Unutulan Adalet, Susturulan Hafıza: Bulgaristan Türkleri ve Bitmeyen Asimilasyon

İbrahim SOYTÜRK

10 Aralık 1948’de kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, insanlığın en karanlık dönemlerinden biri olan İkinci Dünya Savaşı’nın ardından, bir daha “asla” denebilmesi için kaleme alınmıştı. Irk, dil, din, kimlik ayrımı yapılmaksızın herkesin onurlu, eşit ve özgür yaşama hakkını güvence altına almayı amaçlıyordu. Ancak bugün dönüp baktığımızda, bu bildirgeyi imzalayan bazı devletlerin, imzalarının arkasında durmadığını acı tecrübelerle görüyoruz.

Bulgaristan da bunlardan biri.

1944’ten sonra kurulan komünist rejim, özellikle 1960’lardan itibaren Türk kökenli vatandaşları hedef alan sistematik bir asimilasyon politikası yürüttü. Jivkov döneminde bu politika artık münferit uygulamalar olmaktan çıkıp, devlet ideolojisi hâline geldi. Amaç açıktı: Türkleri, tek milletli bir yapı içinde eritmek; isimlerinden, dillerinden, dinlerinden, hafızalarından koparmak.

1984–1985 kışı, Bulgaristan Türkleri için yalnızca soğuk değil, kanlı geçti. Türk bölgeleri dış dünyaya kapatıldı, köyler mühürlendi. Asker ve milisler zorla ad değiştirme operasyonlarını başlattı. Karşı çıkanlar dövüldü, tutuklandı, sürgün edildi, öldürüldü. Kasım–Aralık 1984’te yalnızca Güney Bulgaristan’da yaklaşık birmilyon Türk’ün adı zorla değiştirildi.

26–27 Aralık 1984’te Kızılağaç Belediyesi’ne bağlı Yoğurtçular köyünde toplanan on binlerce insanın tek talebi vardı: “Soykırıma hayır.” Cevap ise kurşun oldu. Musa Yakup, Ayşe Hasan ve henüz bir bebek olan Türkan… İsimleri hafızamızda, ama onları öldürenler hâlâ aramızda. Ne yargılandılar, ne hesap verdiler, ne de sembolik de olsa bir mahkeme karşısına çıktılar.

Aradan 36 yıl geçti. Soru hâlâ ortada duruyor:
Bir kişi bile neden yargılanmadı?

Çünkü Bulgaristan’da komünist rejim yıkıldı ama zihniyet tasfiye edilmedi. Çünkü “toplumsal barış” adı altında adalet feda edildi. Çünkü uluslararası toplum Balkanlar’da istikrarı, insan haklarının önüne koydu. Çünkü mağdurlar suskun, failler rahattı.

Bugün Bulgaristan nüfusunun yaklaşık 1.600 bini Türk olmasına rağmen, Bulgaristan Türkleri hâlâ resmî olarak “milli azınlık” sayılmıyor. Türkçe kamusal alanda baskı altında. Eğitimde ana dil hakkı yok. Türk isimleri hâlâ iş başvurularında, terfilerde bir engel. Zorla değiştirilen isimlerin topluca ve yasayla iadesi hâlâ gerçekleşmedi.

Daha da acısı şu:
Bugün asimilasyon artık tankla, tüfekle değil; sessizlikle yürütülüyor.

Sözde Türk partisinin başında Bulgar kökenli isimler var; ama ses çıkaran Türk yok. Belene’de yatanlar hayatta, ama konuşan yok. Güçlü bir sivil toplum yok. Uluslararası dava yok. Türkiye’de ise bu mesele ne akademik dünyada ne de kamuoyunda hak ettiği yeri buluyor.

Peki aydınlar nerede?

Belki korkudan değil; konfordan susuyorlar.
Belki baskıdan değil; çıkar hesabından.
Belki de en tehlikelisi: “Artık bir şey değişmez” yorgunluğundan.

Oysa unutulan her zulüm, tekrarın davetiyesidir. Adalet talep edilmezse, suç tarihe değil, geleceğe miras kalır.

Bugün yapılması gereken şey bellidir:
Geçmişi kurcalamak değil, geçmişle yüzleşmek.
İntikam değil, adalet.
Suskunluk değil, hak temelli mücadele.

Bulgaristan Türklerinin mücadelesi yalnızca bir azınlık meselesi değil;
insan hakları sınavıdır. Ve bu sınavda susan herkes, biraz da bu adaletsizliğin ortağıdır.

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

nineteen + 11 =