlamenteriz,  çok partililik, sivil haklar ve özgürlükler, hukukun üstünlüğü, bağımsız yargı, halka açık yönetim vb ilkeler Tırnova Anayasasında da yer bulmuştur.

Gerçekten de, Tırnova Anayasasını 1864 Yunan Anayasası ve 1866 Romanya Anayasası ile karşılaştırdığımızda üçünde de pek çok benzerlik bulunabilir.

XIX. yüzyılın 60’lı yıllarından sonra, Yunan, Romen ve Belçika Anayasalarındaki pek çok ilke ve fikirler Bulgar politik düşüncesini tozlaştırmıştır. Kuşkusuz, Balkan ülkeleri anayasalarına direk kopyalanarak alındığı iddiasında bulunmadan, bu fikirlerin kökleri 1791 Fransız Anayasasında bulunabilir. Aslına bakıldığında, sayfalarında 1831 Belçika Anayasası orijinal bir temel yasa değildir. 1791 Fransız, 1815 Hollanda anayasasından ve 1830 Fransız anayasal senedinden ve İngiliz hukukundan da pek çok alıntı bulunabilir.

Dahası var: Belçika anayasasındaki bazı temel hususlar başka devletlerin anayasalarından bire bir alınmış olsa da, onun Avrupa hukuk sistemi için en büyük özelliği monarşi kurumlarına mülkiyet sınırı getirmek suretiyle onların halk egemenliği ile birlikte olmalarını düzenlemesinde gizlidir. (Ne ki, Bulgar anayasası kaleme alınırken bu hususa uyulmamıştır.)  Bölümlerinde Yunan ve Romanya anayasalarından alıntıların fazla olduğu dikkati çekse de, sivil haklar konusunda ana fikirlerin Belçika Anayasasından alınmış olduğu ortadadır. Basın özgürlüğü, sivil toplum haklarının hukuksal hakları konusunda da Belçika temel yasasının etkisi ilk bakışta görülebiliyor. Belçika ve Fransız anayasal etki unsurlarının Yunan, Romen ve Sırp Anayasaları üzerinden Tırnova Anayasasına işlendiği seziliyor. Şu da unutulmamalıdır. 1791’dee kabul edilen Fransız Anayasası 1831’de kabul edilen Belçika ve 1849’da kabul edilen Danimarka Anayasasından etkilenmiştir. 1866’da onaylanan Romanya anayasası ise Belçika anayasasına daha da yakındır. Tırnova Anayasasında tabii ki, başka kaynaklardan izler de bulunabilir. Bu konuda 1859 Romanya anayasa projelerine ve 1814 ve 1830 Fransız Anayasa Hartasına bakılması faydalı olabilir.

Ne yazık ki, daha St. Balamezov, ardından Kiril Blek de, Tırnova Anayasasında çok ciddi iki eksik olduğuna işaret ettiler.
Anlamında, her iktidarın halktan güç aldığı olan, halk egemenliği konusunun sonuna kadar işlenmemiş olması, birinci eksik olarak gösterilmiştir. Anayasa’ya bir madde olarak giren, Çarın, anayasada tanınan iktidardan fazla iktidar sahibi olmadığı, ikincisidir. Başka bir özellikse,  Belçika, Yunanistan ve Romanya anayasaları için karakteristik olan, Çar olmadan meclisi toplama olanağı olmamasıdır. Belçika anayasası meclise Çarın emri olmadan toplanma hakkı tanımıştır ve bu 1791 Fransız Anayasası’ndan alınmıştır.

Yapısal kıyaslama yapıldığında Tırnovo anayasasının Romanya Anayasasına en yakın olduğunu görürüz.
Örneğin mecburi ve bedava eğitim öğretim ilkesi oradan alınmış olabilir. Bununla birlikte farklar da dikkati çekiyor. St. Belemezov’un da vaktiyle işaret ettiği üzere, 1869 Sırp Anayasasından alınan “olağanüstü yükümlülükler” maddesi Tırnovo Anayasasına girmiştir. Ayrıca, Tırnovo Anayasası, Romanya anayasasından 2 kamaralı parlamento ve 2 dereceli seçimi almamıştır.

1791 Fransız Anayasası ile Tırnova Anayasası arasında birçok benzerlikler bulmak kolaydır.
Bu benzerliklere dayanarak, Tırnova Anayasasında olduğu gibi, 1860’lı yıllardan sonraki Balkan ülkeleri Anayasalarında yer alan birçok ilke, hüküm ve maddenin temelleri 1791 Fransız Anayasasında bulunur sonucunu kolayca çıkarabiliriz. Ne ki, bu ilke ve maddelerden birçoğunun Fransız Anayasasından önce de var olduğunu görebiliyoruz. Örneğin 13. asır İngiliz parlamenter pratiğinden sonra. Burada, 1215 yılından Özgürlükler Hartasını, milletvekillerinin dokunulmazlığı, 16. Yüzyıldan sonra yürürlükte olan milletvekillerinin fikir açıklama örgütlüğünü, 1779’den Habeas Corpus Act’ı hatırlatabiliriz. Biz burada, Bulgar anayasasına olan etkinin yalnız Belçika anayasasından olmayıp, Büyük Britanya, Amerika ve Fransa’dan geldiğini ama Belçika üzerinden geçtiğini ve Yunanistan ve Romanya’ya ulaştığını söyleyebiliriz. Yani burada, politik ve kültürel anlamda “Avrupa ve Atlantik” sentezi olduğunu ve günümüzde bunu “Brüksel” etkisi olarak gösterebilmemizin uygun olduğuna vurgu yapabiliriz.

Bir yıl önce, İvan Stoyanov ile Petko Petkov, Tırnova Anayasasındaki pek çok ilkesel konum ile somut hükmün “Bulgar Diriliş Toplumu” fikir ve değerlerini yansıttığı tezini öne sürdüler.
Yerine, Avrupa Atlantik politikası fikrini ve anayasal pratiğini koyarak, ben bu fikri yeniden şekillendirmek istiyorum. Başka ülkelerin anayasalarından çalıp çırpılarak değil, “diriliş çağı” anayasacılığıyla Tırnova anayasasına giren bazı yabancı ülkeler anayasalarından ilkeleri kabul etmemiz gerekir. Günümüzde artık başka bir anayasadan iktibas etmek (almak) ile “diriliş çağı projelerinden” kaynaklanan metinleri birbirinden ayırmak çok güç olmuştur. Çünkü bu metinler modern anayasacılığın ruhunu, idelerini ve değerlerini taşımaktadır. Bunlar ise, Lamansh üzerinden Atlantik’in iki yakası arasında ısrarla sürekli gidip gelirken, bir gün Bulgaristan’a olduğu gibi, Balkanlara da gelip yerleşiyorlar.

Yukarıda açıkladığımız fikirleri anayasa temelinde “test” ettik.
Tarihin iç içe girmiş uzun süreli bir süreç olduğunu gördük. Todorova’nın, direk temas halinde olmadıkları zaman kesimlerinde bile,  insan topluluklarının temelde birbirine benzediğine işaret ettiği üzere ve bu uzun devirde onların nispeten koşutlu gelişim göstermesinden olacak, anayasaların yerleşmesinin gerçekten de diyalog doğalı bir süreç olduğuna herkes inandı. Diğer anayasalarla eşzamanlık (senkronizelik) tamamen örtüşmeden, oldukça göreceli olsa da, uzun bir sürecin çerçevesi içinde gelişim ortadadır. Burada fikir “korsanlığından” veya “kopyalayıp” gasp etmeden söz bile edilemez. Tırnova anayasasını bir ulus dışı ve rasyonel derinlikten farklı bir bakış açısından incelenemez. Bu anayasanın tarihi, iç içe ve birbirine örülmüş, çok renkli kültürel alış verişle bütünlük içinde, idelerin, ideolojilerin ve kurumların, evcilleşmenin, uyumlaşmanın, uymanın ve bilinçli seçimin birbirine örülmüş olmasıdır.

Avrupa tarihini “üniversal” bir tarih olarak piyasaya süren Merkezci Avrupa eksikliklerine vurgu yaparken, aşırı görecelik tehlikesi ortadadır.
Todorova, yüzyılımızın başındaki alternatif ve çoğulcu modernlik tasavvuru ile ilgili de uyarıda bulunuyor. Kolaycı plüralizm ile kültürel göreceliğe kayma tehlikesine işaret ediyor. Bu gerçeğin, “göreceli eşzamanlılık” fikrinin basitleştirilmiş ve kötüye kullanarak uygulanışında da görebiliyoruz. Böyle bir görecelik içinde, Bulgarların efsane kahramanı “Bay Ganü” gibi birisini canlandırmaktan kazanacağımız ne olur, diye de sorabilirim? Şunu da unutmayalım, burada sözünü ettiğimiz çok “uzun” bir tarihsel devir içinde olandır.

Todorova, Doğu Avrupa’da hakim olan tarih bilimindeki milliyetçilik yorumlarında “görecelik” ve “geç kalma” olduğunu kendisi özel vurgu yaparak bildiriyor. Öncelikle de bu, Bulgaristan gibi milli tarih biliminde, pratikte ebediyen var olan ve her zaman temsil edilen millet algısına ilişkindir. Milletle ilgili modern istik analiz Bulgaristan’da da hala bilimsel olarak sınırlı olanın yerini alamamış ve benze anlayış günümüzde de profesyoneller arasında, sosyal medyada ve bütün toplumda egemendir. Bu olguyu, “bilimsel sosyoloji” açısından değerlendiren Todorova, geç kalmanın bir nesilden uzun bir süre olmadığı görüşünü paylaşıyor. Fakat bu konuyu işleyen uzmanlarda “geri kalmışlık” duyumu “eksikliği” mutlaka belirecektir. Bu “bir kuşak” o kadar kısa bir süre değildir. Belki de burada söz konusu olan “bir kuşak” değildir. Bu nedenle tarihsel olayların gelişmesindeki “tarihsel eşzamanlılığın” anlaşılması çok zordur. Ve ben “göreceli eşzamanlılık” formülünün önemini bugün her zamandan daha fazla anlıyorum.

Stefan Deçev,
Marginalia bg.

Paylaş:
Share

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

four × one =