Ustrumca 1912 Şiddetin Anatomisi

Rafet ULUTÜRK

Ustrumca Katliamı denince zihnimiz hemen “fail–kurban” çizgisine gider.
Bu çizgi gereklidir; adalet, sorumluluk ve yüzleşme oradan doğar. Ama bazen başka bir açı, bize daha ürkütücü bir hakikati gösterir:

1912 sonbaharında Ustrumca’da yaşananlar, yalnızca bir grubun diğerine yönelttiği nefret değil, şiddetin sıradanlaşmasının hikâyesidir.

Sayıların dili: Neden “otuz”?

“Otuz kadar Müslüman öldürüldü.”
Bu cümledeki en çarpıcı kelime “Müslüman” ya da “öldürüldü” değil; “kadar”dır. Çünkü “kadar”, belirsizliktir. Belirsizlik ise zamanla önemsizleştirmenin kapısını aralar.

Büyük katliamlar hafızaya kazınır: yüzler, binler, on binler… Ama küçük sayılar —otuz, kırk, elli— tarihin muhasebesinde kolayca yuvarlanır. Oysa şiddetin normalleşmesi tam da burada başlar.
İnsan zihni şöyle çalışır:

“Otuz mu? Savaş zamanı… Olur böyle şeyler.”

İşte felaket tam bu cümlenin içinde gizlidir.

Ustrumca bir istisna mıydı? Hayır, bir örnekti

1912’de Balkanlar’da olan biten, tekil patlamalardan çok zincirleme reaksiyonlar gibiydi. Bir şehirde olan, diğerine meşruiyet sağladı. “Onlar yaptıysa, biz de yaparız.”
Bu mantıkta Ustrumca, trajik ama olağan bir halkaydı.

Şiddet, burada ideolojik bir manifestoyla değil;

korkuyla,
intikam duygusuyla,
söylentilerle,
“yarın bize ne olacak?” paniğiyle
işledi.

Kimsenin sabah kalkıp “bugün katliam yapalım” dediği bir düzen değil bu. Aksine, herkesin biraz suç ortağı olduğu, kimsenin kendini tam sorumlu hissetmediği bir atmosfer.

Komşuluk kırıldığı an

Ustrumca gibi Balkan şehirleri, yüzyıllarca yan yana yaşama pratiği üretmiş yerlerdi. Aynı sokakta camiyle kilise, aynı pazarda farklı diller vardı.
Katliamı mümkün kılan şey, bu çokkültürlü yapının varlığı değil; o yapının bir gecede düşmanlık anlatısına çevrilmesiydi.

Bir gün önce selam verdiğin insan, ertesi gün “tehdit” olarak tanımlandığında; şiddet, ahlaki bir engel tanımaz. Çünkü artık mesele kişi değil, etikettir.
Ustrumca’da öldürülenler, çoğu zaman isimleriyle değil;
“Türk”,
“Müslüman”,
“öteki”
olarak öldürüldü.

Bu da bize şunu söyler: Katliamın ilk adımı silahta değil, dilde atılır.

Devlet yokken suç da yok mu?

Bir başka açıdan bakınca şu soru belirir:
1912 sonbaharında Ustrumca’da devlet var mıydı?

Osmanlı çekiliyordu, yeni otorite henüz yerleşmemişti. Hukuk askıdaydı. Emir–komuta zinciri parçalıydı. Böyle zamanlarda insanlar yalnızca korunmasız kalmaz; hesap sorulamaz hâle de gelirler.

Bu yüzden Ustrumca’da yaşananlar, “kontrolden çıkmış bir an” değil; kontrolsüzlüğün doğal sonucudur.
Failin kim olduğu kadar, neden cezalandırılmadığı da önemlidir. Çünkü cezasızlık, şiddeti geçmişte bırakmaz; geleceğe taşır.

Sessizlik de bir eylemdir

Ustrumca Katliamı’nın bugün az bilinmesi, tesadüf değildir.
Sessizlik, burada yalnızca unutkanlık değil; aktif bir tercihtir.

Ulusal tarih anlatıları için “küçük”tir.

Diplomatik ilişkiler için “rahatsız edici”dir.

Toplumsal yüzleşme için “fazla karmaşık”tır.

Bu yüzden dosya kapanır, sayı yuvarlanır, cümle kısalır. Ama şunu kabul etmek gerekir:

Unutmak tarafsız bir eylem değildir.

Unutulan her “küçük” katliam, bir sonrakine zemin hazırlar.

Asıl mesele: Kimin yasını tutuyoruz?

Bu yazıyı farklı kılan bakış belki de şudur:
Ustrumca meselesi, “bizim acımız–sizin acınız” tartışması değildir. Asıl soru şudur:

Biz, sayısı az olan ölüler için de yas tutabiliyor muyuz?

Eğer tutamıyorsak, problem tarih bilgisi değil; ahlaki ölçeğimizdir.
Otuz insanın öldürülmesi bize “küçük” geliyorsa, büyük felaketleri anlamamız da mümkün değildir. Çünkü büyük felaketler, küçük kayıpların normalleşmesiyle başlar.

Ustrumca’ya bu açıdan bakınca, katliam bir “geçmiş olayı” olmaktan çıkar; her dönemde tekrar edebilecek bir ihtimal hâline gelir.
Devlet zayıfladığında, dil sertleştiğinde, komşu düşmana dönüştüğünde…

1912’de Ustrumca’da olan buydu.
Bugün bu hikâyeyi hatırlamak, yalnızca ölenleri anmak değil; aynı zihinsel eşiklerden geçmemeyi öğrenmek içindir.

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

11 + 5 =