YENİ DÜNYA DÜZENİNDE TÜRKİYE’NİN YOL HARİTASI

Geçmişten Güç Almak, Geleceği Kurmak ve Vazgeçilmez Bir Merkez Devlet Olmak

Dünya yeni bir güç mücadelesinin içinden geçiyor. Eski dengeler sarsılıyor, ittifaklar yeniden tanımlanıyor, ekonomik koridorlar değişiyor, teknolojik üstünlük devletlerin kaderini belirleyen temel unsurlardan biri hâline geliyor. Böylesi dönemler yalnızca kriz üretmez. Aynı zamanda yeni güç merkezleri doğurur.

Türkiye’nin önündeki tarihî fırsat da tam burada ortaya çıkıyor.

Bugün sorulması gereken soru, “Türkiye Batı’dan mı yana olacak, Doğu’dan mı?” değildir.

Asıl soru şudur:

Türkiye yeni dünya düzeninde başkalarının kurduğu masalarda kendisine sandalye mi arayacak, yoksa masanın kuruluşuna yön verebilecek bir güç merkezi mi olacaktır?

Türkiye’nin önünde ikinci yol vardır.

Ancak bunun için tarihî özgüveni stratejik akılla birleştirmek gerekir.

DÜNYA TEK KUTUPTAN ÇOK MERKEZLİ DÜZENE GEÇİYOR

Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra dünya uzun süre Amerikan merkezli bir yapı içinde şekillendi.

Fakat artık aynı dünyada değiliz.

Amerika hâlâ çok güçlüdür ancak Çin yükselmektedir.

Hindistan ekonomik ve demografik ağırlığını artırmaktadır.

Rusya kendi güvenlik kuşağını korumaya çalışmaktadır.

Avrupa savunma, enerji ve rekabet gücü konusunda ciddi sorgulamalar yaşamaktadır.

Körfez ülkeleri petrol gelirlerini teknoloji, finans ve yatırım gücüne dönüştürmektedir.

Afrika yükselen nüfusu ve kaynaklarıyla geleceğin büyük rekabet alanlarından biri olmaktadır.

Orta Asya enerji, madenler, ulaşım yolları ve jeopolitik konumu nedeniyle yeniden dünya siyasetinin merkezine yaklaşmaktadır. Böyle bir ortamda en büyük avantaj, sadece büyük ülke olmak değildir.

Doğru yerde bulunan, doğru bağlantıları kurabilen ve krizler arasında denge üretebilen ülke olmak çok daha önemlidir.

Türkiye’nin gerçek gücü burada başlamaktadır.

COĞRAFYA KADER DEĞİLDİR,
DOĞRU KULLANILIRSA GÜÇTÜR

Türkiye’nin haritadaki konumuna dikkatle bakmak gerekir.

Karadeniz’in güney kapısı Türkiye’dir.

Balkanların doğu sınırında Türkiye vardır.

Kafkasya’nın batıya açılan yolunda Türkiye vardır.

Doğu Akdeniz’in merkezinde Türkiye vardır.

Orta Doğu’nun Avrupa’ya geçişinde Türkiye vardır.

Asya’dan Avrupa’ya uzanan ticaret güzergâhlarının önemli bölümü Türkiye çevresinde şekillenmektedir.

Bu olağanüstü bir avantajdır.

Ancak coğrafi avantaj, kendi kendine güç üretmez.

Coğrafyanın güce dönüşebilmesi için;

liman,

demiryolu,

enerji hattı,

finans,

gümrük,

üretim,

diplomasi,

savunma

ve teknoloji kapasitesi gerekir.

Türkiye’nin önündeki esas mesele budur:

Geçiş ülkesi olmak mı, merkez ülke olmak mı?

Türkiye artık “Doğu ile Batı arasında köprü” söyleminin ötesine geçmelidir.

Çünkü köprüden geçilir.

Merkez ise yön verir.

TÜRKİYE’NİN YENİ STRATEJİSİ: “KİMİN YANINDAYIZ?” DEĞİL, “KENDİ MERKEZİMİZ NEREDE?”

Türkiye onlarca yıldır yanlış bir soruyla karşı karşıya bırakıldı:

“Batı mı, Doğu mu?”

Oysa büyük devletlerin politikası “ya o, ya bu” şeklinde kurulmaz.

Türkiye NATO üyesidir.

Avrupa ile güçlü ekonomik ilişkileri vardır.

Rusya ile enerji, ticaret ve bölgesel güvenlik ilişkileri yürütmektedir.

Çin ile ticaret yapmaktadır.

Türk dünyasıyla tarihî ve kültürel bağları vardır.

Afrika’da giderek büyüyen diplomatik ve ekonomik bir varlık göstermektedir.

Orta Doğu’da etkili bir aktördür.

Dolayısıyla Türkiye’nin stratejik formülü şudur:

Herkesle konuşan, hiç kimseye teslim olmayan Türkiye.

Bu yalnızlaşmak değildir.

Bu, stratejik özerkliktir.

Türkiye, gerektiğinde ittifak kuracak kadar güvenilir, gerektiğinde kendi kararını verecek kadar bağımsız olmalıdır.

YENİ DÜNYANIN GERÇEK GÜCÜ: KORİDORLAR

Önümüzdeki dönemin en önemli mücadelelerinden biri ulaştırma ve enerji koridorları üzerinden yaşanacaktır.

Çin’den çıkan bir ürün Avrupa’ya hangi güzergâhtan ulaşacak?

Orta Asya doğal gazı ve petrolü hangi hatlardan taşınacak?

Kafkasya’nın üretimi hangi limanlara bağlanacak?

Hazar geçişleri nasıl gelişecek?

Karadeniz ticaretinin güvenliği nasıl sağlanacak?

Bu soruların her biri Türkiye’yi doğrudan ilgilendiriyor.

Orta Koridor, Türkiye için yalnızca demiryolu projesi değildir.

Doğu’dan Batı’ya uzanan büyük ekonomik zincirin merkezi olma fırsatıdır.

Ancak burada kritik bir ayrım vardır:

Türkiye yalnızca transit ülke olursa trenler geçer, para başkalarının kasasına gider.

Türkiye aynı zamanda;

lojistik merkezlerini,

finans sistemini,

sigorta altyapısını,

depolama ağını,

serbest bölgeleri,

sanayi kümelerini,

dijital gümrük sistemlerini

ve enerji ticaretini geliştirmelidir.

O zaman Türkiye yolun üzerinde duran ülke olmaktan çıkar.

Yolu yöneten ülke hâline gelir.

TÜRK DÜNYASI ARTIK DUYGUDAN KURUMA GEÇMELİDİR

Türkiye açısından 21. yüzyılın en büyük stratejik fırsatlarından biri Türk dünyasıdır.

Azerbaycan’dan Kazakistan’a, Özbekistan’dan Kırgızistan’a ve Türkmenistan’a uzanan geniş coğrafya;

enerjiye,

stratejik madenlere,

genç nüfusa,

tarım arazilerine

ve önemli ulaşım güzergâhlarına sahiptir.

Ancak yalnızca “kardeşiz” demek yeterli değildir.

Kardeşlik ekonomik mimariye dönüşmelidir.

Ortak yatırım fonları kurulmalıdır.

Ortak sanayi bölgeleri oluşturulmalıdır.

Demiryolları birbirine bağlanmalıdır.

Gümrükler sadeleştirilmelidir.

Üniversiteler ortak programlar geliştirmelidir.

Gençler birbirlerinin ülkelerinde eğitim görmelidir.

Dijital ödeme sistemleri kurulmalıdır.

Savunma sanayii iş birlikleri geliştirilmelidir.

Türk Devletleri Teşkilatı zaman içinde ekonomik, teknolojik ve ulaştırma temelli bir güç merkezine dönüşmelidir.

Tarihte aynı kökten gelmek önemlidir.

Ama geleceği birlikte üretmek çok daha önemlidir.

BALKANLAR: TÜRKİYE’NİN STRATEJİK HAFIZASI VE AVRUPA KAPISI

Türkiye’nin gelecek vizyonunda Balkanlar ihmal edilemez.

Bulgaristan, Yunanistan, Kuzey Makedonya, Kosova, Bosna-Hersek, Romanya ve diğer Balkan ülkeleri Türkiye açısından sadece tarih değildir.

Aynı zamanda ekonomi, güvenlik ve Avrupa’ya açılan siyasi alandır.

Türkiye’nin Balkan politikasında duygusal söylemin yanında uzun vadeli bir kurumsal strateji gereklidir.

Özellikle Türk ve Müslüman topluluklara yönelik politika yalnızca seçim dönemlerine veya kültürel etkinliklere sıkıştırılmamalıdır.

Yeni Balkan stratejisinin üç temel ayağı olmalıdır:

Eğitim, ekonomi, demokratik temsil.

Türk gençlerinin kaliteli eğitim alması sağlanmalıdır.

Girişimcilere ekonomik ağlar kurulmalıdır.

Türkiye-Balkanlar ticareti büyütülmelidir.

Tarihî eserler korunmalıdır.

Yerel toplumlarla güven ilişkisi kurulmalıdır.

Türkiye Balkanlar’da “geçmişi anlatan ülke” olmaktan çıkarak geleceğe ortaklık teklif eden ülke olmalıdır.

SAVUNMA SANAYİİNDEKİ BAŞARI TEKNOLOJİ EKONOMİSİNE TAŞINMALI

Türkiye son yıllarda savunma sanayiinde önemli bir üretim kapasitesi oluşturdu.

Ancak gelecek yüzyılın mücadelesi yalnızca askeri platformlarla sınırlı olmayacaktır.

Asıl savaş;

yapay zekâda,

çip üretiminde,

kuantum teknolojilerinde,

siber güvenlikte,

uzay teknolojilerinde,

enerji depolamada,

robotikte,

biyoteknolojide

ve veri merkezlerinde yaşanacaktır.

Türkiye burada kritik bir tercih yapmak zorundadır.

Teknoloji satın alan ülke mi olacak?

Yoksa teknoloji üreten ülke mi?

Bir ülkenin siyasi bağımsızlığı ile teknolojik bağımsızlığı arasında doğrudan ilişki vardır.

Dışarıdan alınan her kritik teknoloji, kriz dönemlerinde stratejik bağımlılığa dönüşebilir.

Bu nedenle Türkiye’ye uzun vadeli bir Teknolojik Egemenlik Programı gereklidir.

GELECEĞİN MİLLÎ GÜVENLİK FORMÜLÜ: SAVUNMA + ENERJİ + GIDA + SU + VERİ

Millî güvenlik kavramı değişmektedir.

Eskiden güvenlik denildiğinde sınırlar ve ordu akla gelirdi.

Artık enerji hattı da güvenliktir.

Gıda üretimi de güvenliktir.

Su kaynakları da güvenliktir.

Dijital veri de güvenliktir.

Bir ülkenin elektriğini keserseniz sanayisini durdurabilirsiniz.

Gıda zincirini bozarsanız toplumsal düzenini zorlayabilirsiniz.

Suyunu yönetemezseniz geleceğini tehlikeye atabilirsiniz.

Verisini kontrol ederseniz ekonomik kararlarını etkileyebilirsiniz.

Bu nedenle Türkiye’nin yeni güvenlik yaklaşımı beş başlık üzerinde kurulmalıdır:

Savunma.
Enerji.
Gıda.
Su.
Veri.

Bu alanlardan herhangi birindeki aşırı dış bağımlılık gelecekte millî güvenlik sorunu hâline gelebilir.

2053 VE 2071’İ KONUŞMAK GÜZEL; AMA 2030’A KADAR NE YAPACAĞIZ?

Türkiye uzun vadeli hedeflerden söz ediyor.

2053…

2071…

Bu hedefler tarihî hafıza açısından anlamlıdır.

Ancak büyük devletler yalnızca uzak tarihler belirlemez.

Ara hedefler koyar.

Çünkü 2053’ün Türkiye’si bugünün çocukları tarafından yönetilecektir.

2053’ün mühendisleri bugün eğitim almaktadır.

2053’ün diplomatları bugün sınıflardadır.

2053’ün bilim insanları bugün çocuk yaşlardadır.

O halde 2053 projesinin başlangıç noktası aslında bugündür.

Hatta daha açık söyleyelim:

2053 hedefi aslında bir eğitim reformudur.

Bugün çocuklarımızı nasıl yetiştiriyorsak 2053’te öyle bir Türkiye ile karşılaşacağız.

TARİH BİZE ÜSTÜNLÜK DEĞİL,
SORUMLULUK VERİR

Türk tarihinin büyük devletler, medeniyetler ve liderlerle dolu olması önemli bir özgüven kaynağıdır.

Ancak burada çok önemli bir denge kurulmalıdır.

Geçmişin büyüklüğü, bugünün başarısının garantisi değildir.

Tarih bize otomatik bir gelecek sunmaz.

Tarih bize sorumluluk yükler.

Fatih Sultan Mehmet’i anmak güzeldir.

Ama Fatih’in çağının en ileri teknolojisini kullanma iradesini anlamak daha değerlidir.

Atatürk’ü anmak güzeldir.

Ama onun akıl, bilim, üretim ve bağımsızlık anlayışını bugüne taşımak daha önemlidir.

Tarih övünmek için değil, öğrenmek için vardır.

Gerçek tarih bilinci “Biz geçmişte büyüktük” demek değildir.

“Bugün ne üretmeliyiz?” sorusunu sorabilmektir.

TÜRKİYE’NİN YENİ STRATEJİK FORMÜLÜ: 5T + ADALET

Türkiye’nin önümüzdeki dönemde büyük güç olmasının temelini beş kavram oluşturabilir:

Teknoloji – Ticaret – Taşımacılık – Türk Dünyası – Toplumsal Birlik.

Teknoloji olmadan bağımsızlık eksik kalır.

Ticaret olmadan ekonomik güç oluşmaz.

Taşımacılık olmadan coğrafi avantaj değerlendirilemez.

Türk dünyasıyla entegrasyon olmadan Avrasya stratejisi tamamlanamaz.

Toplumsal birlik olmadan uzun vadeli devlet politikaları sürdürülemez.

Fakat bütün bunların üzerinde bir kavram vardır:

Adalet.

Vatandaşın devlete güvenmediği yerde büyük devlet projesi sürdürülebilir değildir.

Adalet güç üretir.

Liyakat güç üretir.

Kurumların sağlamlığı güç üretir.

Devletin büyüklüğü yalnızca dışarıdaki etkisiyle değil, içeride vatandaşına verdiği güvenle ölçülür.

DEVLETİN STRATEJİSİ VARSA MİLLETİN DE GÖREVİ VARDI

Videodaki konuşmada üzerinde durulması gereken çok değerli bir mesaj vardır:

“Kendi işinizi en iyi şekilde yapın.”

Bu basit görünen cümle aslında büyük devlet teorisinin temelidir.

Çünkü devlet yalnızca hükümet değildir.

Öğretmen devlettir.

Asker devlettir.

Doktor devlettir.

Mühendis devlettir.

Çiftçi devlettir.

Hakim devlettir.

Esnaf devlettir.

Anne ve baba da bu devletin geleceğini yetiştiren insanlardır.

Büyük devletler yalnızca güçlü liderlerle kurulmaz.

Görevini iyi yapan milyonlarca insanla kurulur.

Bir öğretmen iyi öğrenci yetiştirirse Türkiye güçlenir.

Bir mühendis yeni teknoloji üretirse Türkiye güçlenir.

Bir çiftçi verimli üretirse Türkiye güçlenir.

Bir hakim adaletli karar verirse Türkiye güçlenir.

Bir anne-baba iyi evlat yetiştirirse Türkiye güçlenir.

Devlet politikası ile toplumsal sorumluluk birbirinden ayrı değildir.

TÜRKİYE DÜNYAYI YÖNETMEK DEĞİL, DÜNYANIN VAZGEÇEMEYECEĞİ ÜLKE OLMAK ZORUNDADIR

“Dünyanın yönetimi bizim olacak” sözü güçlü bir motivasyon olabilir.

Ancak 21. yüzyılın stratejik hedefini daha doğru tanımlamak gerekir.

Türkiye’nin amacı dünyaya hükmetmek olmamalıdır.

Ama Türkiye öyle bir konuma gelmelidir ki:

Karadeniz konuşulduğunda Türkiye olmadan karar alınamasın.

Balkanlar konuşulduğunda Türkiye hesaba katılsın.

Kafkasya konuşulduğunda Türkiye masada olsun.

Orta Asya-Avrupa koridorları konuşulduğunda Türkiye olmadan plan yapılamasın.

Enerji güvenliği konuşulduğunda Türkiye önemli merkezlerden biri olsun.

Savunma teknolojisi konuşulduğunda Türkiye üretici olarak yer alsın.

Diplomatik krizlerde Türkiye arabulucu olabilecek güvene sahip olsun.

İşte gerçek büyük güç budur.

Başkasına hükmetmek değil;

başkalarının sizi yok sayarak düzen kuramayacağı kadar önemli hâle gelmek.

GEÇMİŞİMİZ BİZE KİMLİK VERİR, GELECEĞİMİZİ İSE BUGÜNKÜ KARARLARIMIZ KURAR

Türkiye’nin önündeki mesele tarihini unutmak değildir.

Tam tersine tarihini bilmek gerekir.

Ama tarihin arkasına saklanmadan.

Geçmişle övünerek geleceğin kurulamayacağını bilerek.

Bugün yapılması gereken;

bilim üretmektir,

teknoloji üretmektir,

enerji güvenliğini sağlamaktır,

çocukları iyi yetiştirmektir,

Türk dünyasını ekonomik sisteme dönüştürmektir,

Balkanlarda kalıcı bağlar kurmaktır,

Afrika ve Asya’da uzun vadeli ortaklıklar geliştirmektir,

kurumları güçlendirmektir,

adaleti ve liyakati devletin merkezine koymaktır.

Türkiye’nin önündeki asıl soru artık “Geçmişte ne kadar büyüktük?” değildir.

O sorunun cevabı tarih kitaplarında vardır.

Bugünün sorusu şudur:

2040 yılında dünya Türkiye’ye neden ihtiyaç duyacak?

Bu sorunun cevabını bugün verirsek Türkiye geleceğini kurar.

Veremezsek başkalarının kurduğu geleceğe uyum sağlamak zorunda kalırız.

İşte önümüzdeki büyük stratejik mücadele budur.

Bağımlı olmayan Türkiye.
Yalnız olmayan Türkiye.
Herkesle konuşan ama kararını kendisi veren Türkiye.
Teknoloji üreten Türkiye.
Ticaret yollarını birleştiren Türkiye.
Türk dünyasını geleceğe taşıyan Türkiye.
Balkanlardan Kafkasya’ya güven üreten Türkiye.
Ve dünyanın hesaba katmak zorunda olduğu Türkiye.

Böyle bir Türkiye hayal değildir.

Fakat yalnızca söylemle de kurulamaz.

Strateji, eğitim, üretim, liyakat, sabır ve kuşaklar boyunca devam edecek bir devlet aklı ister.

Çünkü dünya yeniden kurulurken tarih yalnızca güçlüleri değil, geleceği önceden görebilenleri yazacaktır.

Rafet ULUTÜRK
BULTÜRK Genel Başkanı

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

two × four =