Rafet ULUTÜRK
Sorunu Başkalarında Ararken Aynaya Bakabiliyor Muyuz?
Dünyanın dört bir yanında milyonlarca Müslüman savaşların, yoksulluğun, işgallerin, göçlerin ve parçalanmışlığın içinde yaşam mücadelesi veriyor. Gazze’den Doğu Türkistan’a, Suriye’den Sudan’a, Keşmir’den Arakan’a kadar İslam coğrafyası adeta sancılı bir çağdan geçiyor.
Peki neden?
Bu sorunun cevabını verirken hep dış güçlerden, emperyalizmin planlarından, sömürgeci zihniyetten ve küresel hesaplardan söz ediyoruz. Bunlar elbette gerçektir. Ancak daha acı, daha ağır ve daha önemli bir soruyu kendimize sormaktan çoğu zaman kaçıyoruz:
Acaba bugün yaşadığımız sıkıntıların bir kısmının sebebi biz miyiz?
Çünkü tarihin değişmez kanunu şudur:
Hiçbir medeniyet dışarıdan yıkılmadan önce içeriden çözülür.
Sorun İslam’da Değil, Müslümanların Yaşayışındadır
İslam, insanı doğruluğa, adalete, merhamete, ilme, çalışmaya ve paylaşmaya çağırır.
Ancak bugün kendimize dürüstçe şu soruları sormamız gerekiyor:
- Adımız Müslüman, peki ahlakımız da Müslüman mı?
- Emanete sadık mıyız?
- Kul hakkından kaçınıyor muyuz?
- Adaletli davranıyor muyuz?
- Kardeşliğimizi koruyabiliyor muyuz?
- Fitneden, gıybetten ve fesattan uzak durabiliyor muyuz?
İslam’ın beş şartını biliyoruz ama ahlakını ne kadar yaşayabiliyoruz?
Namaz kılan, oruç tutan ama aynı zamanda yalan söyleyen, rüşvet alan, kul hakkı yiyen, adaleti çiğneyen bir toplum, sadece şeklen Müslüman olabilir; ruhen ise İslam’ın özünden uzaklaşmış demektir.
Allah’ın vaadi açıktır:
“Bir kavim kendisinde olanı değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.”
Demek ki değişim önce insanın kendi iç dünyasında başlar.
En Büyük Kayıp Toprak Değil, Ahlaktır
Bir toplum silahla değil, önce ahlaki çürüme ile yıkılır.
Roma’yı barbarlar değil, içindeki çöküş yıktı.
Endülüs’ü düşman orduları kadar, Müslümanların kendi aralarındaki ihtilaflar yok etti.
Osmanlı’yı sadece dış güçler değil; liyakatsizlik, israf, adam kayırma ve iç çözülme zayıflattı.
Bugün de aynı tehlikelerle karşı karşıyayız.
Rüşvet normalleşmiş,
İsraf sıradanlaşmış,
Gösteriş ibadet haline gelmiş,
Kibir tevazunun önüne geçmiş,
Makama hizmet yerine makam sevgisi hakim olmuşsa, asıl tehlike dışarıda değil içeridedir.
Zenginiz Ama Güçlü Değiliz
İslam dünyası;
- Dünyanın enerji kaynaklarının önemli kısmına,
- Genç nüfusa,
- Stratejik coğrafyalara,
- Büyük bir tarihi mirasa sahiptir.
Ancak bütün bu zenginliklere rağmen;
Bilimde geri,
Teknolojide bağımlı,
Ekonomide parçalanmış,
Siyasette bölünmüş,
Savunmada dışa bağımlı durumdadır.
Demek ki mesele kaynak eksikliği değil, ortak akıl eksikliğidir.
Asıl fakirlik para eksikliği değil;
Bilgi eksikliği,
Ahlak eksikliği,
Birlik eksikliği,
Vizyon eksikliğidir.
İlk Emir “Oku”ydu, Biz Okumayı Unuttuk
Kur’an’ın ilk emri “Oku” idi.
Bir zamanlar Harizmi matematiğe,
Biruni astronomiye,
İbn Sina tıbba,
Farabi düşünce dünyasına,
Cezeri mühendisliğe yön veriyordu.
Bugün ise birçok Müslüman toplum, başkalarının ürettiği teknolojiyi satın almakla yetiniyor.
Tüketen toplumlar güçlü olabilir ama medeniyet kuramazlar.
Medeniyet;
Üniversitelerle,
Bilim merkezleriyle,
Araştırma laboratuvarlarıyla,
Fikir adamlarıyla,
Adalet sistemiyle ve insan kalitesiyle yükselir.
Bilimden uzaklaşan toplumlar, bağımsızlıklarını da zamanla kaybeder.
Birlikten Bahsediyoruz Ama Birlik İçinde Değiliz
Kur’an, “Hep birlikte Allah’ın ipine sarılın, ayrılığa düşmeyin” buyuruyor.
Ancak bugün mezhepçilik,
Kabilecilik,
Particilik,
Makam kavgaları,
Şahsi çıkarlar,
Küçük hesaplar,
Büyük hedeflerin önüne geçmiş durumda.
Birbirini yiyen toplumlar, başkalarının oyunlarına açık hale gelir.
Birlik sloganlarla değil;
Adaletle,
Güvenle,
Ortak hedeflerle,
Kardeşlik ruhuyla kurulabilir.
Malın ve Nefsin Esiri Olduk
Belki de tarihte hiçbir dönem bugünkü kadar maddi imkânlar içinde yaşanmadı.
Fakat bolluk arttıkça huzur azaldı.
Servetin kölesi olduk.
Şehvetin esiri olduk.
Gösterişin bağımlısı olduk.
Gıybeti sohbet sandık.
İsrafı medeniyet zannettik.
Paylaşmayı unuttuk.
Komşumuz açken tok yatmayı normalleştirdik.
Oysa zekât sadece para vermek değil, vicdanı canlı tutmaktır.
Fitre sadece bir ibadet değil, toplumun yaralarını saran bir merhamet sistemidir.
Yeniden Diriliş Mümkün Müdür?
Elbette mümkündür.
Ancak bunun yolu başkalarını suçlamaktan değil, kendimizi düzeltmekten geçmektedir.
Yeni bir diriliş için;
Ahlakı yeniden merkeze koymalıyız.
İlim ve teknolojide öncü olmalıyız.
Liyakati esas almalıyız.
Çalışmayı ibadet olarak görmeliyiz.
Gençliği geleceğin emaneti olarak yetiştirmeliyiz.
Adaleti her şeyin üzerinde tutmalıyız.
Çünkü güçlü devletler önce güçlü insanlarla kurulur.
Güçlü insanlar ise güçlü ahlakla yetişir.
Aynaya Bakmadan Ayağa Kalkamayız
Belki de bugün kendimize kızmadan, başkalarını suçlamadan, samimiyetle şu soruyu sormamız gerekiyor:
Biz gerçekten İslam’ın adını mı taşıyoruz, yoksa onun ahlakını, adaletini, merhametini, çalışkanlığını ve emanet şuurunu da hayatımıza taşıyabiliyor muyuz?
Çünkü sorun İslam’da değildir.
Sorun, İslam’ın insanı yücelten değerleriyle aramıza koyduğumuz mesafededir.
Ve unutulmamalıdır ki;
Bir milletin yeniden dirilişi, önce kendi vicdanında başlar.
Kalpler düzelmeden toplumlar düzelmez.
Toplumlar düzelmeden devletler güçlenmez.
Devletler güçlenmeden de medeniyetler yeniden yükselemez.
Belki de asıl soru şudur:
Müslümanlar neden perişan?
Yoksa cevabı çoktan biliyor da yüzleşmekten mi korkuyoruz?