Türkan Bebek ve Kimlik Sorunu

Rafet ULUTÜRK

Size, derneğinize ve ailelerinize Başkanı olduğum Bulgaristan Türkleri Kültür ve Hizmet Derneği (BULTÜRK) İstanbul / Bayrampaşa dernekçi yazar ekibimiz, arkadaşlarım ve derneğimizin üyesi olan soydaşlarımıza kucak dolusu, sağlık, başarı ve mutluluk dilerim.

Değerli kardeşlerim,

İstanbul, Bursa ve Çorlu – Trakya göçmenlerinin birlik ve beraberlik kurması, tek yumrukta birleşmesi, aynı atılımlarla yücelmesi ne kadar önemli ve değerli bir bilseniz. Aslında biz böyle geleneklerinden geldik ve onları devam ettirerek yaşatıyor ve güçlendirmeye çalışıyoruz. GÜÇ yalnız boğazdan gelmez bir de BİRLİK’ten gelir. Bizler aynı dünya görüşünde fikir birliğinde buluşup kaynaşmamız için güçlü ve azimliyiz.

1984’ten beri yıl sonu BOCUK (NOEL) günleri Biz Bulgaristanlı Türkler ve soydaşlar için önemli tarihsel anma ve BULGARİSTAN TÜRK KİMLİĞİ DAVAMIZI yaşatma günleridir.

Biliyorsunuz her yılın Aralık ayında Kırcaali ilinin Ardino(Eğridere) Belediyesi Tosçalı Köyü’nde ışık yakıldı, ilk kalkışma burada başladı, isimlerimizin ve Türk – Müslüman kimliğimizin değiştirilmesine karşı 1984 Ayaklanmamızın ilk şehidi ise Türkan bebek oldu.

Bulgaristan’da totaliter baskıcı rejim tarafından Türklere yapılan zulümde annesinin kucağında 17 aylıkken vurularak hayatını kaybeden Türkan bebek 38. ölüm yıldönümündeyiz.

Bulgaristan Türklerine yapılan zulmün, vahşetin ve neredeyse bir katliamın sembol ismi haline gelen şehit Türkan bebeği rahmet, minnet ve şükranla yad ettiğimizi ve Türkan bebeğin aziz hatırasının önünde saygıyla eğiliyoruz.

Kısaca hikâyesi – Kızılağaç’ın (Kirkovo) Kayaloba, Kitna – Sütkesen köyü

Katledildiği vakit 17 aylıktı henüz. Ne Türklük biliyordu, ne Bulgarlık…
Ne milletten anlıyordu, ne milliyetçilikten…

Ne vatanseverlik duygusundan tatmıştı, ne de ihanet etmişti…
Kendisi kadar küçücüktü dünyası…

Doğduğu dağın havası, suyu, bağrı yanık annesinin gözyaşları gibi temizdi…

Evet, adını biliyordu. Türkan deyince, hemen kulak veriyor, şakıyarak pıtıl pıtıl çağırına varıyor, boynuna sarılıyordu. Emeklemeden yürümüş, kekelemeden anne, baba demişti. Süt gibi beyaz, tombul bir yüzü vardı. Henüz bitmiş saçları sarıya bakıyordu. Gözleri, annesininkilere çekmişti, çakır ve pırıl pırıl parlıyordu. Sağ olsaydı hani, 33 yaşında akıllı ve güzel olacaktı şimdi. Belki bir işletmenin öncüsü. Belki bir akademisyen olurdu.

Maalesef, on sekizinci ayı bile tamamlamamıştı!…

Ebeveynleri, protesto yürüyüşüne hazırlanıyorlardı. Türkan kıpırdamalarından işi anladı ve vardı nenesinin şalvarından yakaladı.

-Bunu ne yapacağız? diye sordu Fatma eşine. Baksana nasıl sarıldı bana.

-Götüreceğiz tabii, dedi Feyzullah dedesi de. Zaten bırakamayız ki. Mahallede kimse kalmıyor. Fatma, gitti dolaptan yün bir giysi aldı, acele sırtını giydirip Türkanı sırtladı. Kapıda amcasıyla karşılaştılar.

-Nereye kızım, diyerek sordu amcası minik yeğenini okşayarak.

Nereye götürüyorlar seni ?

-Kızı botuş, diye yanıtladı küçük Türkan kendi dilince.

Evet, “Kırmızı botuş alacağız sana” demişti ona ninesi.

Mahalleden indiler, Kayloba’lılara katıldılar. Kayaloba (Mogilyane)

Türkan’ı kah annesi taşıyordu kah babası. Mogilane’ye yaklaşınca, ırkçılar belki çocuk ve kadın isyancılara dokunmazlar ümidi ile anasının sırtında kaldı. Kayloba’lılar, Mogilyane ve Kitna halkını gergin bir durumda buldular.

Bir yandan isyancılar birleşmeye, diğer yandan da milis ve iç müdahale askerleri, onların bu özenini engellemeye çalışıyorlardı. Çarpışma başladı, iki taraf bir birine girdi. Asker ve milis, eli boş insanları gaddarca dövüyordu.

Türkan’ın dedesi Feyzullah, duramadı, komşularının yardımına koştu, ama bir gurup asker ve milis onun üzerine de atılarak cop, tekme ve yumrukla vurmaya başladılar. Bunu gören ninesi Fatma, küçük Türkan sırtında “Bırakın kocamı katiller, biz Türküz, bize dokunmayın!” diyerek hemen sıçradı ve eşini kurtarmak üzere ileri atladı. Ve silahlar takırdadı, birden bire bir kaç kişi yere yuvarlandı. Fatma, hala ne olduğunu anlayamamış, eşini savunmaya çalışırken yandan biri:

– Kan, kan akıyor Fatma abla! diye bağırdı biri. Sizden akıyor. Fatma, panik bir şekilde bakındı, onda bir şey yoktu, hemen sırtından küçük kızını kucağına aldı ve ne görsün! Katil, kurşunlarını onun omuzu üzerinden sırtındaki küçük kızının tam alnına rastlamıştı, üstü başı kan içindeydi…

Zulüm döneminde çekilen tüm acıların sembolü olan minik şehidimiz Türkan, “Türkan Çeşmesi” anıtında yatıyor ve artık anılarımızda büyüyor.

“Ancak bu yaşananlar hiçbir millete zorla benliğinin unutturulamayacağını gösterdi. Buraya yapılan anıtın neyi temsil ettiği, gelecek nesiller tarafından iyi bilinmelidir”

Bu gün ise 17 aylık Türkan bebenin düştüğü yerde, anıtı, çeşmesi, anıt kompleksi başında ve Mestanlı merkezinde de Kahramanlarımızın aziz hatırasını yaşatan büyük anıt önünde anma törenleri düzenleniyor.

1984–1985 direnişlerimizde totaliter rejim asker ve baretleriyle çarpışmalarımızda 37 şehit verdik. 1984-1989 yılları arasında gece gündüz verdiğimiz kavgada 140 kardeşimiz şehit düştü. Şehitlerimiz arasında yine ilk çarpışmalarda kurşunlanarak öldürülen Ayşe Mollahasan, Nazife Osman, Asiye Deliosmanova, Fatme Şakirova ve Pembe Aşikova’yı saygıyla anarken, ruhlarına Fatiha ve yattıkları yer nur olsun, diyorum.

Hepinizim hatırlayacağı üzere 1985 yılında Bulgaristan Türkleri için açılan Tuna nehri ortasındaki Persin adası “Belene Ölüm” kampına dönüştürüldü ve oraya 517 kardeşimiz hapis edildi. Onların arasında da birçok öğretmen, hemşire ve Doktor Bulgaristan Türk kadını vardı. Yeri gelmişken önemle belirtmek istediğim bir isim “Belene” Ölüm Kalım savaşı kahramanı Mestanlı kasabasından öğretmen Hüsniye Necati’dir.

Hepinize hatırlatıyorum. Bütün, baskı, terör ve zulme karşın, işten atılmasına, Kırcaali polis müdürlüğü mahzenlerinde aylarca tutulmasına, yargılanmadan “Belene” Ölüm Kampına sürülmesine, orada özellikle 1985 kışının dondurucu soğunda çok sert işkence görmesine, Milisler öldü zannedip Derin Dondurucu Kamarasına atılıp, orada günlerce tutulup dondurulmasına rağmen, ölmüştür kağıdı çıkartılıp morga atılmasına karşın yaşayan, bizim Türk Kimliği Davamızı yaşatan, ismi, baba adı ve soyadı değiştirilemeyen tek ablamızdır. Morarmış etleri dökülmüş olsa da dayanmış ve Bulgaristan Türk kadınlarının, Türklüğümüzün, Müslümanlığımızın ve Türk Kimliği ile var olan ruhumuzun ve davamızın bayrağıdır. 1989’da o da Türkiye’ye geldi. Bursa’da hayata gözlerini yumdu.
Ruhuna Fatiha.

Paylaş:
Share

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

seven − one =