Sessizliğin Mürekkebi: İsimlerimizi Kim Siliyor?


Rafet ULUTÜRK

Kışın 1985 yılı, sadece bir takvim yaprağı değil; bir halkın benliğine, diline ve en kutsal hakkı olan ismine vurulan bir prangaydı. Belene’nin soğuğunda, sınır boylarının tozunda yankılanan o çığlık tek bir şey içindi: “Benim adım Türk.”

Bugün dönüp bakıyoruz; meydanlarda anmalar yapıyoruz, sosyal medyada siyah beyaz fotoğraflar paylaşıp “Unutmadık, unutturmayacağız” diyoruz. Peki, gerçekten öyle mi? Yoksa biz, gürültülü anmaların arkasına sığınıp en büyük yıkımı kendi sessizliğimizle mi hazırlıyoruz?

Arşivdeki Hayaletler
Zorunlu göçün üzerinden yıllar geçti. Türkiye’ye adım attığımızda, uğruna her şeyi geride bıraktığımız o isimleri resmi kayıtlarda özgürleştirdiğimizi sandık. Ancak bugün karşımızdaki tablo bir trajedi: Seçim listelerinde, resmi belgelerde, isim denklik evraklarında binlerce Türk vatandaşının yanında hâlâ o zorla dayatılan “Bulgar” isimleri duruyor.

Kendi ismimize dokunmadık. “Zahmetli” dedik, “Böyle kalsın” dedik, “İleride lazım olur” diye rasyonelleştirdik. Oysa o isimler, sadece birer harf yığını değil; bir asimilasyon politikasının paslı çivileri gibi kimliğimizin üzerinde durmaya devam ediyor.

Bir Memurun İnisiyatifi, Bir Vekilin Oyu
Arşivlerin bir kısmı tozlu raflarda kayboldu, bir kısmı hiç tutulmadı. Şimdi dijitalleşme çağındayız ve her şey bir memurun ekranındaki iki tık arasına sıkışmış durumda. Savunacak güçlü bir kurumsal yapının, ortak bir hafıza merkezinin eksikliğini her gün daha fazla hissediyoruz.

Yarın bir gün bir meclis kürsüsünden, “Zaten çoğu ismini değiştirmedi, bu kadar çok isim karışıklığa sebep oluyor” denilerek tek isme geçiş kararı alınsa ne diyeceğiz? Kendi elimizle, sessiz kalarak meşrulaştırdığımız bu durumu nasıl savunacağız? 1984 bağırarak gelmemişti; önce sessizlikle, sonra bir gece yarısı operasyonuyla gelmişti. Bugün de aynı sessizliğin içindeyiz.

Torunlar Sorduğunda…
Meselenin en can yakıcı noktası ise gelecekte saklı. Bugün o isimlere itiraz etmeyenlerin torunları, yarın bir gün soyağacı kayıtlarına baktığında karşımıza dikilecek.

“Dede, neden senin adın Bulgarca yazıyor? Biz Bulgar mıydık yoksa bizi zorlayanlara karşı mı koyamadık?”

Bu soruya verecek bir cevabınız var mı? O gün sergilenen kahramanca direnişin mirasını, bugün bir dilekçe verme zahmetine katlanmayarak mı koruyoruz?

Sonuç: Hafıza, Sahip Çıkılan Kadardır
Kimlik, sadece pasaporttaki bir ibare değildir; bir onur mücadelesidir. Eğer biz kendi ismimize, kendi tarihimize ve arşivimize sahip çıkmazsak, birileri gelir o boşluğu kendi istediği gibi doldurur. 1984’te tanklara karşı duran o irade, bugün bürokrasi ve vurdumduymazlık karşısında diz çökmemeli.

İsimlerimiz bizim kalemizdir. Kaleyi içeriden terk etmeyelim.

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

3 × one =