Yeter: Kırcaali Otogarından Sandığa Uzanan Hayal Kırıklığı

Rafet ULUTÜRK

Sabahın ilk saatleri…
Kırcaali Otogarı’nda insanlar sıraya girmiş. Yüzlerde yorgunluk, gözlerde telaş, içlerde alışılmış ama yine de dinmeyen bir umut var. Kimi bir yakınına kavuşacak, kimi işine yetişecek, kimi sadece gitmesi gereken yere ulaşmaya çalışacak. Fakat sonra o tanıdık cümle duyuluyor:
“Bilet yok.”

Bu iki kelime, aslında sadece bir ulaşım krizini anlatmıyor. Bu iki kelime, yıllardır biriktirilen hayal kırıklıklarının, ihmalin, sahipsiz bırakılmışlığın ve kandırılmışlık hissinin kısa bir özeti gibi çarpıyor insanın yüzüne.

Çünkü mesele bir bilet değil.
Hiçbir zaman sadece bir bilet olmadı.

Mesele, yıllardır aynı düzenin tekrar etmesi. Mesele, seçim dönemlerinde hatırlanan, işi düştüğünde değeri bilinen, sonra ise yine unutulan insanların hikâyesi. Mesele, 35 yıldır değişmeyen bir siyasi senaryonun içinde halkın hep figüran olarak bırakılmasıdır.

Ve en acısı da şudur: Sonuç hep aynı.

Türkiye’den Kırcaali’ye, Bulgaristan’ın farklı bölgelerine oy kullanmak için gelen insanlar var. Kimi kilometrelerce yol yapıyor, kimi işinden gücünden oluyor, kimi cebindeki son parayla yola çıkıyor. İnandığı için geliyor. Sesinin bir anlamı olsun diye geliyor. Kendisini temsil ettiğini söyleyenlere destek vermek için geliyor. Belki içinden, “Bu kez farklı olur” diye geçiriyor.

Ama sonra ne oluyor?

Sandıklar kapanıyor, sonuçlar açıklanıyor ve hayat yine eski haline dönüyor. Halkın gündelik sıkıntıları yine yerinde duruyor. Ulaşım sorunu çözülmüyor, gençlerin göçü durmuyor, yoksulluk azalmak yerine derinleşiyor, toplumun gerçek meseleleri yine arka plana itiliyor. Seçimden önce en kıymetli kitle olan insanlar, seçimden sonra yeniden sessizliğe terk ediliyor.

İşte bu yüzden artık açık açık konuşmak gerekiyor:
Yeter.

Bu “yeter”, bir öfke cümlesi olmanın ötesinde, bir vicdan çağrısıdır. Çünkü bir toplum 35 yıl boyunca aynı hayal kırıklığını yaşıyorsa, burada artık sadece başarısızlık yoktur; burada alışkanlığa dönüşmüş bir istismar vardır. Her seçimde yeniden paketlenip halka sunulan aynı vaatler, artık umut değil yorgunluk üretmektedir.

Bugün Kırcaali’de yaşanan bir bilet krizi ile seçim dönemlerinde yaşanan siyasi mobilizasyon arasında sanıldığından çok daha derin bir bağ vardır. Her ikisinde de sıraya giren halktır. Her ikisinde de bekleyen halktır. Her ikisinde de umut eden halktır. Ve ne yazık ki her ikisinde de çoğu zaman eli boş kalan yine halktır.

Sabahın köründe otogarda sıraya giren insan ile kilometrelerce uzaktan gelip oy kullanan insan aynı duyguda birleşiyor: “Belki bu sefer…”
Ama işte yıllardır o “belki”nin sonu değişmiyor.

Bu yüzden bugün asıl sorulması gereken soru şudur: Halk neden hâlâ aynı oyuna inanmak zorunda bırakılıyor?
Ve belki ondan da önemlisi: Halk ne zaman kendi gücünü gerçekten hatırlayacak?

Çünkü halk isterse çok şeyi değiştirir.
Ama önce şunu kabul etmek gerekir: Kimlik üzerinden, korkular üzerinden, aidiyet üzerinden siyaset yapıp hizmet üretmeyenler; halka temsil değil bağımlılık sunar. Halkı güçlü kılmaz, tam tersine sürekli kendisine muhtaç hale getirir. Seçimden seçime çağrılan, sonra yeniden unutulan bir topluma “temsil ediliyorsunuz” demek, acı bir teselliden başka bir şey değildir.

Bulgaristan Türkleri bu coğrafyanın onurlu, köklü ve vazgeçilmez bir parçasıdır. Bu toplumun hafızası vardır, emeği vardır, acısı vardır, direnci vardır. Böyle bir topluma düşen, sürekli kandırılmayı kader gibi görmek değildir. Böyle bir topluma düşen, kimliğini siyasi malzeme yapanlarla; gerçekten sorun çözenleri birbirinden ayırmaktır.

Türkiye’den oy kullanmaya gelen insanların niyeti elbette küçümsenemez. O yolculukta aidiyet vardır, sahip çıkma duygusu vardır, tarihsel bağ vardır. Fakat samimi niyet başka, ortaya çıkan sonuç başka bir şeydir. İyi niyetle verilen desteğin sonunda toplumun hayatında somut bir iyileşme olmuyorsa, o zaman halkın kendi vicdanında şu soruyu sorması gerekir:

“Ben kime, ne için, hangi sonuç adına destek veriyorum?”

Bu soru kimseyi dışlamak için değil, toplumsal muhasebe için gereklidir. Çünkü demokrasi sadece oy vermek değildir; demokrasi, oy verdikten sonra hesap sormaktır. Sandık başına gitmek kadar, sandık sonrasında neyin değişip neyin değişmediğine bakmak da yurttaşlık görevidir.

Bugün Kırcaali Otogarı’nda bilet bulamayan insanın yaşadığı kırgınlık ile yıllardır değişmeyen siyasi sonuçlar arasında duygusal bir benzerlik vardır. Her ikisi de halkın kendisini değersiz hissetmesine yol açıyor. Her ikisi de “biz yine yalnız bırakıldık” duygusunu büyütüyor. Ve her ikisi de artık taşınması zor bir sabır biriktiriyor.

Peki bu sabrın sonu ne olacak?

Torunlarımıza ne bırakacağız?
Yine sırada bekleyen, yine kandırılan, yine son anda hatırlanan bir toplum mu?
Yoksa hakkını arayan, soru soran, kendisini sadece seçim günü değil her gün değerli gören bir topluluk mu?

İşte asıl mesele burada düğümleniyor.

Bir halkın en büyük kaybı, yoksulluk ya da örgütsüzlük değildir. En büyük kayıp, umudunun istismar edilmesine alışmasıdır. Çünkü insan bir kez kandırılabilir; iki kez de aldanabilir; ama 35 yıl boyunca aynı oyunun tekrar etmesi artık sadece siyasetçilerin kurnazlığıyla açıklanamaz. Burada toplumun kendi gücünü yeniden hatırlaması gerekir.

Bu nedenle bugün söylenecek söz nettir:
Yeter.

Yeter artık otogarlarda mağdur edilen halka.
Yeter artık seçimden seçime hatırlanan insanlara.
Yeter artık kimliği kullanıp sorun çözmeyen siyasete.
Yeter artık halkın sabrını, sadakatini ve iyi niyetini sonsuz sanan anlayışa.

Bulgaristan bizim de vatanımızdır. Bu vatanda Türkler de eşit, onurlu ve güçlü yurttaşlar olarak yaşamak istiyor. Bu istek ne ayrıcalıktır ne lütuftur; bu en temel haktır. Ve bu hakkın savunulması için halkın artık daha bilinçli, daha kararlı, daha sorgulayıcı olması şarttır.

Çünkü sonuç hep aynıysa, artık aynı şekilde devam etmek çözüm değildir.

Kırcaali’de bir bilet kuyruğunda başlayan hayal kırıklığı, aslında sandığa kadar uzanan daha büyük bir gerçeği gösteriyor: Halk yoruldu. Halk bekledi. Halk fedakârlık yaptı. Halk inandı. Ama artık halkın sadece sabretmesi değil, karar vermesi gerekiyor.

Ve belki de her şey, bu iki kelimeyi gerçekten içten söylemekle başlayacak:

Yeter artık.

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

one × four =