Rafet ULUTÜRK
İlk yazımızda, 7581 yıl önce Bulgaristan’ın işgal edilişini hatırlatmıştık. Bu acı tarihe dair tartışmalar 9 Eylül 2019’da Sofya’da yeniden alevlendi. Rus Kültür ve Enformasyon Sarayı’nın içinde sergi gezenler ile dışında “Bir işgalci, kurtarıcı olamaz!” diye haykıranlar arasında görünmez bir duvar yükseldi.
İçeridekiler, Rusya Federasyonu Büyükelçisi Anatoliy Makarov’un açtığı sergiyi gezdi. Serginin adı önce “Bulgaristan’ın Kurtarıcıları” idi; tepkiler üzerine “Hürriyet Yolu” olarak değiştirildi. Ama Bulgar basını, bu sergide ne tarihin akışını değiştirecek bir belge ne de saklı kalmış bir hakikat gördü.
Dışarıda ise halk, yılların sessizliğini bozarak haykırıyordu: “Kurtuluş değil, işgal!” İşte bu slogan, sadece bir pankartın değil, 75 yıllık acının haykırışıydı.
Acının Kökleri
1944’te Bulgaristan’a giren Kızıl Ordu, savaş bitmesine rağmen üç yıl boyunca işgal gücü olarak kaldı. Masrafları Bulgar halkı karşıladı. Paris Antlaşması gereği her yıl 147 milyon altın frank tazminat ödendi.
Ardından toplama kampları açıldı. Belene’de 157, Loveç’te 141 insan hayatını kaybetti. Yüz binlerce kişi sürgüne gönderildi. Ve tarihimizde üç kara dalga yaşandı: 1950, 1968-77 ve 1989 göçleri. 640 bin insan köklerinden koparıldı. Onların yaraları hâlâ derinleşiyor, hâlâ kanıyor.
Çatlakların Derinliği
9 Eylül 2019’da, Bulgaristan Milli “Rusofiller” Hareketi’nin liderleri ve önde gelen isimleri casusluk suçlamasıyla gözaltına alındı. Bu olay, sadece bir yargı süreci değil, Bulgaristan’ın içindeki derin bölünmüşlüğün bir göstergesiydi.
Bugün bir Rus senatörü çıkıp bu isimleri “Rusya ile dostluğun savunucuları” diye tanımlıyorsa, asıl soru şudur: Bulgaristan’ın milli menfaatleri kimlerin elinde, hangi ellerin gölgesinde şekilleniyor?
Türklerin Acı Deneyimi
Biz Bulgaristan Türkleri için bu gelişmeler ayrı bir önem taşır. Çünkü geçmişte, “Türkiye’ye bakıyorlar, akılları Ankara’da” diye suçlanan, sürülen, işkenceden geçirilen yüzlerce insanımız oldu.
Halkımızın iradesini temsil etme iddiasıyla kurulan bazı partiler, kısa sürede kendi çıkarlarının aracı oldu. 1990’ların başında “ruhumuzu çalmak” isteyenler, yıllar içinde Moskova’nın gölgesine sığındılar.
Bir zamanlar “Doğuya bakmıyor” diye aforoz edilenler, bugün “Rusya’ya bağlı olmakta gecikmekle” suçlandı. Bu çelişkiler aslında tek bir şeyi gösteriyor: Bulgaristan Türkleri, hep başka hesapların piyonları yapılmaya çalışıldı.
Çifte Standart
Ahmet Doğan’ın Moskova ile gizli görüşmelerine göz yumulurken, sıradan Türk köylüsünün Türkiye’ye gönül vermesi suç sayıldı. Kimi casuslukla, kimi ihanetle suçlanarak koğuşlara kapatıldı. Ama Moskova’ya hizmet edenler dokunulmaz kaldı.
Bu çifte standart, Bulgaristan Türklerinin kaderine kazınmış en acı gerçektir. Çünkü bizler defalarca gördük: Bu ülkede Moskova’nın çıkarına dokunan suç sayılmaz; ama Türk kimliğini savunmak, “tehlike” damgası yer.
9 Eylül’ün Gölgeleri
Rusya yanlısı isimlerin tutuklanması, Bulgaristan’daki çatlağın büyüklüğünü bir kez daha ortaya koydu. NATO üyesi, AB üyesi bir ülkenin içinden hâlâ Moskova’ya hizmet eden bir damar çıkıyorsa, bu sadece siyasetin değil, milletin hafızasının da yaralı olduğunu gösteriyor.
Ve biz biliyoruz ki, bu yaralar en çok Bulgaristan Türklerini kanattı. Göç yollarında, sürgünlerde, toplama kamplarında, asimilasyon baskılarında en ağır bedeli ödeyen hep biz olduk.
Uyarı ve Sorumluluk
Tarih bize bir kez daha şunu söylüyor: Manevi bölünmüşlük, sadece geçmişin kokusu değil, bugünün gerçeğidir. Eğer yüzleşmezsek, geleceğin felaketi de olacaktır.
Bugün görevimiz, geçmişin acılarını unutmadan, yeni bölünmüşlüklerin tuzağına düşmemektir. Çünkü her ihmal, yeni bir göç, yeni bir sürgün, yeni bir yara demektir.