Tarih kitapları çoğu zaman rakamları, antlaşmaları ve büyük isimleri yazar. Ancak bir halkın hafızası, o kuru rakamların ardındaki saf acıyı ve masumiyeti unutmaz. 1984 yılının o karlı Aralık gününde, Bulgaristan’ın Kırcaali bölgesinde patlayan tek bir kurşun, sadece 18 aylık bir bebeğin hayatına son vermedi; aynı zamanda bir rejimin çöküşünü hazırlayan vicdan patlamasının da fitilini ateşledi.
Masumiyetin Sınır Tanımaz Dünyası
Türkan Feyzullah, öldürüldüğünde henüz 18 aylıktı. Ne Türklük bilirdi ne Bulgarlık; ne siyasetten anlardı ne de ideolojik çatışmalardan. Onun dünyası, doğduğu dağın tertemiz havası ve annesi Fatma’nın sıcak kucağı kadar küçüktü. Emeklemeden yürümüş, kekelemeden “anne” demişti. Bir melodi duyduğunda ellerini kaldırıp oynayacak kadar yaşam doluydu.
Ancak yaşadığı topraklar, o dönemde tarihin en karanlık mühendisliklerinden biri olan “Yeniden Doğuş Süreci” (Vızroditelen Protses) ile sarsılıyordu. İsimlerin zorla değiştirildiği, kimliklerin silinmeye çalışıldığı bu dönemde, Türkan’ın ailesi ve binlerce soydaş, sadece “kendi kalabilmek” adına yollara düşmüştü.
“Kızı Bötü”: Bir Sözün Yarım Kalışı
26 Aralık 1984 sabahı, Kayloba köyü sakinleri Mogilane’ye doğru yürüyüşe geçtiğinde, Türkan annesinin sırtındaydı. Amcası takıldığında, çocuk lisanıyla “Kızı bötü!” demişti. Annesi ona yürüyüşten sonra kırmızı botlar alacağını vaat etmişti. Oysa o botlar hiçbir zaman giyilemeyecek, o küçük ayaklar bir daha yere değmeyecekti.
Mogilane civarında, silahsız ve barışçıl protestocuların karşısına dikilen askeri güçlerin gaddarlığı, bir bebeğin varlığını dahi görmezden gelecek kadar körleşmişti. Çıkan arbedede babası Feyzullah darp edilirken, kocasını kurtarmak için öne atılan Fatma’nın sırtında, bir buçuk yaşındaki masumiyet hedef alındı. Katil kurşun, annenin omzunun üzerinden geçerek Türkan’ın alnına saplandı.
“Kan akıyor Fatma abla! Sizden akıyor!” Bu feryat, o günden sonra sadece Mogilane’de değil, tüm Türk dünyasında yankılanacak bir ağıdın başlangıcı oldu.
Bir Kurşun, Bir Milleti Nasıl Uyandırır?
Türkan Bebek, bu asimilasyon sürecinde hayatını kaybeden ilk ve en genç kurban olarak kayıtlara geçti. Ancak rejimin hesaplayamadığı bir şey vardı: Masumiyetin gücü. Türkan’ın kanı beyaz karın üzerine düştüğünde, Bulgaristan Türkleri arasındaki korku duvarı da yıkıldı. O kurşun, münferit bir cinayet değil, bir halkın varoluş mücadelesinin katalizörü oldu.
Onun ölümü, protestoların bir isyana, isyanın ise 1989’daki Büyük Göç’e evrilen uluslararası bir davaya dönüşmesini sağladı. Türkan hayatta kalsaydı, bugün yirmi üç yaşında (olayın yaşandığı döneme göre hesaplandığında) akıllı, güzel bir genç kadın; belki bir mühendis, belki bir öğretmen olacaktı. Ancak o, yaşayamadığı yıllarının bedelini bir ulusun “özgürlük simgesi” olarak ödedi.
Sonuç: Anıtlarda Yaşayan Çocuk
Bugün Kırcaali’de yükselen Türkan Çeşmesi, sadece suyun aktığı bir yer değil; bir milletin hafızasının tazelendiği bir onur abidesidir. Anıt taşındaki o hüzünlü dizeler, her okuyanın yüreğine bir kurşun gibi saplanır:
“Türkan derler benim adıma / Tam ermiştim bir buçuk yaşıma… / Kurşun sıkıverdiler alnıma.”
Türkan Bebek, bedenen bir buçuk yaşında susturuldu; ancak ruhuyla bir halkın kimlik mücadelesini sonsuza dek haykırmaya devam ediyor. Onu unutmamak, sadece bir bebeğin yasını tutmak değil; insan onurunun her türlü zulümden daha güçlü olduğunu hatırlamaktır.